Dün değil dünya

loading
4 Haziran, Perşembe
£

8.47

7.57

$

6.75

KÖR GÖZE PARMAK

Doç. Dr. N. BERATLI
nazim.beratli@kibrispostasi.com
Doç. Dr. N. BERATLI
A- A A+

Dün değil dünya

Nerde okuduğumu şimdi sorsanız, söyleyemem ama Makarios bir yerlerde, niçin ENOSİS'çi olduğu sorusuna yanıt verirken, "çünkü, başka örneklerini görene kadar, Kıbrıs kadar küçük bir devletin, bağımsız olarak yaşayabileceğine inanmıyordum" der…

Kıbrıs tarihi yazmaya kalkanlarımızın nerdeyse tümü, adadaki Türk Ulusçuluğu tezinin, aslında bir antitez olduğunu bilir bilmesine ama, sanırım bunu en iyi bir şekilde ortaya koyan, Niyazi Kızılyürek'tir. Ne de olsa o bilim insanı, biz ise politikacı v.s. Hakikaten de adada Helen ulusçuluğu, 18.yy sonlarında uç verir, 19.yy ortalarından itibaren önce başat ideoloji olur, sonra da Kıbrıslı Helen zihniyetinin her gözeneğine nüfuz eder. Ne var ki klâsik ulusçuluğun gereği olarak, kendi ulus devletini savunacağına, kendinin ait olduğu varsayılan ulusun; devletine katılmayı; ulus devlete o yoldan ulaşmayı, hedefler! Nedeni, yukarıda Makarios'un sözlerinde gizli: "Bu kadar küçük bir ülkenin, bağımsız bir devlet olarak yaşayabileceğine, inanmıyordum! Ta ki başka örneklerini göreyim!"

Kıbrıs'ta Türk Ulusçuluğu fikrinin uç vermesi ise, 19.yy sonlarıdır. Başat bir ideoloji haline gelmesi ise, 1930'lar! Bu bakımdan anti tezdir! Çünkü Helen Ulusalcılığı'nın, Girit macerasını gördükten sonra, yok olma korkusu ile oluşmuştur. Kıbrıslı Türk ulusçularının, devlet projesi de hem Helen korkusu ile yok olacağı öngörüsünden, hem de ortaya çıktığı yıllardaki dünyanın devlet konseptinden dolayı, Makarios'la kısmen ayni gerekçeye, "bu kadar küçük bir topluluk" gerekçesine dayandırılarak, mensup olduğu ulusun devletine bağlanma mücadelesi ile, uzun yıllar geçirmiştir.

Kıbrıslı Türkler, Kıbrıslı Rumlar'dan da küçük bir halk olarak, hatta 1974'e kadar, kendine ait homojen bir toprağa sahip olamamanın da etkisi ile, 1878 ile 1974 arasını, yok olma korkusu ile yaşadılar. Fiziksel olarak, kültürel olarak v.b. Bu korku dolayısıyla, önceleri İngiliz sömürge yönetimi ile iyi geçinme politikası; 1960'a doğru yerini Türkiye'ye dayanmaya bıraktı. Korku devam ediyordu. Klâsik ulusçuluk'un toplumun başat ideolojisi olmasından, sadece otuz yıl sonra, buradaki yüz bin dolayında insanın, dünya halkları ailesinin eşit bir üyesi olmayı talep etmesi, hayal bile edilemezdi, çünkü o düşünceye göre, her ulusun kendi devleti olurdu! Ve biz Türk'tük, farklı bir ulus değildik ve Türkiye elini çekerse, yok olurduk! Ve evet, gerçekten de böyleydi…

Bu düşünce yapısının ve korkunun sonucu, acaip bir kendine güvensizlikti!

