Ümmetten ulusa

loading
26 Kasım, Perşembe
£

10.62

9.45

$

7.93

KÖR GÖZE PARMAK

Doç. Dr. N. BERATLI
nazim.beratli@kibrispostasi.com
Doç. Dr. N. BERATLI
A- A A+

Ümmetten ulusa

Biz halâ, zaman zaman ümmet ile ulusu birbirine karıştırarak düşünen bir kültürün sahibiyiz. Kendileri de müslüman olan Arnavutlar'ın ve Araplar'ın isyan edip bizi kovduklarını bugün bile söylemeye utanıyoruz zira bizim kafamızda, ümmet ile ulus ayni kategoride yer alıyorlar. Bunun iki nedeni vardır: Birincisi ulus kavramının, Osmanlı toprağının kendi iç dinamiklerinin ürünü olmayıp, Yunanlılar ve Sırplar üzerinden Osmanlı'yı bölüp, mirasını paylaşmaya niyetli Rusya, Fransa ve İngiltere tarafından bizim (Osmanlı demek istiyorum) kültürümüze, zorla sokulmuş olmasıdır. (Bütün Avrupa dışı ulusçuluklar gibi...) İkincisi ise Türk Ulusçuluğu fikrinin, bütün Osmanlı toplulukları içerisinde en son ortaya çıkan, en genç milliyetçilik olduğu gerçeğidir. Henüz bir ulus olamamış Kürdlerin milliyetçiliği bile, Türklerinkinden eskidir.

Aslına bakarsanız, ULUS ve ULUS Devlet fikri, 12 Eylül öncesinde MHP'nin teorisyenleri arasında olan Taha Akyol'un da belirttiği gibi, " 'Milliyetçilik' ve 'millet' kavramları, modern anlamda en çok iki asırlık bir olaydır. Öncesinde bunu aramak bilim dışıdır, 'anakronik'tir."[1] Aydınlanma Kültürü'nün bir ürünü olarak, bu fikir Osmanlı toprağına uymuyordu. Osmanlı ülkesinin hiçbir yerinde, herhangi bir dili konuşan herhangi bir çoğunluk bulunmamaktaydı. (Arap vilayetleri hariç) Herkes, heryerde hep beraber yaşamakta idi... İmparatorluğu yönetenler bunun farkında idiler... Osmanlı toprağına bunu sokanlar da... Her iki taraf da bu fikrin imparatorluğu dağıtacağı konusunda, fikir birliğine sahipti... Biri dağılsın diye soktu...Öteki de dağılmasın diye, karşı çıktı...

Türkler, elbette ki ikinci gruptaydılar...

" Tanzimat, Fransız İhtilâli'nden etkilenen değil; ona tepki olarak düşünülüp, geliştirilmeye çalışılan, bir düşünceydi..."[2] İlber Ortaylı'nın bu tespiti, Osmanlı Saray'ının kendi pozisyonunu ne kadar doğru değerlendirdiğini ortaya koymaktadır.

Başlangıçta, bu karşı çıkışın bir anlamı da vardı... Ama Sırbistan, Yunanistan, Bulgaristan, Bosna Hersek, Romanya ayrılıp kendi ulus devletlerini kurduktan sonra, yani gidilecek köyün minareleri gök yüzünü tırmalamaya başladıktan sonra ulusçuluğu mahkûm etmeye devam etmenin, anlamı ne idi? Anadolu'nun da elden çıkması mı?

