Ulusçuluk üzerine

loading
25 Kasım, Çarşamba
£

10.66

9.51

$

7.99

KÖR GÖZE PARMAK

Doç. Dr. N. BERATLI
nazim.beratli@kibrispostasi.com
Doç. Dr. N. BERATLI
A- A A+

Ulusçuluk üzerine

Türk ulusçuluğu fikrinin, Osmanlı İmparatorluğu'nda yasak olduğunu, bizim resmi tarihimiz, istediği kadar saklamaya çalışsın, Namık Kemal'in Kıbrıs'a niçin sürüldüğünü kendi kendinize sormak bile, bu gerçeğin farkedilmesine yeter. 1912 Balkan Bozgunu ile bütün Rumeli'nin elden çıkmasına kadar, İstanbul'da Türk Ulusçuluğu fikri bir umacıdır... Devletin dağılması sonucunu doğuracak, tehlikeli, kökü dışarıda bir fantazi olarak algılanmaktadır. Enver Paşa ve şürekâsı, Bâb-ı âli'yi basıp Kâmil Paşa Hükümetini tabanca zoru ile istifa ettirip, Edirne'yi kurtarma seferine girişene kadar, bu düşünceye prim veren olmadığı gibi, Türkçüler aşağılanmışlardırlar da! Yusuf Akçura'nın Türkçülük'ün manifestosu sayılabilecek olan makalesi Üç Tarz-ı Siyaset'i Osmanlı toprağı dışında Mısır'da yayınlatabilmesi bir yana, daha 1912'de İstanbul'da yayınlanan Sebiülreşat dergisinde, bu düşünce "Tatarlar'ın bir uydurması" diye tanımlanmaktaydı, Süleyman Nazif tarafından... Hadi o tutucu bir yazardı! Falih Rıfkı Atay, ki önce Cemal Paşa'nın, sonra da Atatürk'ün dizi dibinden hiç ayrılmamıştır; ünlü Zeytin Dağı'nda, Türk Ulusçuluğu fikri ile, ilk defa 1915'te karşılaştığını ve bunu fazla avam bulup katılmaya heves göstermediğini yazar. Türk ulusçuluğu fikrinin, öncülerine baktığınız zaman, hemen hepsinin de ya Kazan/Kırım Tatarı ya da Azeri ( 20.yy başlarında onların da Osmanlı ağzındaki adı Tatar'dı, bunu da not edelim...) kökenli olduğunu görürüz... İsmail Gaspıralı, Akçuraoğlu Yusuf, Ağaoğlu Ahmet, Hüseyinzade Ali, Fethali Ahundov, Sadri Maksudi, Zeki Velidi, Mirseyit Sultangaliev... Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları'nda, fikir babasının Hüseyinzade Ali olduğunu, zaten yazar...

Öte yandan, işin pirleri arasındaki başat rolü herkes tarafından kabul edilen Akçuraoğlu Yusuf, ulusçuluğun bir sınıfın pazar kavgasının ürünü olduğunu, öyle duygularla, tarihle, soy sop meseleleriyle ilişkili olmadığını zaten açıkca yazmıştır ama bizde sanki tarihin başından beri böyle bir düşünce varmış ve tarihin sonuna kadar da varlığını sürdürmeye devam edecekmiş gibi konuşmak modadır. Ulusçu olmak için Akçuraoğlu falan okumak, gerekmez nasılsa...

Peki bu "Tatarlar"ın, durdukları yerde Türk ulusçuluğu gibi bir fikir üretmek gereksinimi nereden doğmuştur. 16 yy.dan başlayarak, 17. yy boyunca adım adım Rus egemenliğine giren bu Altınordu devleti kalıntısı hanlıkların nüfusları, neden 19.yy sonları ve 20.yy başlarında, böyle bir ideoloji üretip, bunu zorlaya zorlaya Osmanlı imparatorluğuna sokmuşlardır? Niçin, 18.yy sonu değil de 19.yy sonları? Neden ikiyüz yıl Rus yönetiminde olmak sorun değildir de sonra birgün sorun haline gelmiştir?

