CHP kudretten mi böyleydi sonradan mı oldu?

loading
2 Haziran, Salı
£

8.45

7.53

$

6.73

KÖR GÖZE PARMAK

Doç. Dr. N. BERATLI
nazim.beratli@kibrispostasi.com
Doç. Dr. N. BERATLI
A- A A+

CHP kudretten mi böyleydi sonradan mı oldu?

CHP ve lideri Deniz Baykal'ın son dönemdeki tavırları, Türkiye'de de şaşkınlıkla karşılanıyor ama özellikle son yarım yüzyılı onları sol sanarak geçiren, ve desteğini her koşulda esirgemeyen Kıbrıs Türk solu içindeki şakınlık, dorukta. Ecevit'in ünlü "gitme seni vuracaklar" ihbarlı Taksim mitinginde, kürsünün dibinden onu izleyen birisi olarak, bu konuda birkaç laf söylemek hakkını kendimde görüyorum doğrusu... Bu adamlar hiçbir zaman solcu değillerdi, biz temennilerimizle gerçekleri birbirine karıştırıyorduk, o kadar... Karl Marx'ı argüman almayan bir sosyal demokrasi olabilir miydi?

CHP'yi anlamak için doğal mirasçısı olduğu Genç Osmanlılar, Jöntürkler, İttihat Terakki çizgisinin gelişimini ele almak gerekir.

Burada önemle vurgulanmalıdır ki bugün Türk ulusçuluğunun ağa babaları olarak görülenlerden, ne Genç Osmanlılar'ın ( Şinasi, Namık Kemal, Ali Suavi, Mizancı Murad v.b) ne Jöntürkler'in ve ne de İttihat Terakki yönetimi ve taraftarlarının Balkan Savaşı sonuna kadar, doğrudan Türk ulusçuluğu ile hiçbir biçimde ilişkileri yoktur.[1] Hepsi de "imparatorluğu" kurtarmanın peşindedirler ve hepsi de önceleri Osmanlıcılık, sonra da İslâmcılık'a toz kondurmamaktadır! "Yeni Osmanlılar bir bakıma bürokrasinin üst katmanlarına karşı direnişe geçen memurlar topluluğudur."[2] Sonradan Türkçü olan ünlü Tekin Alp'in de dediği gibi "Selânik ve Rumeli'nin kaybından sonra, Türkler'in yüzü Turan'a çevrildi."[3] İşin hoş tarafı. Tekin Alp de gerçek adı Moiz Kohen olan Yahudi bir Turancı!!!! Bugün Türkiye'de yaşanan, Osmanlı zihniyetinin devamı ile onun çıkmaz sokak olduğunun farkında olarak, Türk Zihniyet dünyasında bir devrim yaratmaya çalışanlar arasındaki çatışmadır. Ben bunu politik olarak, "ulus devletler çağında imparatorluğu korumak peşinde ulusu mahvedenler; şimdi de ulusötesi devletler çağında, ulus devlete saplanarak, hem devleti hem de ulusu yok edeceklerdir" diye tanımlıyorum. Ama kökeni daha da derinlerde, ideoloji öncesinde, zihniyette yatmaktadır. Türkler'in 10.yy'da İran'a inip, Bağdat'a yönelerek, Abbasi halifesine koruyucu "yazılmaları"ndan beri, aslında iki Türk düşünce biçimi vardır:

Bunlardan ilki, resmi görüştür. Tuğrul Bey'den başlayarak, bugünkü "derin devlet"te vücut bulan bu görüşün özelliklerini aşağıda açacağım...

İkinci görüş ise, Kutalmışoğlu Süleyman Bey'den başlayarak, İnönü Meydanı'nda vücut bulan, halkın görüşüdür. Bunu da birgün açarım...