Tarihsel ve sosyolojik bir gerçektir ki "nation" anlamında ulus, tarihsel/sosyal bir kategoridir. Yani ne ezelden beri vardır, ne de sonsuza kadar var olacaktır. Ulus, ırktan, etnostan, kavimden farklı bir kavramdır. Kişisel bir seçimdir, ulus! Bu, üretim güçlerinin belli bir gelişme aşamasında, iç gümrükleri ortadan kaldırmak ve doğal sınırlar içinde bulunan ayni dilin yaygın olarak konuşulduğu pazara egemen olmak üzere, burjuvazinin uydurduğu ve aradan geçen ikiyüz yılda doğru dürüst tanımının bile yapılamadığı, bir politik terimdir. Bir burjuvazinin bulunduğu ve Pazar ihtiyacının duyulduğu batı Avrupa'da bu terim, siyasete burjuvazi marifetiyle egemen olurken; üretim ilişkilerinin böyle bir ihtiyaç doğurmadığı Osmanlı topraklarında ve doğuda ayni terim, siyasete, Avrupa'dan etkilenen küçük burjuva aydınlarınca sokuldu. O bakımdan rasyonalist değil; irrasyoneldir. Yani akla değil duygulara bağımlıdır.

Bugün bizim ulusçularımızın konuşmaktan hiç hazzetmedikleri bir konu, Türk ulusçuluğu ve Turan fikrinin, bizden önce Macar Şarkiyatçılar tarafından ileri sürülmüş olmasıdır. Türkçülük konusunu ele ilk alan yazar, bir Fransız Şarkiyatçı olan Joseph de Guignes'tir. Hunların, Türkler'in, Moğolların ve Tatarlar'ın Genel Tarihi diye çevrilebilecek olan kitabını, 18.yy ortalarında yazmıştır! Bir Macar Yahudisi olan, Türkolog ve antropolog Vambery (1852-1913) ise Türkçülük ve Turan meselesini kurcalayan ilk yazardır! Vambery, dünyada ilk defa bir Turan derneği kurarak, bu yolda mücadele başlatan kişidir de! İstanbul'da değil! Budapeşte'de... Macarlar dahil, Türk soyundan gelen bütün halkların birleşmesini ve önderliğin de (elbette ki) Macarlar'a verilmesini savunmaktaydı![3]

Günümüzde anti-semitizm'i politika haline getiren bizim milliyetçilerin pek hoşuna gitmeyecek bir gerçek olsa da bir Fransız Yahudisi Şarkiyatçı olan Leon Cahun (1841-1900) ise, Türkler'in uygarlıktaki rollerini ele alan ilk yazardır.[4] 1867'de "Antik ve Modern Türkler diye çevirebileceğimiz bir kitap yazmış olan Mustafa Celalettin Paşa[5] ise Polonyalı olup, gerçek adı Konstantin Borzscki'dir.[6]Yani ulusçuluk fikri bize doğal olarak kaynağından, batı Avrupa'dan gelmiş ama nerede ise bir asır, kabul görmemiştir. Bizzat Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları'nda, artık 1912'lerde, Leon Cahun, de Guigne ve A.L.Davit'in Osmanlı aydınları arasında en çok okunan Türkçü yazarlar olduğunu yazar.[7] Falih Rıfkı Atay da ünlü Zeytindağı'nda, ulusçulukla 1916'da tanıştığını pek de tutmadığını anlatır. 1912'de İstanbul'da yayınlanan Sebi-ül Reşat dergisinde ünlü yazar Süleyman Nazif, ulusçuluğu "dış kaynaklı bir ideoloji" olarak eleştirir![8] . Zaten, taa 1912'ye gelindiğinde de Türk lâfına ve ulusçuluğuna karşı çıkanlar Sebi-ül Reşat dergisinde[9], bunun (yani Türk diye bir mahlûk bulunduğunun N.B. ) "Tatarların bir uydurması"[10] olduğunu, ileri sürmekteydiler.

XX. yy başlarında, Türk Ulusçuluğu fikri, Osmanlı imparatorluğu dışında, bambaşka bir yerde filizlenmeye başlamıştır: Rusya'da...

