İDEOLOJİ OLARAK ULUSÇULUK VE BAYRAK TABUSU[1]

loading
29 Mayıs, Cuma
£

8.40

7.55

$

6.82

KÖR GÖZE PARMAK

Doç. Dr. N. BERATLI
nazim.beratli@kibrispostasi.com
Doç. Dr. N. BERATLI
A- A A+

İDEOLOJİ OLARAK ULUSÇULUK VE BAYRAK TABUSU[1]

Geçen 15 Kasım günü yapılanlar, bu adada yaşayanlar farkında olsun ya da olmasın, ilk defa Sarıgül denilen popülistin aklına gelmiş şeyler değildir. Kendi belediye bölgesinde Şişli'de Belçika, Kuştepe'de Mısır, Gültepe'de de Pakistan düzeyinde bir yaşam devam ederken, onlara çare üretemediği için, önce Beşiktaş'a sonra da bize bayrak dikmekle çaresizliğinin üstünü örtmeye çalışan bu efendi aslında tarih boyunca bütün ulusçuların yaptığını yapmıştır. Bir ufak ayrıntı farkıyla: Dünya ulusçu olurken değil; ulusçuluk sönmekteyken... Hazretin beyninde, 200 sene geriden gelmek gibi bir zaaf var!

Ulusçuluk, Smith'e göre bir varsayımlardan oluşan "çekirdek ideoloji" etrafında örgütlenen mitoslarla geliştirilir. Sözünü ettiğimiz çekirdek, 4 ayaklıdır:

1- "Dünya herbiri kendi bireyselliği, tarihi ve kaderi olan milletlere bölünmüştür.

2- Millet, bütün siyasi ve toplumsal gücün kaynağıdır ve millete bağlılık bütün öteki sadakat bağlarının üstündedir.

3- Şayet özgür olmak ve kendilerini gerçekleştirmek istiyorlarsa, insanların bir milletle özdeşleşmeleri zorunludur.

4- Dünyada barış ve adalet hakim olacaksa milletlerin özgür ve güvenlik içinde bulunmaları gerekir.[2]"

Bu çekirdeğin etrafına, vatan, vatan için savaşarak ölmek, gibi tabular; ortak mitler, kuruluş efsaneleri, milli törenler, sınırlar, pasaportlar,marşlar, bayraklar, geçmiş savaşların anıları, şehitler, müzeler, şehirlerin kurtuluşları ve sadece söylemden ibaret bir birlik söylencesi fırtınası yaratılır! Örneğin "vatan/patrié" kavramını icat eden Renan'dır! Ondan önce böyle bir kavram, bulunmamaktadır. Hem Megali İdea'cıların, hem de Turancılar'ın "tahayyül edilen vatan"a verdikleri sembol isim, aynıdır: Kızıl Elma! Türkler de Kurt'tan üremiştir, Romalılar (İtalyanlar) da! Bütün ulusçulukların kökeninde doğa üstü güçlerle savaşıp onları yenen bir "kurucu kahraman" efsanesi vardır!

Bütün bu söylem, en sonunda gidip üç ögenin mutlaklaştırılıp, tabulaştırılmasına varır:

Toprak (vatan), topluluk (ulus) ve tarih![3]

Bunların her üçü de subjektif, değişken kavramlardır ve insanların zihinlerinde yaşarlar.

Vatan kavramından başlarsak, bunun Renan tarafından icat edilmiş bir kavram olup, bize Mısırlı Tahtavî üzerinden, Namık Kemal tarafından nasıl getirildiğini bilinmektedir. Ama bir tek Türk Ulusçuluğu'nun önde gelen önderlerinden Enver Paşa'nın "vatan"larını gözden geçirirsek, bu kavramın görecliği, subjektifliği, "yaratılmışlığı" anlaşılır! 1908-1912 arasında, İttihat Terakki'nin ve Enver Paşa'nın,"vatan"ına, Rumeli de dahildir, Osmanlıcı'dırlar! 1912'den 1919'a kadar ayni insanların "vatan"ı, Anadolu, Suriye, Irak, Lübnan ve Filistin'dir. 1919'dan sonra bunların "vatan"ı, Anadolu, Azerbaycan ve Orta Asya'dır! Onbeş yıl içinde, üç ayrı, yolunda ölünecek "vatan"! Koşullara göre değişken ve insan zihninde yaratılan bir kavram dediğimiz, bu işte!

Topluluk ve ulus kavramının subjektifliğinin kanıtı da yine ayni çevrenin ayni süreçteki sergüzeştinden izlenebilir. 1908 ile 1912 arasında İttihat Terakki'nin "millet"i, Türkler, Araplar, Ermeniler, Anadolu ve İstanbul Rumları da dahil bütün Osmanlı halklarıdır. 1912-1919 arasında "millet", sadece müslüman Osmanlı halklarına tahvil edilmiştir. 1919 ve 1922 arasında ise bu ayni çevre "millet"in Anadolu ve Rusya Türkleri olduğuna karar vermişleridir! Onbeş yılda, yoluna ölünecek kadar kutsal, üç ayrı "millet"! Değişken, kreativ ve subjektif bir kavramdan da kastımız bu!

