PLANDA EGEMENLİK VAR MI?

loading
4 Haziran, Perşembe
£

8.51

7.66

$

6.75

KÖR GÖZE PARMAK

Doç. Dr. N. BERATLI
nazim.beratli@kibrispostasi.com
Doç. Dr. N. BERATLI
A- A A+

PLANDA EGEMENLİK VAR MI?

Rauf Bey, kaşlarını kaldıra kaldıra, "bu planda egemenliğimiz yok!" diyor...Papağanları da "Lebbeyk" diye bir ağızdan tekrarlıyorlar. Oysa egemenlik eninde sonunda onu kullanacak olan güç, yani iktidar kavramı ile birlikte ele alınmadan değerlendirilemez. Var mıdır? Evet...Vardır hem de bal gibi...Ama aslolan, aradığınız egemenlikten ne kastetiğinizdir. Örneğin Sultan 4. Murad'a biri gidip de "insanları cezalandırıyorum diye kazığa oturtamazsın!" deseydi, o bunu kendi egemenlik haklarına karşı bir saldırı kabul ederdi... Annan Planı'nda da gerçekten de "hazetmediğimiz" bir Urumu kazığa oturtma yetkisi bizim oluşturucu devlete verilmiş değil! Fatih Sultan Mehmet'e, "beğendiğin cirayı yatağa atamazsın" diyemezdi hiçkimse... Egemenliğine aykırıydı gerçekten de o zamanlar... Bu planda da bu hak bize verilmemiş! Bu doğru ama bunlar egemenliğin ne olduğu konuşulmadan tarışılabilecek konular değil! O bakımdan biraz geriye gidip, geri gelmemiz lâzım. Ne kadar mı geriye? Devletin, iktidar kavramının ve egemenlik olgusunun doğduğu, Neolitik Barbarlık Çağı'na kadar...

İktidar bir kavram olarak Neolitik Barbarlık Çağı'nda, Mezopotamya'da ortaya çıkmıştır. Neolitik Çağ'da ilk defa Tarım ve Göçebe halklar ayrışması ortaya çıkar. Tarım Toplumları, öncelikle sulama kanallarının organizasyonu ve doğa koşulları ile mücadele etmek için bir otoriteye gereksinim duyarlar. Bu dönemde, elde edilen ürünün boyutları, toplumun uzmanlaşmış yöneticiler beslemesine el verecek boyutlara da varmıştır. Öte yandan, çevrede dolaşan göçebelerin yağma akınlarından korunmak için, organize bir silahlı güç, şehir surları v.b savunma ihtiyaçlarına da gereksinim doğmuştur. Bu üç ihtiyaç, yâni doğal koşullar karşısında neolitik bireyin çaresizliği, savunma gerekliliği ve elde uzmanlaşmış yönetici bir grubu besleyebilecek artık ürünün birikiyor olması, neolitik insanı, kendi kafa yapısı çerçevesinde, sorunlarına bir çözüm üretmeye yönlendirir. Neolitik insan, Mezopotamya'da; Bir araya toplanır. Yâni, nüfus yoğunluğu sağlar... Bir arada yaşanılan mekânın etrafını, kerpiç surlarla çevirir. Yâni, şehirler doğar, savunma örgütlenmesi başlar... Artık ürünün bir kısmını, kendini yönetecek uzmanlaşmış bir gruba aktarmaya başlar. Yâni, yönetici bir grup ve bununla birlikte elbette ki İktidar fikri doğar.[1]

Jean-William Lapierre, başlangıçtan itibaren devlet ve İktidar kavramının, üç aşama gösterdiğini ileri sürer.

İlk aşamada, öndersiz toplumlar vardır. İkinci aşama, önderli toplumdur.Üçüncü aşama ise önderin güç uygulayabildiği toplumdur.[2] Yani egemenliğin ortaya çıktığı toplum! Durkheim, ilk aşamada " toplum bölnmemiş olup, biz diye yarattığı bir kutsallık etrafında örgütlenmiştir."der. Bu aşamada, yasa bilinir ve farklılaşmış bir iktidar olmayıp, toplumun herbir bireyi, yasayı bilir ve uygular. Ortak bir egemenlik tatbikidir, bu... Ama "devlet" değildir, henüz!