Çocukluğumda, en makbul insanlarımızın, örnekleri bütün eski sömürgelerde görünün sömürge aydınları olduğunu, hatırlarım! Türkçe'den iyi İngilizce bilmekle öğünen! Çok kısa cumhuriyet dönemi, kendi aydınlarını yetiştirecek zamanı, bulamadı. Özgün düşüncesini de tabii… Çünkü, devlet dediğiniz şey, bir ulusa ait olurdu! Burada bir ulus yoktu ki, bir devlet olsun! Her iki tarafın ulusçuları da böyle düşündüğünden ve haklarını yemeyelim; o günün dünyasında haksız da olmadıklarından dolayı, Kıbrıs'ta bir "cumhuriyet aydını tipi" oluşmadı! Birkaç endemik örnek de ya katledildi, veya adayı terk etmek zorunda kaldı! Her iki tarafta da… Derken, 1963 olayları, bizim içimizde, Bayraktarlık düzenini kurdu… Korku dağları bekliyordu ama bir yandan da olayların başında kampından çıkıp da iki halkın arasına giren, İngiliz birliklerine duyulan güven, bütünüyle Türkiye'ye yöneldi artık… Ama "devlet" dendiğinde, ortada o korku ve müthiş bir kendine güvensizlikle, anormal bir kararsızlık vardı! Ne Rumlarla bir anlaşma yapılabiliyor, ne Türkiye'ye bağlanma söz konusu olabiliyordu. Bağımsız olmaksa o günlerde hayal bile edilemeyecek bir uçuk iddia olabilirdi ki, "bu kadar küçük bir halkın bağımsız devletinin yaşayabileceğine, inanamıyorduk"! O düzen, kendi aydınlarını ve düşünce biçimini de oluşturdu, 63-74 arasında… O kadro, öldürücü Rum ve yok olma korkusu, düşüncesi, güvensizliği, kendi kendini küçümsemesi ile elan hayatta yaşıyor ve konuşuyor da…

Beri yandan, Kıbrıslı Helenler de daha ahım şahım bir halde değillerdi! 1968'den sonra, Makarios artık "daha küçük örnekleri" de gördükten ve devleti kendine terk edip kaçtığımız için 64 anayasasını yaptıktan sonra, bir yandan "bağımsızlık" düşüncesine yaklaşıyordu ama öte yandan da geçmişten gelen ilişkilerin bağları, onları da kendine güvenen bağımsız bir devlete sahip olma hevesinden alıkoyuyordu. AKEL'in programına ENOSİS yazmasının o tarihlerde olması, boşuna değil… Helen Ulusçuluğu'nun tavan yaptığı 1974, onların akıllarını başlarına getirir gibi oldu ama, asıl AB girip, Yunanistan ile eşit bir devlet haline gelince, anladılar veya bilince çıkardılar ki, "Kıbrıs'ta bağımsız bir devlet, artık yaşayabilir, çünkü, dünya artık başka bir dünya oldu!" Olmuyorsa, bizim yüzümüzden olmuyor…

Bizim tarafa gelince, 1974'ten itibaren, uluslar arası hukukun dışında ve üstünde, bir düzen kurduk. Mesele, göç edip de can güvenliği yüzünde bir araya toplanma değildi. İnsan haklarının birinin, ötekinin yerine veya ötekine karşı kullanılamayacağını görmezden gelip, "güvenlik hakkımız" var diye, herkesin "mülkiyet hakkı"nı ihlal edebileceğimizi, dünyanın da bunu sineye çekebileceğini sandık, örneğin… Korku da devam ediyordu! Bu defa, artık Rumlar Kıbrıs Devleti'nin de sahibi haline gelmiş, biz hepten bir kenarda küçük bir halk olarak, 1963'ten beri, üretmeden Türkiye'nin ianeleri ile yaşıyor ve gün gele Türkiye bizden elini çekerse, yok edileceğimiz, paranoya düzeyine varan bir korku yüreğimize işliyordu. Dünya bize düşmandı, nedense? Hap gibi yutacaktı bizi… Otuz sene önce Makarios'un söyledikleri, "bu kadar küçük bir halkın bağımsız olarak yaşayamayacağı" korkusu, dağları bekliyordu! İster, Kıbrıs Devleti içinde, istese doğrudan bağımsız olarak! "Bizi kim dinler?"di… Ne var ki Türkiye'ye bağlanmamız da söz konusu değildi, hiç olmadıydı… Onun için, zamana oynayıp, konjonktürün uygun olacağı gün beklenmeliydi ki, Türkiye'ye bağlanılsın! Başka çare mi vardı? Bu söylemi bu son seçim kampanyasında, bol bol bulursunuz gene…