Resmi görüş, biraz sünni müslümanlığın, biraz da yönetenlerin çıkarlarının gereği olarak, sürekli olarak statükonun korunmasına yönelik olmuş, dünyayı ve yaşamı bir takım mutlak ve değişmez doğruların yönlendirdiğini ileri sürmüştür. Özellikle 12.yy'da İmam Gazalî'nin ortaya koyduğu "Felsefe'nin Sefaleti" anlayışı, doğruların akılla ve düşünceyle bulunamayacağını, onların zaten bulunmuş ve Kur'an'a aktarılmış olduğunu, sünni islâmın beynine kazıdığı için, Osmanlı'nın özellikle yükseliş yüzyıllarında göçebe bir beylikten, cihan-şumül bir devlete yükselen Osmanoğulları ve sarayın, dünya, yaşam ve devletle ilgili görüşleri de o zemine oturtularak, Nizam-ı Âlem diye bir anlayışın doğmasına yol açmıştır.[4] Bu anlayışa göre, "Âlem'in" Allah tarafından belirlenmiş bir nizamı vardır. Bu nizam, dünyayı da Osmanoğullarının yönetmesini emretmektedir. Bu nizam Allah emri olduğu için, değişmezdir ve mükemmeldir. (Aslında o zaman, Osmanlı yönetimi de mükemmeldi ve bu bakımdan sözkonusu tez, vücut bulabilmekteydi) Bu mükemmel düzenin, ne düzeltilmeye, ne de ilerletilmeye ihtiyacı da yoktur.Zaten Allah'ın emrinden daha iyisini bildiğini iddia eden de zındıktır!

Bu anlayış, en azından Fatih'in İstanbul'u fethinden Pasarofça Anlaşması'na kadar (1715) etkin ve egemen olarak yaşadı ve yaşatıldı. Bunun bir sonucu olarak, Osmanlı yaşam biçiminde, düşünüre yer olmadı! Her yeni düşünce, Allah'ın emri olan nizam-ı alemi zedeleyip; allahın kurduğu yeryüzü düzenini bozarak, felâkete yol açacağı korkusu ile yok edildi. Piri Reis, bunun için idam edildi sekseninde, eğer yaşadığı doğru ise Hezarfen Ahmet Çelebi ile Lâgari bunun için öldürüldüler. Uçmak! İnsanın uçması, Nizam-ı Âlemi tehdit ediyordu, allah insanların uçmasını isteseydi, onlara kanat takardı!

Osmanlı düzeni içerisinde bu zihniyetin temsilcileri elbette ki "Askerî" sınıfıydı! Askerî, Osmanlı'da salt elinde kılıç tutanları ifade etmez! Bürokrasi ve ulemâ da buna dahildir. Ne var ki bu zihniyetin temsilcileri onlarsa, bekçileri de Kapıkulları'dır. Yâni, Yeniçeriler ile Enderun mensupları!

Türk yenileşme tarihini dikkatle inceleyenler, 1595'te kendini ilk defa hissettiren, 1715'te ilk defa konuşulan ve 1730'da artık eyleme dökülerek, 1839 Tanzimat, 1856 Islahat Fermanları duraklarından geçerek; l.Meşrutiyet ve 1908 ll. Meşrutiyet ara konaklarında soluklanarak, İttihat ve Terakki'de vücut bularak, 1922'de doruğa varan mücadelenin, aslında zımnen bu iki kafa yapısı, yani halkın talepleri ile devlete el koymuş kapıkullarının çıkarları arasında geçtiğini inkâr edemezler. Ne var ki batıda genellikle alttan gelen devrim; bizde üstten yâni saraydan gelmiştir! Burası, çok önemlidir!

