Çin çok uzaktır, bize bir şey olmaz sanmayın

loading
4 Temmuz, Cumartesi
£

8.57

7.72

$

6.86

KÖR GÖZE PARMAK

Doç. Dr. N. BERATLI
nazim.beratli@kibrispostasi.com
Doç. Dr. N. BERATLI
A- A A+

Çin çok uzaktır, bize bir şey olmaz sanmayın

Kıbrıs’ın bilinen uzun tarihi, ada halklarının salgın hastalıklarla mücadele tarihi olarak da ele alınabilir. Bu konuda bulabildiğimiz en eski kaynak, Fenike döneminden kalmış Hirokitya’daki bir mezarda bulunan dört yaşlarındaki bir bebek cesedindeki Lepra izleridir.

Doğu Akdeniz’de, bütün yolların kesişme noktasında bulunan Kıbrıs, doğu/batı ticaretinin de bir tür kilidi olduğu için, dünyanın her tarafı ile ilişki halinde bir adadır. Bütün Orta Çağ boyunca, Suriye limanlarında nihayetlenen İpek Yolu’nun batıya açılan penceresi, Mağusa Limanı olmuştur. Bu bakımdan, Çin’den gelen Veba, Humma-i Racia, Tifüs ve Kolera; Mısır’dan gelen Lepra, adanın “kendi evlâtları” Malaria ve Trahom; Kıbrıs’ta yüzyıllarca hüküm sürmüşler, salgınlarla ada halkını kırmışlardır.

Dönemin en önemli kroniği Maharias, Lüzinyan döneminde, üç büyük epidemi yaşandığını, yazar.

1349 Salgını’nı Maharias şöyle yorumluyor: “ Tanrı bize günahlarımızdan dolayı büyük ölümü gönderdi.

Adanın yarısı öldü.”. 1409 yılında, Büyük Salgın yaşandı. (‘Mega Thanatico’). 1470’te başlayıp, üç yıl süren Veba Salgını’nda Kıbrıs sakinlerinin %75’i öldü. 1479’da yazan Juniold, Kıbrıs’ın Avrupa’da ünlü “kötü havası”nın, aslında Malaria olduğunu anlatır. Fernand Braudel ise ve Cüzzam ile Veba’nın, Hindistan’dan çıkıp, arada bir uğrayan misafirler olduğunu ama Malarya’nın, Akdeniz’in yerlisi olduğunu anlatır. Sebep olarak sağlıksız iklim ve sulama koşullarına gönderme yaparak,“Aqua ora vita, ora morte! ” der. Su hem yaşamdır, hem ölüm…  Yüz yılı bulmayan Venedik döneminde adaya gelenler de Kıbrıs’ın çevre koşulları ve hastalıkları ile ilgili iyi gözlemlerde bulunmuyorlar. 1542’de Kudüs’ten dönerken Kıbrıs’a uğrayan bir gezgin, “O zaman çok yaygın olan Malaria’nın Kıbrıslıların asıl uyuşukluk sebebi” olduğunu ileri sürmüş, 16.yy ile ilgili olarak, F.Braudel “ Kutsal topraklara gitmek üzere Avrupa’dan yola çıkan hacı adayları, gemi kaptanları ile Kıbrıs’ta 72 saatten çok durak yapılmayacağını şart koşan, bir kontrat yapıyorlardı.” Diye yazıyor.

