Biz Tatlı yer tatlı konuşurduk

loading
1 Haziran, Pazartesi
£

8.44

7.59

$

6.81

KÖR GÖZE PARMAK

Doç. Dr. N. BERATLI
nazim.beratli@kibrispostasi.com
Doç. Dr. N. BERATLI
A- A A+

Biz Tatlı yer tatlı konuşurduk

Hastalarımdan biri, bana çok eski bir Lefkeli'den bir mesaj getirdi. Konak Eczanesi sahibi, Salih Bey'den… Sonradan "olma" Lefkeliler belki de onu unuttu, Hiybeti hanım'ın oğludur. Soy sop, kök bir Lefkeli, Lefkoşa'da yaşıyor. Salih Bey, bir kitabımdan bir tatlı tarifini mutlaka istiyormuş. Selâmlarımla… Umarım bu yazıdır sözünü ettiği…

BİZ TATLI YER TATLI KONUŞURDUK

Ben çocukken, Lefke'de iki adet "tatlıcı" dükkânı vardı. Bunlardan ilkinin sahibi, babamın Veysi Dayı'sının evinde otururdu. Yâni, nenemin yanıbaşında... Şimdi "Veysi Dayın da kim ola?" diyeceksiniz... Elbette, bilemezsiniz. Benim bildiğim de çok erken yaşlarda öldüğü ve eşini kaybettikten sonra, genablamın çok güzel olan kızı Nevin Hala ile Mağusa'ya yerleştiği. Kaleye gittikçe, bazan ziyaretlerine giderim. Nevin Hala'nın tabii... Genabla öleli, yıllar oluyor...

Ne diyorduk? Evet... Tatlıcılar... Bunlardan ilki, ninemin dipkomşusu, "Kengalli" idi... Adı Ali, lâkabı da "Ken - Ken" olup, ikisi birlikte, böyle "tesmiye edilirdi" , eski deyimle: Kengalli!

Kengalli'nin, "Bahiranım", diye bir eşi vardı. Kafasında sürekli bir çatkı ile dolaşır, dudağından da Lucky Dream sigarasını hiç düşürmezdi. Yıllar süren bu tiryakilikden dolayı, sesi çatallı çıkardı ama o şişe dibi gibi gözlüklerinin ardından dünyayı seyran eylerken, olabildiğince az konuşurdu. Kolları dirsek üstüne kadar sıvalı, bir babayiğit kadındı ki, yumrukları her dem belinde... Kengalli'nin bir de kızı vardı: Zekiye Teyze... Şimdiki aklımla düşündüğümde, oldukça güzel olduğunu anımsıyorum. Sebebinden haberim yok ama Zekiye Teyze, eşinden ayrılmış, duldu... O yıllarda, bu olağan birşey değildi. Daha doğrusu, seyrek görülürdü... Oğlu Turgay, bizim ilkokulun, önemli atleti idi, "90 yarda" koşardı... Devir, İngiliz Devri; metre nerede? Bir de kızı vardı ama adını şimdi anımsayamıyorum... Gül müydü, ne?!

Ken - Ken'in dükkânı, Halil Uskuri'nin tam karşısında, şimdi Şeker Mustafa'nın öte beri sattığı yerdeydi. Pırıl pırıl bir yerdi... Kapının üstünde brandadan bir tente, müşterileri yaz güneşinden korurdu, öğleden sonraları... Caddeye bakan kapıdaki cam, boydan boya jaluzzi ile içeriyi sokaktan ayırır, tepede ağır ağır dönerken, ahenkli bir ses çıkaran bir vantilatör de kaba bir gölge halini almış dükkânı, iyice serin bir hale getirirdi. Önceleri, kenarda bir buzluk dururdu, üzerinde Coca Cola logosu ile... Buz dolabı değil ha!... Buzluk, buzluk.. Şimdi siz bunu da bilmiyorsunuz, ya da unuttunuz değil mi? İç yüzü teneke, dışı ahşap... Teneke ile ahşap arasında, keçe bulunur. Dibinde, kurşundan ızgara şeklinde su boruları olur ki önden bir musluğa, arkadan da çeşmeye bağlanır. Bu özel dolabın, üstten ayni biçimde izolasyonu sağlanmış bir kapağı olur. İçine buz kalıpları doldurulup, kola v.s gibi içeceklerin soğuk kalması sağlanır; önündeki musluğundan da soğuk su içilir... Sonradan, Kengalli bir buz dolabı alıp, buzluğu kaldırıp attıydı; herkes gibi... Dükkânın dibine doğru da pırıl pırıl vitrinleri ile tezgâh dururdu. Vitrinlerinde, yalbır yalbır yanan ağır bakır sinilerde, tatlılar:

İşte, dolma gibi sarılmış, hafif şerbetli, mis gibi gül suyu kokan tel kadayıf... Yanıbaşında, hamuru tam kıvamında, tahini karar, şerbeti yarar mı yarar, her parçanın üzerinde bir tek badem tanesi, ağızda kil gibi dağılan ağır mezleki kokulu Şammali'ler ki kıymetini bilen bilir... Az ötede, iki yaprağının arasından, süt sızmakta olan bir koca ekmek kadayıfı... Beride, baklava dilimleri, teleme peyniri gibi yufka yaprakları arasında, badem ve bahar... Ve kayık pastalar... Ve Un kurabiyeleri...Ve Şekerlokum'lar... Ve eski İyon sütun başlığı gibi kıvrılmış kurabiyeler...

Yazları, dükkânın dibinde, tezgâhın arkasında bir başka kap dururdu. Bu, yayık gibi ince ve kısmen bombeli ahşap bir kabın, ortaya konulup, etrafına bir ikinci silindir yerleştirilip, iki kap arasındaki boşluğa da buz kırıkları dolrdurularak elde edilmiş bir araçtı aslında. Ne işe mi yarardı? Dövme dondurma yapmaya, dostlarım...

Karısı Bahiranım gibi şişe dibi gözlükleri ile, hatununun aksina ufak tefek bir adam olan Kengalli, bu şirin yerde, bütün Lefkeliler'in sevgilisi idi... Biraz genizden gelen sesiyle, şakalaşmadığı kimse yoktu... Ken – Ken'in yerinde, tatlı yenilir, tatlı konuşulurdu...

"Altmışüç Fasariyası" nın hemen öncesinde, Zekiye Teyze, çocuklarını da alıp; Londra'ya göçtü. Bir kısmeti mi çıkmıştı, nedir? Bilmiyorum... Kısa bir süre sonra da galiba önce Kengalli sonra da Bahiranım, bu dünyadan göçtüler. Tugay ve kızkardeşini de bir daha görmedim... Kubbede hoş bir sedadır onlar, benim için...

Belediye binasının altındaki sıra dükkânlardan, şimdi tahsilât şubesi olarak kullanılanda ise Hasan Basri icra-i sanat eylerdi..."Sanat" dedimse, emin olun ki "zenaat"la karıştırmadım. Hasan Basri, gerçekten de bir "Tat sanatçısı" idi... Onun yaptığı tatlılar yanında Ken-Ken'inkiler, Mersedes'in yanındaki Vosvos gibiydi... Onun dükkanında oturmaya hacet yoktu... Zira akşam üzerleri fırından gelen tepsilerin şerbeti daha dökülmeden, müşteriler paket yaptırıp eve götürmek üzere kapıya yığılır, gerçek bir sanatçı olan ustanın eseri tamamlanmadan yani şerbet soğumadan, bir çöp bile satmayacağını hergün unutarak, aceleye kapılır ve Hasan Basri ile kavgaya tutuşurlardı.

" Al paranı, ver tatlımı... Parasıynan değil?"

" Bu dükkânda para geçmez beyim... Bekle... Bekleyemezsan, ortalık hazır datlı satan dükkan dolu...Git, onnardan al!"

Taşın hedefini, anladınız değil mi? Ken- Ken..

