Biz suçluyuz biz…

loading
27 Eylül, Pazar
£

9.77

8.92

$

7.66

KÖR GÖZE PARMAK

Doç. Dr. N. BERATLI
nazim.beratli@kibrispostasi.com
Doç. Dr. N. BERATLI
A- A A+

Biz suçluyuz biz…

Cobham'ın Kıbrıs hakkındaki büyük eseri Excrepta Cypria'da, vakt-i zamanında Bizans'lı bir valinin merkeze yazdığı bir rapor var. "Kıbrıslılar" diyor, "hiçbir konuda suçu üstlerine almaz. Sadece dedikodu yapar, hep başkalarını suçlarlar!"

Yağmur yağdı… Girne'yi "su bastı"! Sel değil… Gider derenin içine ev yapar oturursan, yağmur yağınca da dere gelir! Anormal olan dere değil ki! Sensin… Senin evden su geçmesi değil, doğal olan geçmemesi…

Şimdi herkes, politikacılara sövüyor!

Çünkü, o dere yatağına inşaat yapma iznini, onlar verdi sanıyor! Oysa, izin veren, memurlardır… O memurlar herhalde Papua Yeni Gine'den gelmiş! İzni isteyen? Ve rüşvet müşvet "işini becerip" alanlar da Patagonyalı! Evin dere yatağında ya da su akarında olduğunu bile bile ucuzdur diye parayı bastırıp alanlar mı? Onlar Uganda'dan geldi, bizim ne günahımız var? Bu işlere aracı olan politikacılar da varsa eğer, adı en şaibeli olanların listelerin en üstünden bu işlere devam etmek üzere seçilmesi için gereken oyları da Yakutistanlılar veriyorlar, değil mi?

Bizim ne günahımız var?

Taa, 25 Mart 2011 "Girne'ye Gökdelen" diye bir yazı yazmışım bu köşede… Hemen "endek-göndek" servisi hizmete girmiş! "Bizim yatay yayılacak kadar toprağımız mı var?" Yoktur be buba ama alt yapıyı da yapsın o plâza müteahhidi de öyle konuşalım! O milyon dolar kazanacak diye ben vergi mi vereceğim alt yapıya? Kimse Sultanahmet ile Ayasofya arasına AVM yapmaktan bahsedemez, o ayrı mesele onu da ayrıca konuşuruz…

Derken, bizim Güzelyurt'u "sel almış"! O zaman da gene bu köşede yayınlanmış bir yazıda demişiz ki, "kendi yaşadığın toprağa bu kadar yabancılaşırsan, o da seni böyle ıslah eder. Sel mel basmadı, yağmur yağdı, dereler geldi, o kadar…" 24 Nisan 2011…

Bir de ondan daha ski bir yazı buldum arşivimde, nerde yayınladığımı da bulamadım aceleden! " Sel mi bastı? Dere mi geldi?" Onu da Lefkoşa'yı basıp batıran sular üzerine kaleme almışım. Buyrun:

SEL Mİ BASTI? DERE Mİ GELDİ?

Cuma günü saat 15.30'da eve gitmek üzere Dereboyu'ndan yola çıktım. Her gün 10 dakikada ulaştığım menzile, o gün bir buçuk saatte zor varabildim. Mirage Restaurant'ın yanındaki köprünün altından, bir nehir geliyordu. Tabipler Birliği'nin bulunduğu sokaktan caddeye de bir dere gelmekteydi. İlâ maşallah… Sağ tarafta bir de göl… Nehrin devamı yok…

Kıbrıs'ın en eski haritalarına bakanlar, adanın ortalarından doğup, Salamis'ten denize dökülen bir akarsudan başkasının, işaretlenmediğini görürler. Pedia Deresi olarak isimlendirilen bu dereye, bazı yabancı yazarlar "nehir" de der… Adanın bütün uygarlık serüveni, nerede ise bu "nehrin" etrafında şekillenir. En eski uygarlık merkezlerinin başında gelen Enkomi, Pedia Deresi kıyısındadır… Salamis ve öncülü değişik yerleşim birimleri de…

Ledra kenti de bu derenin kıyısında kurulmuştur, onun ardılı olan Lefkosia da! 12.yy'da Aslan Yürekli Richard 2. Haçlı Seferi esnasında ele geçirdiği adayı ne yapacağını bilemeyip de şövalyelere sattığı zaman, Kıbrıslılar Katolik mezhebine geçmemek için isyan ettiklerinde, şehrin içinden geçmekte olan dere, cesetlerle dolup taşmış, ve suyu kızıla boyanmıştır. O tarihten sonra adı, Kanlı Dere oluvermiştir.