Her yerde devrim bir kopuş ve yeniden şekilleniş olduğu halde; bizdeki "ıslahat" amacına yöneliktir ve onu yapacağı var sayılanlar, yönetimin adamları olan asker/sivil bürokrasi olup, devlet tarafından eğitilmektedirler. "Genç Osmanlılar, bir bakıma bürokrasinin üst katmanlarına karşı direnişe geçmiş memurlar topluluğudur"[5]. Dolayısıyla, farklı bir ideoloji edinseler bile farklı bir zihniyete sahip olmaları, ancak kendilerini de aşabilmeleri ile mümkündür

Bu özel yapı, Osmanlı'da devrimin kopmayı değil; yapıyı tamir etmeyi hedeflemesini sağlamıştır zira öncüsü yapının bizzat sahibi olan saraydır." Tanzimat Fransız İhtilali'nden atkilenmemiş, tam tersine ona karşı bir düşünce olarak geliştirilmeye çalışılmış bir düşüncedir!"[6] İşte bundan dolayı, kopuş olmadığı için, zihniyet de değişmemiş ve dünya ulus devletler çağına girerken, Osmanlı "anasırı" kendi ulus devletinin peşine düşerken, saray ve Osmanlı devriminin sözcüleri, tarihe ve zamana karşıt bir hedefin, "İmparatorluk'un kollanıp geliştirilmesinin" kavgasını verir olmuşlardır. Ne kadar bir süre? 1800'den 1922'ye kadar... Nereye kadar? Hristiyan anasır ayrılıp, Anadolu'yu da işgal edene ve önce Arnavutlar, sonra da Araplar yani müslüman anasır DA isyan edip, onu silahla kovalayana, Kürtler de bunun hazırlığına başlayana kadar! Yani, Osmanlı "ilericileri" dünyanın ve tarihin dayattığı "ulus devlet"in gerekliliğini anlamamışlar; zaten yenilip, yapacak başka birşey kalmayana kadar ona direnmişlerdir. Türk düşünce dünyasına değil ama Türk siyaset dünyasına Türk Ulusçuluğu'nu armağan edenler, Balkanlar'da Balkan ulusçulukları ile savaşırken onlardan etkilenen Osmanlı subaylarıdır. "Bu yönden Türk milliyetçiliği, Balkanlar tecrübesine veya Osmanlıcılığın Balkanlarda gördüğü 'ihanet'e tepkidir."[7] Ve sıcak temas içinde, bire bir etkilenmenin sonucudur.

Ünlü Hürriyet kahramanı Resneli Niyazi Bey, anılarında "Bulgarlar'la çarpışırken, onları acıdığını, 'kavmiyetlerine' ve hürriyetlerine sahip çıkma gayretlerini, takdir ettiğini" yazar. Öteki "kahraman" Enver Paşa anılarında, amcası Halil Bey (Paşa) ile Anadolu'da da benzer çeteler kurmayı konuştuklarından söz eder. İttihat Terakki'nin ünlü serdengeçtilerinden Fuat Balkan, anılarında Balkan çeteciliğinin, soygunculuk olmadığını, "vatanseverliğin en müfridane şekli" olduğunu ileri sürer.[8] Kâzım Karabekir, anılarında Balkan komitacılığının, "Türkler hariç, her ırkın arkasında Avrupa ile uyum sağlamaya çalışan bir devlet kurmaya" yönelik olduğunu, belirtir.[9] Zaten İttihat Terakki de kurulurken kendine örnek örgüt olarak, Etniki Etheria'yı seçmiştir![10] Bire bir etkileşim, bu kadar açık ve ortadadır.

Balkan Bozgunu ve Selânik'in elden gitmesinden sonra, önce ulusçu olunmuş, Ziya Gökalp ile istim arkadan gelmiş; Rusya'da Türkçülüğü çok daha eskiden ve çok daha tutarlı bir biçimde ortaya koyan, Yusuf Akçura ile de hiçbir zaman uyum sağlanamamıştır.[11] Tanıl Bora, bu ulusçuluğun, "sadece yenilmiş değil, eylemci pratikçi" bir asker kadro tarafından ileri sürülmesinin ve Rusya Türkleri gibi bir vasıflı entelijensiyadan yoksun olmasının, "tarihsel ve düşünsel yönden silikleşmesine" neden olduğunu ileri sürer.[12] Halil ve Talât paşalar gibi bu ulusçuluğun oluşmasına en üst düzeyde ve en ileri boyutta katkıda bulunan İttihat Terakki önderlerinin anılarını okuyanlar, hiçbir düşünsel birikim örneği göremeyerek, Bora'nın yargısına katılmakta duraksamazlar.[13] Bu kadro içinde, ulusçuluk fikriyatı ile ilgilenen tek örnek, Mustafa Kemal'dir! Onun da J.J. Rousseu'da durduğu, işin elifbasında beklediği görülür.[14] Bu kadarı bile, Talât Paşa tarafından, "bizim deli" diye nitelenmesine neden olmuştur, kendisinin anlattığına göre![15]

