Kaç türlü tarih yazılır? Ve Maria'nın kebapları...

loading
27 Mayıs, Çarşamba
£

8.25

7.40

$

6.78

KÖR GÖZE PARMAK

Doç. Dr. N. BERATLI
nazim.beratli@kibrispostasi.com
Doç. Dr. N. BERATLI
A- A A+

Kaç türlü tarih yazılır? Ve Maria'nın kebapları...

Sevgül Uludağ, bir defasında bana, "Tarih tazdığın zaman bayıla bayıla okuyorum ama politika yazınca, beni tilt ediyorsun" anlamında birşeyler söylediydi.

Bugün gene esti, sizinle tarih yazıcılığı konusunda bir sohbet yapmak, bu Haziran sıcağında "huzur arayan ruhuma" uygun geldi...

Biliyor musunuz ki ta 19.yy'a kadar, tarih zaten genel olarak yazılmaz, sözlü edebiyatın içinde anlatılan efsaneler, menkıbeler biçiminde kuşaktan kuşağa aktarılarak, gelişe değişe giderdi? Yazılı örnekler olan vakayinameler, padişahların ( büyük adamların) kendi ödedikleri yazıcıların, kendilerine methiyeler düzmesinden ibaretti. Daha çok hristiyan dünyasında yer bulan kronikler ise nesnellikten tümüyle uzak (tarih ve nesnelliği ayrıca ele almak lâzım) belirli kişilerin, kimi olayları kendilerince yazıya dökmesinden ibaretti. Bugün "belge" dediklerinizin çoğunluğu bunlardır.

Ulusların geçmişte yaptıkları büyük işlerin anlatılması esasına dayanan tarih yazıcılığı, 19.yy'ın ulus devletler kurma çağının tarihçilerinin, Hitler ile doruğa çıktıktan sonra, 1948'den itibaren ayakları toprağa basan disiplinidir. Bu ekolün kurucusu, Leopold von Ranke'dir ki kendisinin, bütün tarih yazma gayretini Bismarck'a teorik zemin yaratmaya adadığı, bilinir.

Tarihi "büyük adamlar"ın değil de toplumsal sınıfların yaptığına inananlar, Karl Marx'ın tarih anlayışının yolundan ilerleyenlerdir. Onlara göre tarihin bütün sırlarını, toplumsal altyapının yani üretim biçimlerinin gelişmesi sürecinin içinde izah edebilirsiniz. Ve Marx'ın ünlü deyişiyle "tarihte her ne olduysa, başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur"… 19.yy koşullarında bu anlayışa hak vermekle birlikte, ben 20.yy tarihçiliğinin, özellikle Carr ve Sir Elton arasındaki sürtüşme ile şekillenen ve Fransa'da Marc Bloch ve Lucien Fabvre'ın yönetimindeki Annalés dergisi çevresinde toplanan, en özgün örneği Fernand Braudel olan düşünürlerin katkılarıyla, son biçimini alan, tarih tanımını akla daha uygun bulurum.

İki noktayı eksik bırakmış bulunuyoruz ki bunlardan ilki, İbn-ı Haldun'dur. Daha Endülüs Emevileri zamanında yazan bu büyük ustayı incelemeye sabrı ve nefesi yetenler, her ne kadar da efsane ve menkıbe anlatıcılığı yaptığını, sonucu itibarı ile her tarihsel sorunu gidip Tanrı'ya bağladığını, yani kendi çağının ilkeleri ile yazdığını görürlerse de; metodoloji olarak tarihi araştırma için koyduğu ilkelerin, Marx'ı da, modern tarih metodolojisi uzmanlarını da etkilediğini anlayabileceklerdir.

Eksik bıraktığımız ikinci nokta ise, Post-Modern tarih anlayışıdır. Post-modern düşünürler, "tarih" diye bir bilim olmadığına, edebiyat ve diğer sosyal bilimlerin tarihi zaten anlattığına inanır ve üniversitelerin Tarih kürsülerinin, gereksiz olduğunu, savunurlar. Aslına bakılırsa, 19.yy ortalarına kadar tarih zaten edebiyatın içinde yer almakta olup, halâ da bağımsızlığını kazanmış olmadığından, postmodernistler yeni birşey söylüyor değillerdir. Kaldı ki bir yandan tek bir tarih olmadığı, kültür, iktisad, sosyal, sanat ve zihniyetler için ayrı ayrı tarihler yazıldığı; öte yandan da en "ciddi" akademisyen tarihçilerin bile, tarihin bir bilim olup olmadığına henüz karar verememiş olmaları ( zira bilimsel tüme varım yöntemleri her zaman tarihi anlamaya yetmediği gibi, sonuçta "yorumsuz tarih olmaz" demeyen tarihçi de bulunmadığına göre, bu bir subjektivite= öznelliktir ve subjektif bir bilim olamaz) ve nihayet, ayni Osmanlı Tarihini bırakınız popüler tarihçileri, akademisyenlerin bile her birinin başka başka yazdıkları düşünülürse, postmodernizmi anlamak, çok zor değildir.

Post-modern düşüncenin tarih tezi, bir yandan Carr'ın Tarih Nedir'de söylediği gibi " madem ki uyduracaksınız, hiç değilse zevkle okunacak şeyler uydurun!" önermesinin tekrarıdır; öte yandansa, Prof. Mete Tunçay'ın dediği gibi, "evrensel bir tarihe inanmamakla 19.yy tarih yazıcılığı anlayışına yani her ulusun kendi tarihini yazıp (uydurup), kendi ulusunu övmesine yol açma tehlikesine neden olabileceği için; yeni bir görüş olmayıp, eskilerin tekrarından ibarettir. "

Düşünmeye de vakit ayırın... Sosyal Bilim, sınandığında geç yanıt verir diye, garagözlük değildir… Biraz karışık bir yazı oldu ama...

Yoksa "tabiatiynan hayır" diyecem, gene kan çıkacak…

Hukuku, "vatandaşlar ve vatandaş olmayanlar" için ayrı ayrı dizayn eden bir anlayış, yüz yıl utanç sebebimiz olabilir… Yeni Düzen'de İlker Kılıç'tan okuduğuma göre…

Maria'nın lokantasına et zıkkımlanmaya hepimiz koşuyoruz ama onun ikinci sınıf insan olmasını da hazmedebiliyorsak o etle birlikte, yazıklar olsun bize…

Bir şeyi yaparsın, daha iyi olsun diye… Daha kötü olsun diye değişiklik mi yapılır?

Hayır deyin… Olandan daha kötü bu…

banner

Yorumlar

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.