Dostum Dr. Halid Kakınç'ın, Mirseyit Sultangaliev üzerine yaptığı müthiş doktora tezinin bir bölümünü ele alarak, (Sultangaliev ve Milli Komünizm adıyla yayınlandı) konuyu açabiliriz...

"Tatarlar bir anlamda, Çariçe ll. Katerina tarafından huzura kavuşturulduktan sonra, Ruslar'ın güney doğu yayılmalarına aktif olarak katkıda bulunmuşlardır. Ticari bakımdan büyük bir gelişme kaydederken, dil ve kültür açısından da kendilerine yakın güney doğu pazarlarında bu avantajlarını kullanarak, ön plana geçmişlerdir...

Tüccar sınıf 18.yy sonunda, en nüfuzlu zümre haline gelmiştir. Buna karşılık tatar aristokrasisi, ll.Katerina'nın reformist yasalarına rağmen, Rus sömürgeciliğinmin hışmına uğradıkları dönemin izlerini silememişlerdir. Tatar asillerinden en dinamikleri de burjuva sınıfına katılarak, ticaret ile iştigal etmeye başlayınca, aristokrasi sosyal bir sınıf olarak, ortadan kalkmanın işaretlerini vermiştir.

1821'da çıkartılan bir kararname ile Tatar köylülerinin ticaret ile iştigal etmeleri de mümkün kılınınca, Tatar tacir sınıfı daha da genişlemiş ve palazlanmıştır.

Tatarlar bir yandan Orta Asya'daki Türk dilli yerleşimleri tamamen etkileri altına alırken, diğer yandan coğrafi yakınlıklarını kullanarak, Avrupa ile de sağlıklı bağlantılar kurmuşlar ve iki arada gerçek bir ticari köprü işlevi görmüşlerdir.

İdil'den (Volga) Orta Asya'ya- Astraghan, Hazar Denizi ve Hiva'dan geçerek, uzanan eski yola ilave olarak, biri Ohrenburg'dan Buhara'ya, diğeri Semipalatinsk'ten Taşkent'e olmak üzere iki yol daha ticarete açılmıştır. Orenburg ve civarındaki Seitovskiposad 18.yy sonlarına doğru, Orta Asya'dan gelen ticaret kervanlarının Tatar kapıları haline gelmiştir. 1792'de, Posad'da yaşayan 2674 Tatar'dan, 1820'sinin ticaret erbabı olması, bu gelişmenin en somut bir göstergesidir.

Tatar tacirler, kimliklerindeki "müslüman" hanesinden de azami ölçüde yararlanmışlardır. Hristiyan ve Yahudi tüccarlara kapalı tutulan Buhara, Hiva ve Kokant gibi Özbek pazarları, Tatarlara açılmıştır.

18.yy sonlarında, Sibirya pazarlarında 2.5 rubleye satın alınan bir ibrik, Kazak steplerinde 50 rublelik bir kürk ile mübadele edilmektedir. Özbek hanlıklarından pamuk, astraghan, halı ve kuru meyve satın alan Tatar tacirler, bu pazarlarda Rus dokumaları, demir eşya şeker ve gazyağı gibi mallar satmışlardır.

19.yy'ın ikinci yarısında, büyük Tatar ticaret firmalarından Hüseyinov Kardeşler Ortaklığı'nun muhasebe kayıtları, kârlılık üzerine de fikir sahibi olmamızı sağlamaktadır. Bu kayıtlara göre, sözkonusu edilen yüzyılın sonlarında Orenburg kentinde satın alınan mallar, çoğu Tatar olan tacirler tarafından, taşınıldıkları Kazak steplerinde 6 ile 8 misli fiata alıcı bulmaktadır.

Böylesine yüksek kârlar, hali ile Tatarları servet sahibi bir toplum haline getirmiştir. Tatarlar'ın ticaret ve ekonomik faaliyetleri, doğuya doğru yayıldıkça, Kazan'ın siyaset ve kültür yönünden ilk sıraya yükselmesi hız kazanmış ve bu durum, Türk dilli gruplar için, 1917 devriminin başlangıç yıllarında net bir biçimde tescil olmuştur.