Burada, Mustafa Kemal'in bütün hepsinden ayrı olduğunu söyleyeceğim. O "ulus devlet" fikrini, daha orta okulda iken savunan, daha o yaşta "kendini" ve devletin paradigmasını aşmış ve bunun için de ATATÜRK adını, anasının ak sütü gibi hakketmiştir. Doğruyu görmek için yenilmeyi ve şartlara boyun eğmeyi beklemeyen tek Osmanlı belki de odur! Daha güçlü iken doğruyu saptamış, telâffuz etmiş ve savunarak dışlanmayı da göze almıştır. Daha 1903'te Selânik'te iken tuttuğu ve sonradan yayınlanmış bulunan not defterinde, mevcut sorunların çözümünün bir "ulus devlet" kurmakla elde edilebileceğini, kendi el yazısı ile kaydetmekteydi.[16] Ne var ki, Mustafa Kemal, yönetici kadro ihtiyacını ister istemez, Osmanlı kadrolarından devşirmiştir. O kadroları, Kurtuluş Savaşı'nın sonuna kadar "Padişah'ı ve payitahtı gâvur çizmesinden kurtarmak" hedefi ile oyalamadığını, hiç kimse söyleyemez! Nitekim, padişaha isyan edip, İstanbul'a dönmeyi reddederek askerlikten istifa ederken, saraya gönderdiği istifa dilekçesi şöyle sona ermektedir.

"...Makam-ı saltanat ve hilafetin ve milleti necibelerinin hayatımın son noktasına kadar daima haris sadık bir ferdi gibi kalacağımı kemali ubudiyetle arz ve temin eylerim... Sıhhat ve âfiyet-i cenab-ı malikâneye dua ve her türlü âfattan masun buyurulmalarını Cenab-ı Kibriyadan niyaz eylediğim muhat-ı ilm-i âli buyuruldukta, ferman."[17]

Ve ötekilerin de bir "ulus devlet" kurmak üzere savaştıklarını, asıl amaçlarının padişahı kurtarmak olmadığını, hiç kimse ileri süremez.

29 Ekim, 1923 günü, hâlâ Osmanlı İmparatorluğu hayalleri, etkindir.Kâzım Karabekir, anılarında Mustafa Kemal'in kaleme aldığı anayasa değişikliği önergesinde, "yok olan ve tarihe gömülen Al-i Osman hanedanı" ibaresini gören Başbakan Rauf Orbay'ın, "Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz?" diye bağırmaya başladığını ve kendisinin de İsmet İnönü'yü alarak, Kemal Atatürk'e çıkıp, bunu değiştirttiğini yazar![18] Hilafetin ayrılması ve korunarak bir Osmanoğlu'nun halife olarak tayin edilmesi, böyle olmuş! Cumhuriyet'in ilanından sonra, 10 Kasım 1923 sabahı gemi ile İstanbul'a gelen Kâzım Karabekir Paşa, Refet Bele ve Rauf Orbay yanında iken, kendisine cumhuriyet hakkında ne düşündüğünü soran basın mensuplarına, şu demeci vermiştir:

" Rauf Bey ve Refet Paşa'dan öğrendiğime (göre,) Cumhuriyet adı altında şahsi saltanat kurulmuş olduğu ve halk ve matbuanın da kurtuldukları bir istibdaddan diğer bir yenisine düştüklerinden feryat ettikleridir.... Mustafa Kemal Paşa mefküresi olan hilafet ve saltanat makamına geçmesini arkadaşlarının önlediğini görünce, eski arkadaşlarını cumhuriyet aleyhtarı ve padişah taraftarı göster(mektedir)..."[19] Karabekir'in Mustafa Kemal'in "mefküresi" konusunda yanıldığını biraz sonra kendi sözleri ile ortaya koyacağız ama bu sözleri söylerken yanıbaşında duran Rauf Orbay ve Refet Bele'nin "mefküresi", meşkuktur!