Ne Yeni Osmanlılar, ne de Jöntürkler bu fikre ilgi göstermiş değildirler![11] Ulusçuluğu yaratıp, Osmanlı imparatorluğuna sokanlar, "dış" Türkler'dir, deyim yerinde ise... Bunu da herkesten önce yine Ziya Gökalp yazar, Türkçülüğün Esasları'nda:

" Rusya'dan gelen Hüseyinzade Ali Bey, Tıbbıyede Türkçülük esaslarını yayıyordu. 'Turan ' adlı şiiri, Turancılık ülküsünün ilk ortaya konuluşu idi."[12]

Turancılık çok daha eskiden 1904'te Yusuf Akçura tarafından ortaya konulmuştu ama Gökalp demek ki ilk defa Hüseyinzade Ali'den duymuş! Aslına bakarsanız, 1913'ten itibaren Ziya Gökalp'in ağzına pelesenk olan "Türkleşmek, İslamlaşmak, Muassırlaşmak" formülü de kendisine ait olmayıp, daha 1907'de Bakü'de yayınlanan Füyuzat dergisi'nde ilk defa Hüseyinzade Ali tarafından ileri sürülmüştür.[13]

Ulusçular, ulusçuluk ile burjuvazi arasında ilişki kurulmasından rahatsızlık duyduklarını belli ediyorlar... Ama, Turancılık'ın ilk ocağı İttihat ve Terakki'nin "ittihat, müsavat, uhuvvet, hürriyet" ilkeleri yanında asıl politikasının "milli iktisat" yani Türk soyundan gelme burjuvazi yaratma politikası olduğunu, görmezden geliyorlar... Yani eğer milliyetçilik edecek burjuvazi olup da milliyetçiliği yaratamamışsa, kendiliğinden milliyetçi olan bir miktar subay, kendileri burjuvazi yaratıp, toplumsal taban edinmeyi denemişler ve bugüne kadar da denemeye devam etmektedirler!

Türk ulusçuluğu, Kazan, Kırım ve Bakü'de doğmuştur! Ve ne kadar ilginçtir ki Kazan kürk ticareti ile, Bakü petrolcülükle, Kırım da her ikisinin yapılması ile zenginleşen Tatar ve Azeri kırması etnik yapıya sahip, birer burjuvaziye sahiptirler. Kırım'da İsmail Gasprinski (Gaspıralı), Kazan'da Akçuraoğlu Yusuf, Bakü'de Ahmet Agayef ve Fethali Ahundov ( alfabenin Latin harflerine geçmesini ilk defa ortaya atan ve hatta bunu Osmanlı Encümen-i Daniş'ine tavsiye eden adamdır)[14], Başkırdistan'da Zeki Velidov, yine Bakü'de Neriman Nerimanov, Mehmedemin Resulzade; Kazan'dan Mirseyit Sultangaliyev... Hüseyinzade Ali...

Bunlar, Osmanlı topraklarında süren, "İslamcılık, Osmanlıcılık" kavgasının arasına deve dikeni gibi girip, Akçuraoğlu'nun, 1903'te yazılan; 1904'te Kahire'de yayınlanabilen Üç Tarz-ı Siyaset makalesi ile bugün anladığımız manâda bir Türk ulusçuluğunun yaratılmasının öncüleri olmuşlardır. Ve her biri de ama özellikle Akçuraoğlu Yusuf, ulusçuluğun ne olduğu konusunda hiç kıvırtmadan, bunun bir burjuva ideolojisi olduğunu kabul etmişlerdir. O güne kadar, Osmanlı toprağında bu yönde belirli bir fikir kargaşası hüküm sürmektedir

" Irk esasına dayalı bir politik Türk milleti oluşturma düşüncesi, pek yenidir. Gerek şimdiye kadar Osmanlı devletinde, gerekse gelip geçen diğer Türk devletlerinin hiç birisinde, bu düşüncenin bulunduğunu sanmıyorum... Tanzimat ve Genç Osmanlılar hareketlerinde de Türkleri birleştirmek düşüncesinin varlığına dair bir işarete rastlamadım... Son zamanlarda İstanbul'da Türk milliyeti arzu eden bir merkez, oluştu; bu merkezin oluşmasında Osmanlılar'la Almanlar'ın ilişkilerinin artmış olmasının, Alman lisanına ve özellikle Almanlar'ın tarih disiplini ve dil konularındaki araştırmalarına vakıf olan Türk gençlerinin, hayli etkisi olduğunu sanıyorum... Osmanlı ülkesinin İstanbul'dan başka yerlerinde, bu düşüncenin yandaşları olup olmadığını bilmiyorum... Ne olursa olsun, ırka dayalı politik bir millet yaratma düşüncesi, henüz çok yenidir ve pek az duyulmuştur."