1588’de Kıbrıs’a da uğramış olan Villamont, seyahati esnasında “ uzun zamandan beri bir Veba salgınının devam ettiği Mağusa çevresindeki kırsal alanın” bütün halkının öldüğünü yazıyor. Yazarın ziyareti sırasında Mağusa’daki salgın sona ermiş, herhalde ölecek adam kalmadığından ama karşı kıyı Trablus’da her gün 120 kişi vebadan ölmeye devam etmekte imiş! Villamont, geziden sonra Venedik’e dönüşünde Otuz yedi gün karantina’da tutulduğunu anlatıyor Cobham tarafından “17. yüzyılın en güvenilir yazarlarından biri” diye tanımlanan Della Valle, Kıbrıs’ı 1625’te ziyaret etmiş Venedikli bir yazar. Ağustos ve Eylül aylarında adada bulunmuş olan Valle, “daha birkaç yıl önce adayı mahvedip, sakinlerinin çoğunu öldüren bir salgın”dan söz ediyor (Cobham . Bunun çeyrek asır önceki Veba salgını mı olduğu, yoksa bir başka salgından mı bahsedildiği açık olmasa bile, o çağda o kadar “eski” bir tarihten bahsedilmediği ortada. Yirmi beş yıl içerisinde iki ayrı salgında Kıbrıs sakinlerinin çoğunun öldüğü anlaşılıyor.

3 Şubat 1760 günü Kıbrıs’a gelen Geovanni Mariti, daha gemiden çıkmadan adada büyük bir Vaba salgını olduğunu işittiklerini aktarıyor. Ertesi gün, Lârnaka’da kıyıya çıktığında, kasabada o ana kadar hastalanmış olan üç kişiden ikisinin öldüğünü öğrenmiş. Yazar, otuz yıldan beri adada Veba görülmediğini, ama Baf açıklarında batan bir gemiden kurtulanların, Lefkoşa’ya yeniden Veba getirdiklerini ve salgının, 22 bin cana mal olduğunu kaydeder. Aynı yıllarda adayı ziyaret eden bir başka diplomat, Alexandr Drummond ise o yıllarda ada nüfusunun 200 bin civarında olduğunu belirtiyor. Nüfusun %10’undan fazlasının öldüğü bir salgından bahsediyoruz. Mariti, 1760 salgınının, bir ders olarak algılanmış olabileceği düşüncesini yaratarak, 1765’te İstanbul’dan adaya gelen bir gemide Veba bulunduğunun anlaşılması üzerine, önce adaya çıkılmasına izin ve verilmediğini, hasta olanların gemide ölümünden sonra sağlıklı olduğu görülen bir kişiye Kıbrıs’a çıkma izni verildiğini anlatır. Yazar’a göre bu olaydan sonra Kıbrıs’ta Veba görülmemiş.

1801’de Limasol’da bir gemide “Humma”dan ölen bazı gemicilerden bahseden Dr. Hume’un hangi hastalıktan söz ettiği belli değildir ama muhtemelen Malaria suçlanmaktadır.

1802’de Kıbrıs’ı gören William George Browne ise yayınlanan anılarında “ Sıtma ve Göz şikâyetlerinin yaygın olduğu ada halkı içinde turp gibi sağlıklı görüneni yok” demiş (Cobham 2014: 341).

Veba’dan sonra, Braudel’in “ev sahibi” dediği Malaria ve Namık Kemal’ in Kıbrıs hakkında yazdıklarında tekrar karşımıza çıkacak olan, yazarların “göz hastalığı” deyip geçtikleri, Trahom gündeme geliyor.Edward Daniel Clarke 1810’da diyor ki: “Kıbrıs’ta sıtma, diğer Akdeniz Ülkelerinin aksine, ender olarak ara veriyor.” “Her zaman kötü bir hastalık”. Clarke’ı Kıbrıs’a getiren geminin kaptanı Russel daha adaya çıkmadan sıtmaya yakalanıp, ağırlaşmış.

Namık Kemal diyor ki:““Çünkü havasından dört tarafa eslâha-i cedîde sadâsı kadar mütenevvi’ ilel-i mühlike dağılıyor ve hatta içlerinden en hafifi olan ısıtma bile insanı, şişhane kurşunu kadar sür’atle öldürüyor.”

Osmanlı döneminin sonu, İngiliz Dönemi başlarında 1881 yılında adada bir Veba ve Çiçek salgını tehlikesi yaşandığını da biliyoruz.

Onun için lâkırdı üretmeyi bırakın da önlem alın…

banner

Yorumlar

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.