" ...Rauf Orbay şöyle dedi: ' Sultanlığa, vicdanımla ve duygularımla bağlıyım... Zat-ı şahanelerine sadakatle yükümlüyüm. Halifeye olan bağlılığım, yetişme tarzımın bir gereğidir... Bu makamı ortadan kaldırmak ve farklı nitelikte bir varlığı onun yerine geçirmek, başarısızlığa ve felâkete yol açacaktır. Böyle birşey, asla kabul edilemez!'... Refet Bele de Rauf'la ayni fikirdeydi ve şunu ekliyordu: ' Sultanlık ve halifelik'ten başka hiçbir hükümet biçimi, söz konusu olamaz!"[20]

Halifeliğin ilgası, hâlâ karşı çıkılan bir husustur! Hem de hacı hoca takımı arasında değil; Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Sakallı Nurettin Paşa, Deli Halit Paşa gibi savaşın kahramanı askerler arasında... Nitekim, Kâzım Karabekir 11 Kasım 1924 günkü Tanin gazetesinde bir makale yayınlayarak, hilafetin kaldırılmasına da karşı çıkmış ve " ..Hilafet hissini kalbinde duyan her Türk, makam-ı hilafete dört elle sarılmalıdır" diyerek, bir anlamda halkı Mustafa Kemal'e karşı direnişe de çağırmıştır.[21] Paşanın Kur'anın Türkçeye çevrilmesine de muhalif olduğunu ve Mustafa Kemal'e gidip, "bu işleri erbabına bırakınız, siz dine karışmayınız" dediğini de kendi ağzından öğreniyoruz![22]

1595'ten beri kendisine karşı savaş verilen "Nizam-ı Âlem" zihniyeti, hâlâ etkindir zira onu ortadan kaldıracağı beklenen kadrolar, aslında onun bekçileridirler. Bir tanesi hariç:

Gazi Mustafa Kemal!

Yukarıda anılan kadro, ve İttihat Terakki'nin Enver/Talât takımı, "ulus devlet"i benimsememiştir. "Ulus devlet" onlara, dayatılmıştır! Mustafa Kemal tarafından! Onlar da buna karşı direnmişlerdir, sonuna kadar... Taa ki 1926 İzmir Suikasti girişiminde pusuya düşürülüp, asılana ya da ipten dönene kadar! Burada hemen, Mustafa Kemal hareketinin ikinci adamına geçmek lâzım:

İsmet Paşa'ya! O bu hareketi anlamış mıdır? Bence, hayır! Anlasa idi İzmir Suikasti Davası esnasında başbakan olduğu halde Mustafa Kemal ile ters düşüp, İstiklal Mahkemesinin elinden kendisini onun almasına, neden olmazdı! Bu bir yana, Kâzım Karabekir, yeni kurulacak hükümet şekli tartışılırken, bir ara ortaya padişahlığın korunup, en küçük şehzadenin padişah ilân edilmesi; Mustafa Kemal'in de Padişah Naibi ve Diktatör ilân edilmesi formülünün atıldığını, kendisinin de gidip bu öneriyi ona bizzat yaptığını, Kemal Paşa'nınsa:

" Naipliği İsmet, diktatörlüğü de Fevzi Paşa bana söyledi... Naipliğin hilafet ve saltanat makamına çıkmak için bir basamak olacağını... milletimizin bir vasiye ihtiyacının olmadığını izahla bu gibi geri fikirlere ordu komutanları sıfatıyla arka çıkmamamız luzumunu ileri sürdüm" diyerek, kendisini reddettiğini anlatır![23]

Yani Mustafa Kemal'in kadrosu, gidip kendisine padişah olmasını önermişler ve o "bu gibi geri fikirler" diyerek; onları paylayarak, reddetmiş! Önerenler Fevzi Çakmak, İsmet İnönü ve Kâzım Karabekir! Bunu Karabekir Paşa'nın anılarından öğreniyoruz... Kabul etse, hangi güç engelleyecek?