Kazan ve İdil'i Urallar'daki yeni endüstri bölgelerine bağlayan yolun yapımından sonra, Kazan'da endüstrileşme de önem kazanmıştır. 1812de Tatarlar Kazan'daki 10 sanayii tesisinden 9'una; ayni yüzyılın sonlarına doğru ise tüm tesislerin (bütün Rusya'daki NB) 1/3'te birinden çoğuna sahip duruma gelmişlerdir. Akçurin, Agiçev, Apanev, Burnabaev, Yunusov, Rahmatulin gibi aileler tekstil, sabun ve deri sanayiinin doğu Rusya'daki ilk tröstlerini oluşturmuş, Urallar'da altın madenleri ve keresteciliğe el atmışlardır.

Almatı'da Valeyev adlı bir Tatar, kentin en zengin kişisidir. Moskova'da Tatar milyoner Karamişev, Ruslar'ın doğu pazarları ile ticaretinde en yetkin aracı konumuna gelmiştir. Mançurya'ya, Uzak Doğuya ve Tuva'ya kadar uzanan Tatarlar, Doğu Türkistan (Sincan) vasıtasıyla Çin'e de girmiş, o günlerin en önemli merkezlerinden Çungçak pazarına hakim olmuşlardır.

Sovyet devrimine doğru, ticaret burjuvazisi içinde yoğun bir Rus / Tatar rekabeti yaşanmaktaydı. Özellikle 19.yy'ın son 25 yılı Rus tacirlerin Orta Asya'daki Tatar tekelini kırma çabaları ile geçecektir.

1870 yılında Türkistan'ı tamamen ele geçiren Ruslar, bölgedeki Tatar üstünlüğüne karşı savaş açmışlardır. Colubkov, Rostoulu, Pegulin gibi Rus öncü tüccarlar, Transkafkas demiryolu ile Orenburg- Taşkent demiryolu'nun inşaatı ile tatar aracı kurumlarına ihtiyaç duymaz bir hale gelmişlerdir... Rus firmaları Kazakistan üzerinden Orta Asya'ya girmiş, Rus sermayesi pamuk ticaretine de yatırımlar yapmaya başlamıştır."[1]

İşte tam da bu zamanda, Orta Asya pazarının Rus burjuvaların eline düşme tehlikesinin başgöstermesi üzerine, yukarıda adı geçen tröstlerin en büyüklerinden birine sahip olan Akçurin[2] ailesinden Akçuraoğlu Yusuf, "Üç Tarz-ı Siyaset"i, Türkçülüğün manifestosunu yayınlar! Zenginleşirken, aklına etnik kimliği hiç gelmeyen Tatar burjuvazisi, servetinin elden gitme tehlikesi ile yüzyüze kalınca, kimliğinin en önemli ögesi olarak, etnik kimliğini öne sürmüş ve bütün pazarını "vatan" ilân edip, Turancılığa soyunarak, buraları Rus burjuvazisinden kurtarmak kavgasına girişmiştir... Muhtaç olduğu gücü de Osmanlı'dan temin etmek üzere, bizim de Türk olduğumuzu hatırlamıştır...

Sarayın memurları durumundaki Osmanlı münevveranı ise burjuvalaşmaktan falan haberi olmadığı için ona karşı çıkmıştır...Taa ki Selânik ve Rumeli da elden gidene yani kendi iktidarı tehlikeye düşene kadar... Bürokrasi, burjuvaziye (belki ayni soydan ama bir başka toprağın burjuvazisidir bu) o zaman teslim olmuş, o burjuvazinin pazarını da "vatan" ilan etmiş, Turancılık'a sarılmıştır... Mesele budur...

"Ulusçuluk ile burjuvazi'nin, kapitalizmin bir ilişkisi yoktur" sanan bazı ulusçulara, ithaf edilir...



[1] - H. Kakınç, age s.113-115

[2] - François Georgeon. Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura s.15

banner

Yorumlar

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.