İlk yöneticiler, iktidarın ilk sahipleri, hekimler, sihirbazlar, büyücüler yâni insanı doğal güçlerden koruma yeteneği olanlar olup, o toplumsal düzeyin doğal bir sonucu olarak bu faaliyetlerinde kendielrine gereken gücü, KUTSALLIK'tan alırlar.

Lapierre'nin sınıflamasının en üstünde ise güç tatbik etme yetkisini tekelinde tutan önderin yönettiği toplumlar vardır ki bu durum, bugünkü İktidar anlayışımızın da temelini oluşturur. Bu toplumlarda artık, farklılaşmış, merkezileşmiş ve güç tatbik eden bir önder vardır. Önder artık yasayı söylemekle, anımsatmakla yetinmez; onun tatbikini de sağlar. Güç kullanma tekeli öndere ait olup, meşrudur. Meşruiyyetinin kaynağı ise kutsiyettedir. Önder, bir biçimde ama mutlaka kutsaldır. Bu durumda, önder artık sadece yasayı söyleyen değil, tatbik edendir de... . Ve giderek, yasayı yapan da önderin kendisi olur. Egemenliğin kökeninde yatan ve aslına bakarsanız İktidar kavramının kaynağını oluşturan kutsiyet, önce Vatikan; sonra da sırasıyla, Mekke, Şam, Bağdat, Kahire ve İstanbul'dan geçerek, yüzyıllarca bütün dünyada, İktidar'ın yönetmek için muhtaç olduğu toplumun geriye kalanının, kendilerine güç tatbik edilenlerin gözünde, gücün meşruiyyetini, sağladı.

Ulus Devlet'in ortaya çıkışına kadar, İktidar kutsallıktır. Egemenlik de o kudsiyeti temsil edene aittir! Aslına bakarsanız, güya iktidarı ruhbanların elinden aldığını ileri süren bütün ulus devletlerde de İktidar kavramı, bir kutsallık perdesinin ardındadır ve kaynağını kutsiyetten almaktadır.

Farklılaşmış, merkezileşmiş ve meşru kılınmış güç kullanma tekelinin; yani iktidarın kişisellikten çıkarılıp, kurumsallaşması biçiminde özetlenebilecek ulus devlet, aslında kutsallığı ruhban sınıfının elinden alıp; toplum yaşamının dışına atmamış, kendi cebine koymuştur. Hocart der ki: "Kurumsallaşmış siyasi iktidara uzanan süreç, insanların dinsel yapılarının farklılaşmasından ibaret bir süreçtir."[3] İlk kez Durkheim'in dikkati çektiği bu özellik hakkında, [4] Louis Althausser de Devlet'in İdeolojik Aygıtları isimli eserini, bütünüyle İktidar'ın üretim sürecinden zemin bulmayan, manevi kaynaklarını anlatmaya ayırır.[5]

Bertrandt Russel, İktidar adlı kitabında, Ulus Devlet kuramının iki yazarından biri olan Rousseu'nun, ortaya koyduğu teoriye toplum gözünde meşruiyyet kazandırmak için, araya taraya gidip Eski Yunan'dan kendisine argüman bulduğunu belirtir. Yâni Rousseu, "bu gücü artık biz elimize almak istiyoruz" diyemeyeceği için, bütün politikacılar gibi kendine bir kudsiyetle açıklama aramış ve bunu da eski Yunan'da bulmuştur.

Öteki teorisyen Montesquieu'nun ise bir aristokrat olduğu ve Kuvvetlerin Ayrılığı ilkesinden muradının, krallık zamanındaki gibi Kuvvetlerin Birliği ilkesi ile devlet yönetilirse, asillerin halk mahkemelerinde yargılanması gibi aşağılık bir duruma düşecekleri kaygısı olduğu bilinmektedir. [6] Bunu, İran Mektupları isimli çalışmasında, açıkca söyler.