Hasan Basri, sanırım Suriye'den adaya gelip yerleşmiş, bir "Arapuşağı" idi... İnce uzun, sarı / esmer benizli, huysuz suratlı, az konuşan bir adam... Eşinin adını, unuttum ama kızı Gülsün Abla ile oğlu "Selâhi Yeğen" aklımda... Arada bir "Kasaba"ya göçer, sonra geri gelirdi... Şimdi siz, "Kasaba"yı da bilmeyebilirsiniz. Kasaba, Türkler'in Baf'a verdiği isimdir. Baf denilince, bölge anlaşılır; o bölgenin merkezi olan yerleşim birimi de "Kasaba" diye anılırdı. Rahmetli Hasan Basri'nin en önemli tatlıları, Hanım Göbeği ile Hacı Mehmet Tatlısı idi... Unuttunuz, ya da hiç işitmediniz değil mi? Rahmetli sanatına o kadar düşkün ve huysuz idi ki, kalfa yetiştirmedi... Ölümünden az evvel, bu iki tatlısının tariflerini, fırınında ona uzun yıllar yardımcı olmuş bulunan amcama verdi. O da huysuzlukta, ustadan geri kalmadığından, (sümüğüne ağır gelmesin- ha bunu da açıklayayım, ölmüşlerin gücüne gitmesin diye arkalarından eleştiri yapılacağında böyle denilirdi eskiden) sadece büyük oğluna öğretti... Oğlan da tatlıcı olacak değil ya! Tuttu, biolog oldu... Allahtan, küçük oğlu Tarcan ile bizim küçük birader Cengiz Topel, amcamın defterini bir ara çalıp, kopyasını çıkarmışlar... Ama ne fayda ki bu iki tatlı, şimdi yalnız bizim evde, o da yazları aile bir araya geldiğinde yapılır... O süper rafine damak tadı, Lefke'nin gündeminden, kalktı gitti...

Hanım Göbeği, un, yumurta akı ve daha bir sürü ayrıntının karıldığı bir hamurun, simit şeklinde yuvarlanarak, fırında pişirildikten sonra, üzerine şerbet dökülmesi ile yapılırdı. Güzel olmuşu, ağızda kil gibi dağılır. Hacı Mehmet Tatlısı ise, turta kıvamında, irmik ve un ile türlü çeşitli baharatın karışımı, hafif ama egzotik tatlar veren, acaip güzel birşeydir. Tadını bilen bilir... Hasan Basri öleli, o kıvam elde edilemese de bizimkiler halâ ara sıra yapıyorlar...

Hasan Basri'yi unutturmamalıyız... Kengalli'yi de... Köfte Hasan'ı, Önder ve Mehmet Moralı'yı, Özkan ile Alkan'ı, Ahmet Kabadayı'yı ve şimdi aklıma geldi: Ahmet Refik'i de... Bizim mahallenin, "Ahmet Abi"si; şimdinin "Ahmet Paşa" ya da emekli Tuğgeneral Ahmet Refik'i... Lefke'nin cumhuriyetten bu yana çıkardığı ikinci paşa...

Serserisi, şairi; tatlıcısı, aşçısı; Ermeni'si, Rum'u ile biz bir başka Lefke'de yaşadık... Sokaklarında top teptiğimiz çocukluk arkadaşlarımızın, kimi ünlü şair, kimi paşa, kimi büyük işadamı, kimi kardiolji profesörü, kimi büyük asker ve hatta biliyor musunuz, Kleridis'in sözcüsünün de Lefkeli olduğunu öğrendim bir güney ziyaretimde... "Büyük" EOKA'cı, bizim sidikli Markos Dragos'u biliyordum da...

Bu suda, bu toprakta, bu dağlardan esen rüzgârda ne var? Sırrını, ab-ı hayatı arayan Lokman Hekim gibi ömrümce aradım, arayacağım...

Size selâm olsun, Ken-Ken'ler, Tugay'lar ve hatta selâm olsun sana da Markos... Öteki tarafta karşılaştığımızda, eski Lefke'yi yeniden kurabilir miyiz acaba?
( Lefke Sevgilim'den…)

banner

Yorumlar

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.