Bu noktada, önce Karabekir'in yukarıda aktardığımız cumhuriyetin ilânı üzerine verdiği demeçte, Mustafa Kemal'in padişah ve halife olamadığı için bu makamları ilga ettiğine dair iddiası boşlukta kaldığı gibi, başından beri ciddi ciddi ulusçu olup, ulus devlet kurmaya kalkan Kemal Paşa'nın kendi kadrosunun da buna inanmadığını ve onun yalnız olduğunu anlayabiliyoruz!

Böylece, 1926'da ülkede siyasi bir devrim olmakla beraber, zihniyet açısından ayni şeyin söylenemeyeceğini, gördük! Mustafa Kemal'in ölümünden sonra, İnönü bu kadroyu Karabekir'i, Cebesoy'u yeniden etrafına alarak, aslında o zihniyete teslim olmuş ve devamını sağlamıştır.

" Sanki parti bir seçimle, hattâ ihtilâl veya hükümet darbesi ile iktidardan uzaklaşmış, yerini büsbütün başka prensiplere bağlı bir başka parti almıştı... Atatürk hayatta iken sahneden çekilmiş birçok kimseler yine meydana çıkıyorlar, mevkie ikbale kavuşuyorlardı... "[24]

"Benim de bulunduğum bir toplantıda, Memduh Şevket Bey (Genel Başkanı İnönü olan CHP'nin Genel Sekreteri NB) şöyle diyordu:

' Garp medeniyetini müesseseleri ile birlikte tamamen reddetmeli-yiz.! Sonra biz o medeniyeti yeniden kurmalıyız. Mikroplara karşı seromlar, aşılar bulunmadan önce de insanlar yaşıyorlardı. Garp medeniyetinin eseri olan bugünkü seromların, aşıların yerine yenileri bulununcaya kadar, bunlardan vazgeçmeliyiz!"[25]

Şimdi bir adım daha ileriye gidiyor ve yine hiç komplekse kapılmaya gerek olmadığını hatırlatarak, bir soru soruyorum:

Osmanlı bürokrasisi, suret değiştirerek varlığını cumhuriyette de sürdürmüyor mu? Prof. Sina Akşin, cumhuriyeti "3.meşrutiyet" diye adlandırır... Mülkiye'nin Enderun'un; Hariciye'nin de Tercüme Odası'nın devamı olmadığını söyleyebilecek babayiğit, var mı?

İdeoloji değişti ama mentalite ayni kaldı! Bir zihniyet devrimi için, saraydan yetişmiş ve kendisini saltanatın bekçisi olarak görerek, zorla ulus devlet dayatmasını çaresiz kabullenen bu kadronun da etkisizleştirilmesi gerekiyordu ama Çanakkale bütün aydın kadroları yuttuğundan, Mustafa Kemal'in de o seçeneği yoktu! Bu defa da, Osmanlı bürokrasisinin mirası cumhuriyet bürokrasisinin zihninde, Nizam-ı Alem'in ortasına, ulus devlet oturtuldu... CHP, işte o bürokrasinin kurduğu partidir. Bu defa da bu tarih boyunca Osmanlı bürokrasisini, cumhuriyetten sonra da TC bürokrasisini oluşturan kesimlere mensup insanların, 70 yıl önce karşı çıkıp Mustafa Kemal karşısında can verdikleri "ulus devlet"i; "nizam-ı âlem" ilân etmiş, onun kurulduğu günkü yapısından en ufak bir taviz verildiği takdirde, dünyanın sonunun geleceğini iddia ettiklerini! Osmanlı'da da, cumhuriyette de düzenin bekçisi olmanın avantajlarını yaşayan bu çevreler, aslında kendi statülerini savunuyorlar bana kalırsa!