Lüzinyan Dönemi'nde, "nehrin" Lefkoşa içinden geçmekte olduğu bilinmektedir. Bugünkü Baf Kapısı hizasından şehre girer, Mağusa Kapısı'nın bulunduğu yerden de çıkarmış. O zamanın sur içi Lefkoşa'sı, bugünkünden çok daha büyüktür. Bugünkü boyuta inmesi, Venedik Dönemi'nde, adanın Osmanlı işgaline uğrayacağı söylentilerinin en üst boyuta çıkması üzerine, Venedikliler'in eski Lüzinyan Duvarlarını yıkıp, şehir çevresini, ellerindeki askeri kuvvetin savunabileceği boyuta indirmek üzere, günümüze kadar gelen surları yaptırmaları üzerine gerçekleşmiştir. Venedikliler ile Pedia Deresi arasındaki ilişki ise dikkate değerdir. Geçen akşam çöken bizim "modern" köprümüzün yanında yüzyıllara meydan okuyarak duran Göçmenköy girişindeki eski Venedik köprüsü, o zamanın Lefkoşa Girne yolu üzerinde inşaa edilmiş bir eserdir. Ama öte yandan asıl ilginç olan, zamanında, Lefkoşa Surları'nı yapıp bitiren Venedikliler'in, derenin yatağını çevirip, surlar etrafındaki hendeği, dere suyu ile doldurmayı planlamış olmalarıdır. Osmanlı işgal ordusu, adaya temmuz ayında geldiğinden, hendek kuruydu! Bunu derenin yazları akmadığı tezi ile izah edemezsiniz! Öyle olsaydı, beş yüzyıl dayanan evler, binalar, köprüler, duvarlar yapan o zamanın Venedikli mühendislerinin, aptal olmaları lâzım gelir ki eserlerinin kalitesi ve ayakta kalma gücü, öyle olmadıklarının kanıtlarıdır. Mesele başkadır, biraz aşağıda değiniriz…

Peki, Osmanlı işgalinin hemen öncesinde, Venedikli mühendisler, Pedia Deresi'nin yatağını şehir dışına çevirmişler de ne olmuştur? Nehir artık şehir dışından mı akmıştır? Hayır! Bugünkü Belediye Pazarı'nın biraz ilerisinde, Lokmacı Barikatı'nın güney doğusunda, uzun yüzyıllar çarşı önderlerinin işyerlerinin bulunduğu yerin adı, bütün Osmanlı Dönemi boyunca, Köprübaşı'dır… Yukarıda anlattığımız güzergâhın (Baf Kapısı/Mağusa kapısı güzergâhı) tam da üzerinde olan bu mahalle öyle anıldığına göre, Osmanlı Dönemi'nde de yüzyıllarca, derenin şehir içinden akmaya devam ettiğini anlıyoruz. Orda bir köprü varmış ki adı Köprübaşı olmuş. Zaten eski Lefkoşa hakkında şurup tadında yazıları ile kültür tarihimize geçen Haşmet Gürkan ve Hizber Hikmetağalar, yatağı değiştirilse bile, bereketli yıllarda, derenin asıl yatağını sel bastığını, anlatırlar. Daha eski tarihlerde sel bastı mı Lefkoşa'yı? Doğrusu şimdi hatırlamıyorum ama Osmanlı Dönemi'nde bunun sık sık olduğu kayıtlı…

Şimdi 1570 yılının temmuzuna dönelim:

Ne olmuştu da Venedikli mühendisler 500 yıl yaşayacak binalar, köprüler, yollar, surlar yapmayı becerirken, sur hendeklerini dolduracak suyu getirecek derenin gelmeyebileceğini, hesap edememişlerdi? Tarihinin başında sonuna kadar sefere yazda çıkan Osmanlı Ordusu'nun kışta geleceğini düşünmüş değillerdi herhalde! Demek ki Pedia Deresi, yaz-kış akmakta olan bir "nehirdi"! Hesaplar onun üzerine yapıldığına göre! Peki, neden o sene, tam da gerekli olduğu o ay gelmemişti?