Küçük bir alıntı yaptığımız bu makale, ilk defa 14 Nisan 1904'te Kahire'de basılan Türk dergisinde yayınlanmış olup, sonradan Marx'ın Komünist Manifestosu gibi Türkçülüğün Manifestosu olarak kabul edilen, Üç Tarz-ı Siyaset'tir. Yazarı Yusuf Akçura, Siyaset ve İktisad adlı çalışmasında da şöyle diyor:

" Her memleketin siyaset farklılıkları, farklı toplumsal sınıflarının haritasıdır... Partilerin oluşmasında, tartışmalarında, anlaşmazlıklarında asıl etken, fikir ayrılıkları değil, toplumsal sınıfların farklı çıkarlarıdır."

Türk Yurdu Dergisi'nin lll/9 sayısı'nın 260. sayfasında " Ben insanlığın yaşamında, asıl etken olanın maddi gereksinimler, ve onlardan kaynaklanan maddi güç olduğuna inananların savunucularındanım. İnsanlık toplumunun ilerlemesinin kaynağında mide olduğu düşüncesine sahibim."[15]

Sırat-ı Müstakim dergisinde 21 Ekim 1910 günkü sayının 119 ve 121. sayfalarında ise şöyle yazmaktadır:

" Marx ve tilmizleri, materyalistlikte biraz aşırıya kaçmış olabilirler. Fakat midesi olan kimse yadsımaya yönelemez ki, kişisel ve toplumsal uğraşların en önemli etkeni aç kalmamak, doymak ve hatta biraz da israf etmek ve böyle yaşamak yönünde insanın yapısından gelen bir istektir... Gerek tarihin incelenmesinde, gerekse siyasetin yönetiminde materyalizmi kendilerine önder seçenler, idealistler'den daha az yanılırlar."[16] Turancılık'ın da babası olan Yusuf Akçura, bunun "sınıfsal bir mesele olduğunu ve Kazan Tatar burjuvazisinin çıkarlarını yansıttığını" yazdıktan sonra, kim bunların ulusçuluğunun sınıfsal kökenlerden öte duygusal soy sop ilişkilerine bağlı olduğunu ileri sürebilir?

1912'te tam da Sebi-ül Reşat dergisi bunlara saldırırken, İttihat Terakki de kendi beceriksizliği sonucu Balkan Harbi'nde bütün Rumeli'yi yitirince, Alman İmparatoru ll.Wilhelm'in de kışkırtması ile Osmanlıcılık'tan; Türkçülük'e çarkedip, hiç olmazsa "Kızıl Elma'yı kurtaralım" politikasına geçilince, kendine "Tatarların"kinden farklı bir Türkçülük teorisi kurmak üzere, yani bir ideolog bulur: Ziya Gökalp! Istanbul gazetelerinde de "Devlet-i Ali Osman" yerine ilk defa "Türk hükümeti", "Türk ordusu", "Türk hakanı" lâfları görülmeye başlanır! 1912'de... O güne kadar bu kelimeler kullanılmış değillerdirler![17]

İttihatçılar ile Yusuf Akçura'nın yıldızı hiç barışmamıştır! Turancı geçinen bu adamlar, Turancılık'ın babasını, hiç benimsememişlerdir... Şimdiki ülkücüler de Akçura'yı pek hazzetmezler... Ama Atatürk de Ziya Gökalp'i yanına pek sokmamış, ama Akçura'yı taşımıştır... Neden?