Ve İdris Küçükömer'e bakarsak, ona sol bir tandans vehmetmek, yalnız şimdi değil, taa başından beri Türk Solu'nun kendi aymazlığıdır. Halka rağmen, halk için politika yaptığını iddia eden; hiçbir seçim kazanamamış, başlıca dayanak noktası devletin asker bürokrasisi olan bir organizasyonu, sosyal demokrat diye nitelemek, ancak Türk Solu'nun düşebileceği bir gaflet olurdu...

Tarihsel olarak gerekliliği de ortadan kalkmış bu İttihatçı gelenek doğru tahlil edilmelidir. 1950'lerde ulaşım ağını kuran Menderes'e, 1960'ların sonunda, enerji sorununu çözmeye çalışan, %10larda bir büyüme hızı tutturan Demirel'e, 1980'lerde %7 büyüme hızı ile Türkiye'ye kapitalizmi getirmeye uğraşan Özal'a; şimdi de Türkiye'yi dünyaya entegre etmeye çalışan Erdoğan'a karşı çıkan hep bunlar oldular. Halkın anlamadığı uydurma bir dille konuşan, kendi halkını anlamak yerine hakir görmeye çalışan, devleti halka tercih eden, 1940'lardan beri her ilerlemeye karşı çıkan bir "ilerici" parti, şimdi bizim nasırımıza basınca gözümüzün açılmasına neden oldu...

İdeolojisi traumalardan muzdarip; zihniyeti Osmanlı'dan kalma bir "ilerici" parti! Sevsinler...


--------------------------------------------------------------------------------

[1] - N. Berkes, Türkiye'de Çağdaşlaşma s.438

[2] - İ. Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı s.270

[3] - Berkes, age s. 419

[4] - Niyazi Berkes, age

[5] İ.Ortaylı age s. 270

[6] age

[7] - Tanıl Bora, Milliyetçiliğin Kara Baharı s.252

[8] - age s.254

[9] - Kâzım Karabekir, İttihat ve Terakki Cemiyeti s. 69 Emre Yayınları, İstanbul: 1993

[10] - İbrahim Temo, İttihat ve Terakki Anıları, s.15, Arba Yayınları, İstanbul: 1987

[11] - Ağaoğlu, Samet. Babamın Arkadaşları. İletişim Yayınları, İstanbul: 1998

[12] - age s. 253

[13] - Bkz. Taylan Sorgun,Halil Paşa - Bitmeyen Savaş. Kamer Yayınları ,İstanbul:1997 / Kabacalı, Alpay . Talat Paşa'nın Anıları , İletişim

Yayınları : İstanbul ,1994.

[14] . Atatürk'ün TBMM Açık ve Gizli Oturumlarındaki Konuşmaları s. 690. Kültür Bakanlığı Atatürk Dizisi, Ankara:1992

Sadi Borak, Atatürkün Resmi Yayınlara Girmemiş, Söylev, Demeş, Yazışma ve Söyleşileri s.148-148/183 Kaynak Yayınları, İstanbul:1997

[15] - Sadi Borak age s.24

[16] - Ali Mithat İnan, Atatürk'ün Not Defterleri, s.72 Gündoğan Yayınları, Ankara:1998

[17] - Halid Refik, Minel Bab İlel Mihrab s.192-193

[18] - Kâzım Karabekir Anlatıyor, yayına hazırlayan Uğur Mumcu s.56-57 Tay Yayınları, İstanbul:1990

[19] - U Mumcu, age s.113

[20] Faroz Ahmad, Modern Türkiye'nin Oluşumu s.85 Sarmal Yayınevi, İstanbul: 1995

[21] - U. Mumcu, age s.117

[22] - age s.93

[23] - age s. 51

[24] - Samet Ağaoğlu, age s. 135

[25] - age s. 136

banner

Yorumlar

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.