MS 395 dolaylarında, Bizans imparatoru Konstantin'in annesi St. Katerina, Kutsal Haçı, yani İsa'nın çarmıha gerildiği haçın aslını bulmak için, Kudüs'e gitmeye karar verir. Yolculuğu esnasında, yol üzerinde bulunan Kıbrıs'a da gelir. Bugünkü Tatlısu'nun (eskisi ha…) yanındaki dere ağzından Kıbrıs'a çıkar. O gün bugün o derenin adı Vasilipotamo'dur! İmparatoriçe, adayı çok beğenir ama, Kıbrıs'ta insan yoktur! Neden? Kuraklık… Bu adanın, 30-40 yıl süren kuraklık dönemleri vardır. İnsanlarının burasını boşaltmasına neden olacak kadar uzun ve şiddetle hüküm sürer! Aynısı, Osmanlı döneminde de defalarca yaşanmıştır. Örneğin 18.yy'daki dönemsel kuraklık esnasında, ada gene boşalmıştır. Tabii adaya sürülen Yörük'lerin ayrılması idam sebebi olduğu için, Rumlar çekip giderken bizimkiler açlık ve vergilerle boğuşmak pahasına kalmak zorunda oldukları için, o dönem yapılan nüfus sayımında, Müslüman ehali, ilk ve son defa olarak, hristiyanlar'dan daha kalabalık çıkmıştır.

1570 yazında olan da budur. Kıbrıs gene bir kuraklık dönemine girmiş olduğu için Pedia Nehri kurumuş ve Lefkoşa Kalesi'nin sur hendeklerini dolduracak su, gelmemiştir. O çok başarılı Venedikli mühendisler, işte bunu hesaba katamamışlardır, çünkü ne adanın tarihini, ne de coğrafyasını bilmemektedirler. Yabancıdırlar…

1974'ten günümüze, Kıbrıs gene kurak bir dönem yaşamaktadır. Dolayısyla ne dereleri ne nehirleri ne gölleri, kurak olmayan yıllarla kıyaslanabilecek durumda, değillerdir.

Yabancıların bunu bilmemesi doğal… Ama hayretlere "mucip" olan, Kıbrıslılar'ın da bu kadar balık hafızalı olması, ya da yaşadıkları toprağa, bu kadar yabancılaşmış olmaları! Veya kendi yaşadıkları toprakla ilgili olarak, bu kadar cahil olmaları! On yıldır, yirmi yıldır, otuz yıldır, o dere, o nehir akmıyor diye, artık hiç akmayacak sandık! Oysa fizik kurallarını meclis kararı ile değiştiremezsiniz. Ama son otuz yıldır biz, o kadar sanal bir hayat yaşamaktayız ki biz yapınca oluveriyor sanıyoruz! E yağmur da Rum değil ki, anasına avradına söverek, her yaptığımızı neden kabul etmiyor diye yürek soğutalım!Yağmur yağınca, kuraklık sona erince, dere akacak! Dağdaki su, denize kavuşacak! Bunu kim nasıl engelleyebilir? Gölet yapsan taşacak, baraj yapsan dolacak!

Bütün dere yataklarını tıkarsan da işte böyle "sel felâketi" olacak… Yeri göğü paraya tahvil etmeye kalkar, başka hiçbir değer tanımazsan, doğa da sana haddini bildirecek! Garanti'n olsa da olmasa da… Allahtan, can kaybı olmadı…

O köprüden o taşkın nehre bakarken, kendi kendime "nehir geldi" dedim… Pedia Deresi! Ya da 12.yy'dan beri söylenen adı ile Kanlı Dere… Yaşadığımız, bir doğal afet değildir bence… Kendi toprağımıza yabancılaşmanın cezasını ödetiyor bize o toprak…

banner

Yorumlar

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.