Beri yandan, 1974 sonrasında, bizim tarafta yeni bir düşünce biçimi boy verdi, ağır ağır… İlk gençliklerini elde silah dağlarda geçiren dönemin gençleri, sol düşüncelerin etkisine girdiler. Ve Kıbrıs Sorunu denen belâ ile yaşamanın kader olamayacağını, hafiften terennüm etmeye başladılar. Önceleri, ve hatta uzunca bir süre, o eski korku imparatorluğunun mensupları, 1963 ile 74 arasını yaşamaya devam edenler, bu yeni söylemden çok korktular. Bazıları halâ da korkmaya devam ediyor. "Rumcu" idi bu gençler, "anavatan düşmanı" idiler, "yok olmamıza neden olacaklar"dı… Allah korusundu… Rum komşularımız da bu ateşe benzin dökmekten, hiç hali kalmadılar, sağ olsunlar… Oysa söylenen neydi? Bugünün dünyasında, artık, her halk gibi biz de dünya halklar ailesinin bir üyesi olmalıydık ve olabilirdik…

Annan Planı, aslında halkımızın zihniyetinde bir milat etkisi olarak ele alınmalıdır. Artık orta yaşa gelen o kadro, yetkili yerlere geldi. Ne "Rumcu", ne "anavatan düşmanı" ne de "yok olmamıza aldırmayan" adamlar olmadıkları, ortaya çıktı… Referandum'da "evet" demekten başlayıp, Doğrudan Ticaret Tüzüğü ve Mal Tazmin Komisyonu ile gelişen süreci, başından sona ele alarak düşünürsek, gelinen noktanın neresi olduğunu, daha iyi görebiliriz. Bu arada, Avrupa'nın ciddi siyasetçileri, Claudia Roth'lar, Schröder'lerin Kuzey Kıbrıs seyahatleri, İslam Konferansı'nın "Kıbrıslı Türkler'in Devleti'ni tanıması ve son günlerin gelişen olayları. Doğrudan Ticaret Tüzüğü'nün, AB müktesebetı haline gelecek olması, Mal Tazmin Yasası'nın, ayni hale gelmeye doğru doludizgin gidişi, ABD Dışişleri Bakanı'nın, Talât'ı davet etmesi, Talât'ın AB Dönem Başkanları ile görüşmesi, konferanslar v.s… En son da Talât ile Hristofyas'ın ortak açıklamaları… Bütün bunlar neyi gösteriyor? Kuralına uygun davranmayı becerirseniz, ne kadar küçük bir halk olursanız olun, bugünün dünyasında, eşitliğinizi kimse yadsıyamaz! Korsanlık ederseniz kimsenin size böyle bir hak vermeyeceği gibi… Otuz sene niçin vermediyse…

Şimdi soru:

Talât'la dünya okyanusuna yelken mi açacağız? Yoksa daha 1963-74 arasının korkularını yaşayan, dünyayı ne o zaman ne de şimdi anlayamamış sayın Eroğlu ile o okyanusta, korkularımızı bir ceviz kabuğu kılıp, onun içine binerek, hangi dalganın, bizi ne zaman yutacağını mı bekleyeceğiz?

Bu halk, az badire atlatmadı… Ve her halk kadar da akildir… Aklımızı başımıza alalım demeyeceğim… Zaten başımızda…

banner

Yorumlar

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.