Bir vehme kurban olmak

loading
2 Haziran, Salı
£

8.51

7.56

$

6.77

KÖR GÖZE PARMAK

Doç. Dr. N. BERATLI
nazim.beratli@kibrispostasi.com
Doç. Dr. N. BERATLI
A- A A+

Bir vehme kurban olmak


Son günlerde ulusçuluk üzerine ciddi bir tartışma süreci gelişiyor. Bu, belki de Rauf Denktaş ve temsil ettiği düşünceyi anlama gayretinin bir ürünü. Rauf beyin ne dediğini anlamak, gerçekten de giderek güçleşiyor. Fikirleri, 20.yy'ın başlarında oluşmuş, biraz da karşı tarafın ayni arkaik karakterli ulusçuluğunun bilerek ya da bilmeyerek yarattığı gerekçelerle, sabit fikir haline dönmüş. Geçenlerde genç bir bilim adamı, "kendini hâlâ bir azınlık olarak görüyor ve Rumlar ile bir arada yaşamaya başlarsa yok olacağından korkuyor. Her hareketini bu korku yönlendiriyor! Hâlâ bir azınlık ideolojisine sahip!" derken, uzun süredir farkedemediğim ve unuttuğum bir gerçeği dile getiriyordu! Evet, biz yola KATAK (Kıbrıs Adası Türk Azınlık Kurumu) ile çıkmıştık ama genç kuşak, (buna bizimki de dahildir) o "azınlık günleri"ni unutalı, haniydi! Ne var ki bizim "1912'de yaşıyor" dediğimiz, kendisi de "kendimi 1919'da hissediyorum" diyerek, geçen yüzyılda takıldığını itiraf eden Rauf Bey, aslında KATAK'tan da daha eski zamanlarda yaşıyormuş meğer! Çocukluğunu anlattığı Karkot Deresi'ndeki o yeldeğirmeni ile uğraşıyor hâlâ!

Seksen yaşında, ömrünün son günlerini yaşayan ve artık kendinin olmayacağı bir yaşamı, kendi çocukluğunun ölçülerine göre kurmak inadını sürdüren bir insanın, halet-i ruhiyesini, anlamak icap eder. Babasının dünyasının koşulları ile torunlarının çocuklarının yaşamını yönlendirmeye çalışmak iddiası gibi bir garabeti yaşamaktan, tanrı insanoğlunu korusun! Aslında bunu aşmak mümkün ama bunun için, Nazım Hikmet'in "ben babamdan ileri oğlumdan geriyim" düsturunu benimsemiş, yaşamın ve tarihin sürekli bir gelişim olduğunu anlamış olmak gerekir! Elli yıl iktidarda kalmış bir adamdan da bu beklenemez! Her aklına geleni, doğa yasası sanmaya başlar bu kadar uzun bir süre erk sahibi olan!

Bir dediği bir dediğini tutmaz bir biçimde çırpınmaya devam ediyor! Sanki de bizi haklı çıkarmaya uğraşıyormuş gibi, Kıbrıs ve Türkiye'yi aşarak AB'nin bile kendi keyfine göre biçimlenmesini talep etmeyi de aştı, şimdi gidip masonların da nasıl örgütleneceğini belirlemeye, onlara da akıl vermeye kalkışıyor! Doğu masonluğunun tarihsel merkezinin Selânik olduğundan habersiz, ikiyüz yıl sonra onların da kendi değer yargılarına göre düşünmelerini talep ediyor!

"Annan Planı'nı kabul edersek, Rumlar bizi tüketir" diyor!

Peki kim bu "biz"?

Kıbrıslı Türkler mi? E hani yoktu böyle bir mahlûk?! Kendi tüketmemiş miydi bu "biz"i? Hani "biz", yetmiş milyondu? Hani, "eşeklerden başka" Kıbrıslı yoktu? Kim kimi tüketiyor? Tüketilecek olan kim? Yoksa bu adanın 600bin Rum'u yetmiş milyonu mu tüketecek? Ya da bu "biz", Rumlarca tüketilirse bu kötü birşeydir de başkaları tarafından tüketilirse, bunun hiçbir mahzuru yok mu? Ve neden? Niçin bu "biz" yetmiş milyon tarafından yok edilirse bu iyi birşeydir de Rumlar tarafından yok edilirse bu kötü birşeydir? Kendi kendi ile çelişki halinde, kendi kendini inkâr eden bir önerme! Ağzından çıkanı, kulağı duymuyor! Asıl oplanı kabul etmezsek kimliğimizin yok olacağını anlayamıyor!