Onun 1919'da, bir Rusya seyahati sonunda İstanbul Türk Ocağı salonunda verdiği bir konferansta söyledikleri, bunun nedenlerini açıkca ortaya koymaktaydı. Akçura, iki türlü Türkçülük olduğunu; bunlardan birinin emperyalist, ikincisinin ise demokratik karakterli olduğunu, kendisinin, ikinciden yana olduğunu, kendi milletinizi kurtarırken, başka milletleri ezmek gibi bir hedefinizin olamayacağını, eğer olursa bunun sözkonusu düşüncenin ruhuna aykırı olacağını söylemekteydi.[18]

Yalnız ulusçularımız değil, hepimiz Türk ulusçuluğu fikrinin doğuşu ve gelişmesini bir daha gözden geçirmeliyiz... Meydanı sap yeyip saman öğütenlere bırakırsak, onların aklı başına gelene kadar, bir "Selânik" daha gider... Ondan sonra da dünyayı anlamaya değil, anlayanı vurmaya kalkarlar. 1926'da İzmir'de Mustafa Kemal'e yapmaya kalktıkları gibi... Bunlar, bırakın yabancı ulusları, bize bile saygı gösteremiyorlar...



[1] - Taha Akyol, Milliyet Gazetesi 30.10.2003

[2] - İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, s. 113. İletişim yayınları, İstanbul:2000

[3] - Tarık Demirkan, Macar Turancıları, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul: 2000

[4] - Prof. Şerif Mardin'e göre, Cahun, Namık Kemal ile ilişki içerisindeydi. Age. S.73

[5] - Mustafa Celâleddin Paşa, 1849'da Osmanlı ülkesine göçmüş, özgürlükçü bir Polonez aristokratıdır. 1860'larda yukarıdak adını andığımız kitabı yazan "Paşa", Nazım Hikmet'in de büyük dedesidir. Elbette onunla birlikte Ali Fuat Cebesoy ve Oktay Rifat'ın da! Karadağ Savaşı'nda Mirliva rütbesi ile şehit düşmüştür. Şaire sövmek isteyenler, dedesinin Polonyalı olduğunu hemen hatırlarlar da nedense, Türkler'den çok once bir Türk Tarihi yazdığı akıllarına gelmez. Bkz. İ.Ortaylı age s.247

[6] - Büsra Ersanlı, İktidar ve Tarih. S.74, İletişim Yayınları , İst: 2003

[7] - Zikr. Niyazi Kızılyürek, Milliyetçilik Kıskacında Kıbrıs, s.155. İletişim Yayınları, İstanbul:2003.

[8] - Niyazi Berkes, Türkiyede Çağdaşlaşma, s.436. YKB Yayınları, Ist:2002

[9] - Niyazi Berkes, Türkiye'de Çağdaşlaşma, s.436 YKB Yayınları, Ist:2002

[10] - age s. 436

[11] - Meraklısına Şerif Mardin ve Niyazi Berkes'in burada andığımız kitaplarını salık veriyorum! Osmanlı "aydınları" imparatorluğu kurtarmanın peşimdedirler. Bu bakımdan ulusçuluk devleti dağıtacak bir bozgunculuk olarak görülür taa 1913'te Selânik de elden gidene dek!

[12] - Zikr. N. Kızılyürek, age s. 153

[13] . F. Georgeon. Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri, Yusuf Akçura. Tarih Vakfı Yurt Yayınları. İstanbul: 1999. S.103. Yusuf Akçura/ Türk Yurdu Dergisi Aralık 1924 sayısı. Samet Ağaoğlu, Babamın Arkadaşları, s.101

[14] - İ.Ortaylı age s. 145

[15] - Bugünkü dile tarafımızdan çevrilmiştir.

[16] - Akt. F.Georgeon. Ekler bölümü

[17] - Niyazi Berkes, age s. 435

[18] - Halit Kakınç, Sultangaliev ve Milli Komünizm, s.272- Georgeon age Ekler

banner

Yorumlar

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.