Ulus Devlet ve onun İktidar kavramı, kralın kudsiyetini ortadan kaldırmamıştır. Laisizm, aslında kutsal olanı yönetim alanından, yâni erke ilişkin herşeyden dışlanması anlamında değil; bu iddiasınıa karşın, ruhbanların kutsallığının yerini, halkın kutsallığının alması anlamında bir önermedir. Max Weber, Protestan Etik isimli çalışmasında, protestanlığın laikleştiğini ileri sürdüğü oranda, Tanrının birey tarafından içselleştirilmesine neden olduğunu belirtir ve "bu secularizm midir?" diye sorar.[7] Yâni, kapitalist toplum, Tanrı'yı deyim yerinde ise kilisenin elinden alır ama bireylerin içine sokar; bu bireylerin yargılarının "laik, seculer" yâni kutsiyetten arınmış olabileceğini, kim ileri sürebilir?

Mikhail Bakunin, "Devlet güçtür ve herşeyden önce güç kullanım hakkıdır ... (ama NB) insan öyle bir varlıktır ki, tüfek uzun vadede yetersiz kalır. Onun saygısını da kazanmak için, ne türden olursa olsun ahlâki bir yaptırım da gereklidir... Öyle ki kitleler devletin yaptırım gücü karşısında boyun eğdikten sonra, ahlâki olarak, onun bunu yapmaya hakkı olduğunu da teslim etsinler." der.[8] Kendisi yeryüzünün belki de en merkezi devletini kurmuş olan Lenin de ünlü Devlet ve İhtilâl'inde, Engels'ten aktararak, şöyle der: " Filozofların kafasında, devlet, 'düşünün gerçekleşmesi' ya da Tanrı'nın dünya üzerindeki egemenliğinin, felsefe diline aktarılmış biçimidir... Tanrısal adaletin gerçekleştiği ya da gerçekleşmesi gereken alandır. Devlete ve devletle ilgili herşeye karşı beslenen o boş dindarca saygı, bu anlayıştan doğar."[9]

Max Weber, " Egemenlik sürekliliğini sağlamak üzere, kendini hiç bir zaman yalnızca maddi, duygusal, ya da ülküsel duygulara seslenmekle sınırlamaz. Bunlara ek olarak, kendi 'yasallığı' konusunda, bir inanç oluşturup geliştirmeye çalışır" demektedir.[10] Hobbes, "devlete itaat, Tanrı'ya itaattir ve boyun eğmek, tapınmaktır" diye yazmaktadır.[11] Lévy ise Batı'nın iktidarı tanrısallığın aynasında yansıtmaktan hiç vaz geçmediğini, bugüne kadar geleneksel dinsel bağdan daha iyi bir sosyal bağ bulamadığını, siyasetin dinin bir yüzünden başka birşey olamayacağını ve hiç olmadığını söyler.[12]

Régis Debray da diyor ki:

"Siyasetin kaynağı mistiktir. Julien Benda bu yüzden 'devlet, parti, sınıf bugün açıkca Tanrıdırlar' demektedir. Modern batı düşüncesinde laikleşme diye de adlandırılabilecek sürecin arkasında bu yatmaktadır!"[13]

Yabancılaşıp, soyutlanarak belli bir kudsiyete bürünmeden, iktidar sahibi olunamaz. Zira İktidar kavramının bizzat kendisi, bizatihi yabancılaşma ve kutsallık'ın ta kendisidir.

Ve egemenlik, iktidar sahibine aittir...