"Kıbrıslı Türkler'in çoğunluğu AB'a anavatan ile birlikte girmek istiyorlar. Yalnız başına girmek isteyen küçük bir azınlık var!" dedi geçen gün!

" E referandumdan neden azrail görmüş gibi kaçıyorsun!" derler adama... Hadi buyur bir oylayalım şunu! Kimin azınlık olduğunu görelim! Hem, hani "Kıbrıslı Türk" yoktu? Bu "anavatanla birlikte AB'a girmek isteyen çoğunluk, kimin çoğunluğu? Eşşeklerin mi? Hani o "Kıbrıslı Eşşekler"!

Geçen gün tutturdu: "Anavatansız AB'a girersek, bu ENOSİS'tir!"

" Nereye" deseniz, yanıtı yok! Bir yandan AB'a yani ulusötesi devlete karşı, öteki tafatan Yunanistan AB üyesi ona göre "kıyma makinesine girmiş" gayri ulusal bir devlet, peki, kime ENOSİS? Yunanistan'a mı? E, hani Yunanistan Brüksel'e ENOSİS olmamış mıydı?

"Anavatan"la girersek, neden ENOSİS değil de "anavatan"sız, ENOSİS? Ya "anavataan" girene kadar burada Kıbrıslı Türk kalmaz, hepsi de AB vatandaşlığını kullanarak biryerlere gidip yerleşirse, anavatan gireceğinde ne olur halimiz?

Lâfın başı ile sonu arasında ilişki yok!

Ulusçuluğun üç ögesinden biri de "vatan" kavramıdır. Rauf Bey'in zihninde "vatan" kavramının anlamı da meşkuk! Ulus, ortak tarih ve vatan iddiası olmadan, bir ulusçu programdan, ulusçuluktan söz edilemez. Rauf Bey'e göreyse, Kıbrıs bizim vatanımız değildir! Bizim vatanımız, Anadolu'dur! Geçmişte her fırsat bulduğunda, "Türkiye bizi kabul etsin, anavatana göçelim" dediğini, yaşı elli civarında olan herkes hatırlar. O bir yana, bu son süreçte bile, "TC bize iskân ve iş garantisi versin, imzalayıp Anadolu'ya göçeyim" diye, demeç verdi! ("Nerede o günler" diyesi geliyor adamın ne yazık ki!) İçine düştüğü çelişkiden gene bihaber! Ortak vatana izinle gidilebilen bir ortak ulusçuluk, nasıl olabilir? Bunun da elli yıl, farkına varamadı! Kendi kendine bir "adanmışlık" icat etti, kendinden başka, ne burada ne de Ankara'da hiçkimsenin inanmadığı bu adanmışlığı ile kendi ile bile çelişen iddiaları, politika diye ileri sürüyor!

Annan Planı'nı tartıştığımız günlerde, o zaman üyesi bulunduğum internetteki Yahoo grubunda bana yanıt yazan bir arkadaş, "ulusçuluk bir felsefe olarak, sefalettir" demişti. Geçen akşam yine bir ulusçuluk tartışması esnasında, Hürrem Tulga konuyu çırılçıplak masaya koydu. Hürrem, o gece:

"Burada iki ulusçu anlayış çatışıyorlar. Biri fetihçidir, aldım vermem diyor. Öteki de hegomonyacıdır. Ben çoğunluğum, gel bana eklemlen diyor. Biz ikisinin de ipliğini pazara çıkarmak zorundayız. Ne fetihçiyiz, ne de birinin hegomonyası altına girmeye niyetimiz var!" dedi... Evet, hiçkimsenin hegomonyası altına girmeye niyetli değiliz!

Ulusçuluk, 16.yy'ın ortalarından itibaren ağır ağır palazlanıp, 18.yy'ın sonunda batı dünyasına egemen olarak; oradan bütün dünyaya yayılan bir düşünce biçimidir. 19.yy'ın ortalarından itibaren de tartışılmaktadır. 21.yy'ın başlarında, hâlâ 18. yy'ın fikirlerini savunmaya kalkarsanız, hele yaşınız da seksenlerde ise bu çelişkilere düşmemeniz olanaksız...

BU çağda Hürrem'in dediği gibi, "ne birinin ne de ötekinin" keyfi olacak diye susup oturarak, çocuklarımızın geleceğini de Mehmet Rauf'un o ünlü Eylül romanının sonunda kahramanına söylettiği gibi, "bir vehme kurban" ettirmeyeceğiz!

banner

Yorumlar

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.