Pelerinleri kafaya giymek

loading
1 Aralık, Salı
£

10.52

9.45

$

7.85

KÖR GÖZE PARMAK

Doç. Dr. N. BERATLI
nazim.beratli@kibrispostasi.com
Doç. Dr. N. BERATLI
A- A A+

Pelerinleri kafaya giymek

Bunlar da Mont Pelerin’den sonra yazdıklarımızdan bir demet. Yayın tarihi: 23.11.2016 Bu sütunda…

Mont Pellerin ve öncesi süreçte, genellikle yutkundum. Konuşmamaya, yazmamaya çabaladım. Çünkü, bizim bir çevremiz var ki sesi çok çıkan, sürekli temennisi ile gerçeği karıştırır. Temennisinin gerçekle çeliştiğini söyleyene de fena halde gönül koyar ve onun o temenniyi paylaşmadığını sanır!

Annan Planı referandumu öncesi, sonunda benim de milletvekili seçildiğim seçim kampanyasında, bir gün bir köyü geziyorduk. Yanımda yürüyen ve sonra çok üst düzeyde bir göreve gelen bir arkadaşıma sordum: "İyi ama bizden evet, Rum tarafından hayır çıkarsa ne yapacağız?" Dostum, iki eli ile yüzünü kapattı! "Ammaaan" dedi, "bu ihtimali bana hiç hatırlatma!"

Günün sonunda, takke düştü, kel göründü. Ahbabımın bana "Hatırlatma" dediği, düşünmek bile istemediği ihtimal, gerçek oldu! Ve biz, hiçbir biçimde düşünmediğimiz bir seçenekle, hem de KKTC hükümeti olarak, baş başa kaldık! Ne haltlar edip, bir sonraki seçimi nasıl yitirdiğimiz de hatırlardadır.

Dolayısıyla; bütün bu süreç boyunca ve bundan sonra da sonucun bu olacağı biliniyordu ve belliydi ama dostlarımız, gerçeği gene temenni ile karıştırdıkları için, "sabredeyim, bekleyeyim" dedim… Birkaç sade yazı ile "idare ettim" deyim yerinde ise

Bu süreç, birkaç noktayı açıklığa kavuşturmuştur:

Bir defa ortaya çıkmıştır ki tek tarafın isteği, anlaşma yapmaya yetmiyor! Bunca yılın Anastasiadis'i de tam kendi seçim yılının önünde, kendi seçiminden birkaç ay önce bir referanduma evet diyecek kadar, gerçeklerden kopmuş değil! Sonuç öyle de çıksa böyle de o kampanyadaki tartışmalar, adama seçimi kaybettirirdi.

Bir ikinci gerçek: Tam da Türkiye ile AB papaz olmuşken, AP Türkiye'nin üyelik müzakerelerini dondururken, Ankara'nın bu konuda Rumlar'ın istediği düzeyde verimkâr olmasını, ve adadaki etkisini bize endeksleyip, Kıbrıs'ın egemenliğini AB'ye devredip, elini yıkayıp buradan gitmesini beklemekle hayal görmek, eşdeğerdedir. Bir de üstüne üstlük, doğu Akdeniz'deki hidrokarbon yatakları üstüne çıkar kavgası kapıda iken ve hem de buraya hem su getirmiş ve hem de elektrik de vermeye hazırlanmakta iken.

Ama asıl önemlisi, taa Hitler/Chamberlein/Deladier zamanından beri bilinen, "muhatabınızın her istediğini vermek, barışa değil; onun cüretini artırarak savaşa hızmet eder" ilkesini, hiç hatırlamak istemeyenlere de bir defa daha iyi bir ders olmalıdır bu olanlar! Bir pazarlık çizginiz olmadan, halı bile alamazsınız!

Ve bu minval üzere, sosyal medyada tozu dumana katanlar:

"Ben federasyondan bahsetmiyorum" diyerek, yalnız 100 yıllık Türk tezini terk etmekle kalmayıp, 11 Şubat Mutabakat metni ve bütün BM parametrelerini de terk ederek, "çözüm" bulacağını sananlar…

Sanki de son yüz elli yılı Alaska'da yaşamış gibi, adadaki meselenin bir Ulusal Sorun olduğunu bir anda unutup, "Dönüşümlü başkanlık ırkçılıktır" diyerek, ne hakkında konuştuğundan haberdar olmak istemediğini belli edecek kadar gözü dönmüş olanlar.

Güya Leninist Ulusal Sorun tahlili yaptığını sanarak, kendi ulusal şovenizminin, "ezilen halk şovenizmi" olduğunu ayırd etmemiş; "ezen halk şovenizmi"ne çekil oyanı demeyi asla ve kat'a aklına getiremeyen, onları da eleştirmeyi kendi ulusçuluğu sanırken; asıl eleştirmemenin "ezen halk ulusçuluğu"nun değirmenine su taşımak olduğunu anlayamayan şaşkınlar.

Artık hepimiz de anlamalıyız ki "kararlılıkla yellenmek" betonu delmeye yetmiyor.

Bu adada iki tarafta da birer küçük azınlık var ki her gelene "evet" diyecektir! Bunun tam tersi de var: Ne gelirse gelsin, "hayır"!

Ama iki tarafta da geniş halk kitleleri, ancak "makul" bir öneriye evet diyeceklerdir.