Tarihin subjektifliğini tartışmaya da gerek yok zaten! Ama gene de tarih ve gerçek konusunu konuya yabancı olanların dikkatini yoğunlaştırmak üzere el almakta yarar var. Tarih gerçekleri mi araştırır, günün politik gereksinimlerine argüman mı yaratır? Dahası, bilimsel anlamda tarih ile gerçek'in bağlantısı, nedir?

Mutlak gerçeğin, insanın dışında bir yerde durduğu ve insanın ona vakıf olmasının mümkün olduğu görüşünü ilk defa ortaya atan düşünür, Platon'dur. Çağdaş bir düşünür, " Batı düşüncesi, Platon'a düşülen dipnotlardan ibarettir" der. Platon'un gerçek hakkındaki öngörüsü, batı zihniyetinin temellerinden birini oluşturmaya halâ devam etmektedir. Bu öngörü daha sonra dinler tarafından da teyid edilmiştir. "Gerçek, Tanrı kelâmıdır"... Hristiyanlığın bu önermesine karşılık, İslâm'da da dini kademelendirmenin, " şeriat, tarikat, marifet, hakikat" biçiminde oluşması, islâm düşüncesinin de gerçeği tanrıya bağlamasının zemini olarak sunulabilir.

Sosyal bilimlerin gerçeği, doğal bilimlerinkine oranla çok daha esnek, oynak, göreceli ve değişkendir. Kültür alanında, nesnel hiçbirşey yoktur. Tarih sözkonusu olduğundaysa, tarihçinin gerçeği yakalamasının nerede ise olanağı yoktur. Zira geçmiş, yaşanmış ve bitmiştir. Tarihçi bugün o geçmişi bulabildiği geçmişe ait izlere bakarak, bir metin şeklinde yeniden inşaa eden insandır. Belgelere kaydedilerek, kalıntılar arasında yüzyılları aşarak günümüze gelerek, dilde, kültürde, kitaplarda, söylencelerde yaşayarak bize ulaşan, yaşamın ayrıntısıdır. Yaşamın herhangi bir biçimde kaydedilen kısmı, ayrıntıdan ibaret olup, onun yüzyıllar aşan bölümü de onun ayrıntısıdır. Ve bu küçük ayrıntı bile bir tek tarihçinin ulaşamayacağı kadar geniş ve kapsamlıdır. Tarihçi "kaynakların" tümüne ulaşabilseydi bile, yine de geçmişi bire bir anlaması mümkün olmazdı. Zira yaşanmış ve geçmiş olan yaşamın, çok küçük bir alanını görebilirdi. Kaldı ki, onu bile göremiyor... Gördüğünü anlamasının, nesnel hiçbir koşulu yok ve anladığını anlatmasının da hiçbir nesnel kuralı bulunmamaktadır. Anlattıkları, tamamıyla özneldir, tarihçinin... Kültürel yaşamda, her toplumun kendi gerçekliği vardır. Bunu belirleyen ise maddi/ manevi egemenliktir.

Jenkins:

"Hakikat... bir söz sanatıdır" diyor.[4] Tarih, bir sözcük sanatıdır. Ve sözcükler ile gerçek arasındaki bağlantı da aslında gerçeği ifade etmekten acizdir.

Bütünüyle öznel dört ayak üzerine oturtulmuş ulusçuluk, bir ideoloji olarak, oldukça zayıftır. Bu bakımdan, sık sık ritüellere sarılır.

"En büyük bayrak, bizim bayrak" diye şamata ederek, en önemli ulus olamazsınız! Sadece insanları kandırıp, dolabınızı döndürmeyi sürdürmenin çaresini bulabilirsiniz... Önemli ulus olmak için, büyük bayrak dikmek değil, büyük işler yapacak bir kafa yapısı geliştirmek gerekir...İsterseniz beş kilometrelik bayrak dikip taşıyın...Yaşam Düzeyi Kalitesi sıralamasında, 122 ülke arasında 96. sırada iseniz, bunu yapmakla 95'e çıkamazsınız. Ne var ki aslolan da o! Ritüeller adama hiçbirşey kazandırmaz, egemenin dolabına su dökmekten başka...

Ama ben bu bayrak taşıma işine de karşı değilim doğrusu...İsteyen, istediği gibi tapınır... Çoğulculuğun kuralı bu...



[1] - Yayına hazır Globalizm Çağı'nda Ulusçuluk Çıkmazı isimli kitabımdan bir bölüm esas alınarak hazırlanmıştır.

[2] -- Anthony D. Smith, age s.121

[3] - Smith age s.127

[4] - age s. 42

banner

Yorumlar

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.