Son iki yüzyılı Ulus Devlet'e göre programlanarak düşünen, ulusal egemenlik için ölüp öldürmeyi bile meşruu sayan, ulusal takımı maç kazanınca sokaklara dökülmeyi ; kendini ulusal aidiyeti ile tanımlamayı alışkanlık haline getirmiş halk tabakalarının sözcüsü olan tutucu politikacılar, küreselleşmenin anlamını görebilmekte ama ulusal ölçekle düşünebildikleri için, sonucunda varılacak yerin bir başka ulusal egemenliğe teslim olmak olabileceğini sanarak, geleceğe umutla bakamamaktadırlar. Oysa, bu yeni ve farklı dünyada, egemenlik de biçim değiştirmektedir. Oluşmakta olan yeni egemenlik biçimi, ne imparatorluklar çağının kaynağını Tanrı'dan bulan, imparatora bağlı egemenliğidir ne de ilk defa J.J. Rousseu'nun Toplum Sözleşmesi'nde tanımladığı, kaynağını ulustan alan, bölünmez ve paylaşılmaz bir tek ulusal egemenlik. İmparatorluk çağının egemenliğine benzeyen, ama çok daha üst düzeyde kaynağını ekonomik güç ve bilgi üretebilmekten alan yeni tür bir egemenlik ortaya çıkmaktadır ki bu hiçbir ulusun değil ama ortaya çıkmakta olan yeni küresel dünyanın yönetiminde yer almakla kullanılabilecek olan bir egemenlik olacaktır. Nasıl ki Osmanlı İmparatorluğu'nda egemenliğin kullanımı, etnik kökenle değil de Osmanlı erkinin içinde yer alabilmekle mümkün iseydi, bu yeni egemenlik de çok daha üst düzeyde yönetici elitin içinde olmakla mümkün olabilecek ve ulusal aidiyetle bir ilgisi olmayacaktır. Bu bakımdan, örneğin AB, Almanlar'ın Fransızları yönettiği bir birlik olmayacağı gibi tersi de olmayacaktır. Yeni bir egemenlik konseptidir bu!! Hiçbir ulus, hiçbir ulusu yönetecek değildir!!!! Zira bu anlayış, hareket noktası olarak, ulusu ele almamaktadır... Egemenliğin kaynağındaki güç, (krallıklarda allah, ulus devlette millet) PARA/sermaye/ bilgi olmaktadır. ...

Ne var ki teorik olarak egemenliğin kaynağında yatan gücün ne olduğu ile o gücü kimin kullandığı, büyük bir fark gösterir... Ne Osmanlı imparatorluğunda egemen olan Allah idi ne de cumhuriyetlerde egemen olan, millettir aslında... Her türlü devlette egemen olan, egemenliği kullanandır...

Bu yeni oluşumda da egemenliği kimin kullanacağıdır aslolan... Yani her devlet, kendi egemenlik biçimi gibi, kendi egemenlik kurumunu da oluşturur... Bu yeni modelde de aslolan, o kuruma ne kadar çok adam sokacağınızdır...

Çağımızda, artık en önemli sermaye bilgi olduğuna göre, bilgi üreten, egemenliğe ortak olabilecektir... Ve belki de tarihte ilk defa, egemenliği kullanmak, kutsiyete değil, somut bir takım verilere bağlı olacaktır.

Rauf Bey'in sekseninde, ömrünün sonunda bunu anlamasını beklemek, absürd bir beklenti olurdu! O planda egemenlik var ama Rauf beyin istediği Fatih Sultan Mehmet'in egemenlik yetkileri ya da Vlll. Henry'nin veya Aslan Yürekli Richard'ınkiler... Aklı tarihte kalmış bir ihtiyarın anlamsız iddiaları ile uğraşmak da bizim talihsizliğimiz!



[1] - Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu s. 133-166 akt. Prof. Baykan Sezer, Osmanlılık, Türkiye Sosyolojisi Dersleri s. 106. İÜ Ed. Fak. Yayını, İstanbul: 2000

[2] - akt. Cemal Bali Akal. İktidarın Üç Yüzü s. 156, Dost Yay. Ankara: 1998

[3] - age s. 181

[4] - zikr. Cemal Bali Akal, age s. 133

[5] - Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, İletişim Yayınları, İstanbul: 1989

[6] - Cemal Bali Akal. Age s. 207

[7] - Ralph Schroeder, Max Weber ve Kültür Sosyolojisi, s. 155. Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara: 1996

[8] - Mikhail Bakunin, Tanrı ve Devlet s. 92-93, Öteki Yayınları, Ankara: 2000

[9] - V. I. Lenin, Devlet ve İhtilal s. 88, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Ankara, 1976

[10] - Weber, age s. 312

[11] - Cemal Bali Akal, İktidarın Üç Yüzü, s. 105

[12] - age s. 105

[13] - age s. 105

banner

Yorumlar

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.