Başka türlü bir anlaşmaya da ben de evet demem! 1960 anlaşmasını koşullarını ve sonucunu hatırlamak, ne demek istediğimi anlatmaya yeter. Yeni bir savaşa giden yolun parke taşlarını döşemek değil; barış istiyorum ben.

Durmamışız! İki ay sonra da şunu yayınlamışım. 14.01.2017

DERE GİTTİK TEPE GİTTİK, DÜZ GİTTİK

Bir de döndük arkaya baktık ki, bir arpa boyu yol gittik.

Önceki yazıda anlattıklarıma bir daha bakın. Şubat 1958'de ne söylendiyse, Ocak 2017'de de aynı şeyler söyleniyor. Makarios ne dedi iseydi, Anastasiadis ve Yunanistan da onları söylüyorlar! Oysa aradan geçen 58 yılda, dünya da değişti, Kıbrıs da.

Makarios yüksekten atarken, adanın tamamına egemendi! Türk nüfusu nerdeyse 100 bin dolayında idi. Türkler gelir vergisinin ancak yüzde 2'sini ödeyebiliyor, enerjinin yüzde 6'sını tüketiyor, ihracatın yüzde 2'sini, ithalatın yüzde 0.2 sini yapabiliyor, ada yüzeyinde darı tanesi gibi serpilmiş, küçük azınlıklar halinde yaşıyordu.

Aralık 1958'de Averof Zorlu'ya "Dönüşümlü başkanlık olamaz!" deyip, ABD'nin önerdiği Garantiler Sistemi'ni kabul ettiydi. Ocak 2017'de Koças, onu da reddediyor! "AB içinde Garantörlük olur mu? "

AB içinde garantörlük vardır! Bırakın Almanya Federal Cumhuriyeti'ni ABD, Fransa ve İngiltere'nin garanti etmiş olduklarını, aday üye olan NATO üyesi İzlanda'nın da garantörü Britanya'dır. 1856'dan beri Japonya'nın garantörü de ABD'dir.

Bkz: ozetler.xyz ve tr.wikipedia.org

Kaldı ki 60 sene evvel ne dünya bugünkü dünya idi ne de AB vardı ama Kıbrıs Rum tarafı, Türkiye'nin Garantörlüğü bahanesiyle, masadan gene kalkmıştı! Karşı olabilir. Ama neden karşı olduğunu; gerçek nedeni ile açıklamalıdır. "Benim tam egemenliği eksiksiz ve yalnız başıma ele geçirdikten sonra yapılacak işlerim var! Bu düzenlemeler engel oluyor… Kabul edemem. " dense, can baş üstüne… Onun milliyetçisi böyle, benimkiler de başlarının çaresine baksınlar, diyeceğim.

Bu sütunda ve başka yerlerde yüzlerce defa yazdım: Bir devletin federasyon olabilmesi için cesametine bakılmadan, bütün kurucuların eşit olması gerekir! 20 milyonluk Kaliforniya ile 300 bin kişilik Alaska'nın ABD senatosunda eşit temsil edilmesi, İsviçre federal meclisinde, büyük küçük, bütün kantonların eşit olması gibi. Bu prensiptir! Yürütmeye yansımasını da kurucular düzenler ondan sonra dönüşümlü başkanlık mı tesis edersiniz İsviçre gibi, başkan yardımcısına veto hakkı mı verirsiniz 1960 anlaşması gibi? "Görüşülecek" olan, budur! Gerisi zaten elli senedir, anlaşılmış! 1975 Viyana Anlaşmaları, 1977 Denktaş- Makarios Doruk Anlaşması, 1979 Denktaş - Kiprianu Doruk Anlaşması, 649 sayılı, 716 ve 750 sayılı BM GK Kararları, Annan Planı ve 11 Şubat 2014 Çerçeve Anlaşması gibi yüzlerce uluslar arası belgede de teyit edilen, budur. Düğümler her tarağa geldiğinde yeni baştan "federasyon mu, uniter devlet içinde bir azınlık mı?" tartışması yaşayacak, her ikide birde siyah yazılmış bölümleri yeniden maviye çevirecek ve baştan tartışacaksak, bu işin sonu gelmez. Elli yıldır gelmedi.

Bu yazının sonu: 1918'den beri biliniyor ki iki milliyetçiliğin çatıştığı ülkelerde, bir halkın solcularının, kendi milliyetçilikleri ile uğraşırken, karşı milliyetçiliği gözden kaçırıp, onun peşine takılmaları ihtimali vardır! Tabii o noktadan itibaren de artık soldan falan bahsedilemez. Lenin'in bu gibi politikalar için ne dediğini yazmayacağım. Ayıp olmasın! Şunu söyleyeceğim ama:

"Ezilen ulus burjuvazisi, ezen ulusa karşı mücadele ettikçe, biz her zaman için, her durumda ve herkesten daha azimle, onun taraftarıyız; çünkü biz, ezginin en ateşli ve en tutarlı düşmanlarıyız. Ezen ulusun ayrıcalıklarına ve zorbalıklarına karşı savaşırız, ezilen ulusun kendisine ayrıcalıklar ara¬masını da, asla hoş görmeyiz". Efendim, Lenin meraklısı okumuştur, biliyordur.

banner

Yorumlar

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.