Medyadaki büyük yalan

loading
21 Eylül, Pazartesi
£

9.75

8.96

$

7.62

A- A A+

Medyadaki büyük yalan

Ben Adile Naşit’in kuzucuklarındanım. Adımı söyleyip “hadi yatağa” demesini bekleyenlerden. Adım da zor be kardeşim, o kadar bekledim hiç söylemedi. Nur içinde yatsın, dolmadı yeri. Ama o dönemki omuz altı arkadaşımın adını söyledi. Üstelik iki defa.

Doğru ya şimdi bu da bilinmez. Biz birbirimizin omuzuna elimizi atarak gezerdik en samimi arkadaşımızla. Ne dejenere olmuş ağızla “kanka” derdik birbirimize, ne de Türkçe’ye inat bir Kıbrıs ağzı ile “gomma”. Böyle ayrımlar yapan kötülükler de yoktu zaten.

Haldun’un adını iki defa okumuştu ama, onun acısını benim adıma Erol Evgin çıkarmıştı. “Sevdan Olmasa” şarkısında adımı kullanarak. Hani var ya, “Ferhat’ın dağları delen sabrı olmasa…"

Adile Teyze’nin harika kalplerimize yerleşen TRT deneyiminden etkilenmem bir yana, televizyon ekranında gördüğüm ilk renkli görüntü, canlı olarak yayınlanan, Lady Diana’nın, kepçe kulaklı prensle evlenmesiydi. 

Kadın prenses, adam prensti ama ne kadın güzel ne de adam yakışıklıydı masallara inat gibi. 

Duvağının uzunluğu, ne olduğunu daha tanımlayamadığımız “magazin gündemi”nin konusu olmuştu. O zamanlar magazin de bir haber türüydü, şimdiki gibi dedikodu malzemesi değil.

Reklamların ezici etkileri hissedilmeye başlamıştı ki, banker reklamları ortalığı kırdı geçirdi. Ciklet reklamlarının yasaklandığı günlerdi bunlar.

Bizler bu yeni gündemlerle tanışırken hala tanışmadıklarımız da yaşanmaktaydı, hem de bir ihtilal sonrası Türkiye’sinde. Örneğin “fikir ve sanat eserleri hakları” uygulanıyordu.

Magazinle tanışmamız, reklamı kabullenmemiz zor olmadı ancak, ülkemizde fikir ve sanat eserleri hakları ile hala tanışamadık.

Çalıkuşu” bir muhteşem romanın, bir muhteşem yazarın, Reşat Nuri’nin sonsuzlaştığı bir diziye dönüştürülmüştü o günlerde, ikince kez. Oysa şimdi yayınlansa izlenmez, çünkü nerede güleceğimizi vurgulayan gülme efektleri olmadan dizileri anlayamaz olduk, ya da salağız ya, oyuncuların dakikalarca birbirlerine bakakalmaları yoktu o dönemin dizilerinde, hem Kıraç da çocuktu o zamanlar. Dizilerin müzikleri konuşulamıyordu bu nedenle. 

Orhan Gencebay yasaklıydı, Bülent Ersoy’sa sürgünde. İbrahim Tatlıses Urfa’da süren Oxford kampusunda ameleydi. TV’lerde saçma sapan öfkeleri ile tanışmamıştık henüz. Sezen Aksu’nun iki şarkılık albümüne 45’lik denirdi. “Single” denmezdi.

Hiç eksikliklerini hissetmemiştim, arabeskçilerin ve yasaklıların. Bülent Ersoy’un kendini rezil edeceği bir jüri ve bir pop star yarışması da yoktu henüz.

Arı Maya, Değiş Tonton, Clamentine arayı kapatmaya, eksikliklerini gidermeye yetmekteydi.

İşte o ara süzüldü ve salonumuzun en baş köşesine yerleşti televizyon. O saf görünümüyle geldi. Sonrasında salonumuzdan yatak odalarımıza, mutfaklarımıza sızdı. Şimdi her evin en az iki odasında, hatta telefonumuzun içinde. 

O zamanlar dünyayı ayağımıza getiriyor diye sevinirken, o salonumuzun ortasına şiddeti, küfürü, kavgayı taşıyor şimdi. Açmaz olduk.

“Acı var mı?” diye soran manipülasyon ve ajitasyon ustasının kurgu acılarla evime gelmesini istemediğim kadar özlüyorum, radyo günlerini.

Yücel Köseoğlu’nun Kemal Tunç’un yağmur sesi için eski kasetlerin bantlarını yerlere doldurup üzerlerine bastıkları ve benim o sesi gerçekten yağmur sandığım BRT’nin ilk radyosu Radyo 1’deki “arkası yarın”ları. 

Özlüyorum bunları. “Merhaba Dostlar”ı, “Müzikli Bulmaca”yı Hüseyin Kanatlı’yı özlüyorum.

O günlerde kandırıldığım tek şeyin, yayında sahte olan tek şeyin, yağmur sesi olduğunu bile bile özlüyorum. 

Yayın yoluyla kandırıldığım tek şey bu yağmur sesi olsaydı keşke. Medyadaki en büyük yalan bu olsaydı. Ama o kadarla kalmadı.

banner

Yorumlar

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.