Talât geri gelsin mi? Ya da paradigma'nın sonu…

Yayın Tarihi: 03/07/10 02:36
okuma süresi: 13 dak.
A- A A+

PARADİGMA'NIN SONU

Fikret Başkaya'yı hapse gönderdikleri kitabının adı bu muydu? Bir gecede okuduğumu anımsarım ama adını unuttum işe bakın… Kitaplıkta durduğu rafı da hatırlamıyorum. Allahtan bizde paradigmanın sahiplerinin gücü o boyutta değil… Biz korkmadan yazıyor, başlık atıyoruz:

Paradigma öldü!

Paradigma, kısaca herhangi bir alanda yerleşik yazılı ve yazılı olmayan tüm kurallara ve uygulamalar bütününe verilen bir isimdir. Paradigma bir başka deyişle bir modelin, bir bakış açısının, kavrayış ve anlayışın adıdır. ( Dr. Çetiner.) http://www.searchqu.com/web?q=paradigma nedir&hl=tr&page=1&lr=0&src=hmp

Farklı ideolojilere sahip olup, ayni paradigma içinde bulunmak, olasıdır ve hatta kapitalizm içinde kendiliğinden gelişen sol gruplarda, zaten böyledir. Ciddi bir felsefik ve teorik zorlanma olmadan, bir paradigmanın içinde yaşayıp da onun değerlerini reddetmeniz mümkün değildir.

Bizde olan da bu paradigmanın, artık ölmesi…

Zaten, hiç bir paradigma, sonsuza kadar yaşamaz. Her tarihsel dönem, insanların zihniyetinde yazılı ve yazılı olmayan kuralları ile bir düşünce biçimi geliştirir. İnsanlar, o düşünce doğrultusunda davranışlarına ortak bir eksen bina ederler ve o şekilde davranırlar. Sonra gün gelir, yaşamın dinamiği, ekonomi, siyaset, uluslar arası bir büyük bunalım v.b. değişen koşullar, yaşamın koşullarını başkalaştırır. Oysa eski koşullara göre şekillenmiş insan zihninde, paradigma bir süre daha yaşamaya devam eder. Çünkü tecrübe ile oluşturulmuştur, doğruluğundan hiç şüphe duyulmamaktadır ve ortalama insanın güvenlik ihtiyacının cevabıdır. Onun için ölse de günü de geçse, insanlar eski paradigmaya inanıp, ona göre davranmaya, bir süre daha devam ederler. Ta ki yeni yaşamın gerçeği, balyoz gibi tepelerine insin. Zira, insanlar uzun yıllar içinde oluşturdukları düşünce biçimlerinden başkasını bilmezler. Yeni bir paradigma geliştirmek için, yeni koşullarda henüz yeterince uzun bir süre yaşamamışlardır. Yıllar içinde oluşturdukları düşünce biçiminin "artık" yanlış olduğunu fark edince, kendilerini güvenlik içinde hissetmezler, gelecek kaygısından paniğe düşerler.

EGEMEN VE ALTERNATİF PARADİGMALAR:

Aslında bizim egemen paradigmamızın ölümü, ta bankalar krizinde başladı, Annan Planı günlerinden gelişti, sanıldı ki "statüko" Denktaş ile UBP'dir. Oysa o, bizdik! Kendimiz… Hükümete CTP getirildi. Çünkü onun mevcut paradigmanın karşıtı olduğu, biliniyordu. Paradigmanın yaratıcıları hükümetten gitti ama sahibi olan halk, yerli yerinde duruyordu. CTP'den karşıtı olduğu paradigmaya uygun icraat beklendi. O da haliyle yapamadı… Sıkıldı, tereddüte düştü, çırpındı ama yapamadı çünkü kendisinden beklenen, tam da karşıtı olduğu şeydi. Buraya yeniden döneriz; CTP paradigmasına, sol paradigmaya da…

CTP zaten karşıt olduğu o paradigmanın gereklerini yerine getiremeyince, 1974 sonrasında oluşan asıl egemen paradigmanın gerçek yaratıcısı, geri geldi! Ama artık, o da yapamıyor, yapamayacak… Çünkü o paradigma öldü, biz farkında değiliz… Neydi 1974'ten sonra oluşturulan ve 2002'ye kadar devam eden düşünce biçimi? "Ver yeyim, ört uyuyayım"! Artık "vermesi icap eden" vermek istemiyordu… Kopuş noktası budur! Haklıdır, haksızdır, şudur, budur… Onlar tartışılır ama çıplak gerçek bu… "Nasılsa verir" zannedilen, vermiyordu… O zaman da bu "ver yeyim, ört uyuyayım" düzeni de otuz yıl içerisinde meydana getirdiği düşünce ve kurallar sistemi ne derse desin, batardı, battı…

"Onlar almayı becermez, bunlar bilir gandırsın da alsın!" zannetmek, aslında insan ruhuna çok uygundu çünkü yukarıda dediğimiz gibi, uzun yıllar ve tecrübe ile oluşturulan bir düşünce biçimi, kendinden başkasını bilmez; bilse zaten kendisi olmaktan çıkar, yeni koşulları deneyip, yenisi oluşana kadar da varlığını sürdürür. Yoksa, kendini güvende hissedemediği için, çıldırır; gider meclis basar örneğin…

Sağ paradigmamız öldü… Ya sol?

Üç seçim dönemini peş peşe yaşadığımız için, susmaktan hasta olacağım… Bu yazı aslında "sol paradigmasını gözden geçirmeden bir seçime daha giremez" ana fikrini işleyecekti ki, Bakanlar Kurulu bilinen kararlarını açıkladı, kendimizi tartışmamıza fırsat bırakmadı.

ALTERNATİF PARADİGMA:

Oysa sınıflı toplumda, egemen olan bir paradigmaya paralel olarak, bir de Alternatif Paradigma vardır. O toplum düzenine karşı olanların, kendi alt paradigmaları! Kendi "karşıtlıkları"nın onlarda yarattığı bir düşünce ve davranışlar bütünü. Bizim adına ister "sol" diyelim, ister "alternatif" paradigmamız da Kemal Tahir'in Mayk Hammer'e söylettiği gibi, "cızlamı çekmiştir"! Çünkü 1970'lerden neşet alarak gelişen bu davranışlar bütünü, bir siyasi program olarak doruğa çıkmış, ama gerçeklikler duvarına vururken, kendi inançları ile gerçek arasındaki dengeyi kurup, mevcut "gerçek"i, kendi "gerçek"ine doğru evrimleştirecek ne birikimi ne de yeteneği olmadığı kuşkusunu yaratmıştır. Çünkü, 1970'lerin egemen "gerçek"i ile, 2000'lerin egemen "gerçek"i farklıdır. Sol muhayyilenin kendi "gerçek"i ise 1970'lerde kalmıştır. CTP'nin hükümet dönemi bunun işaretidir. Ne egemen paradigmaya teslim olunabilmiştir, (oysa parti içinden ve dışından bu talep akıllara durgunluk verecek boyutta gelmiştir) ne de kendi paradigmamız, egemene ikame edilebilmiştir. Doğrusunu söylemek gerekirse, "sol"un, "çözüm"e endekslendiği o koşullarda böyle kapsamlı bir toplumsal projenin varlığı da tartışma kaldırırdı. "Sol" olabilmek için egemen paradigmanın karşıtı olmaya gerek yoktu ki! "Çözüm" talep ediyor olmakla "sol" olmak ayni şeydi. İşte bundan dolayı, geniş kesimlerde CTP hükümetinden beklenen şey, toplumu dönüştürmek değil, "çözümü" gerçekleştirmekti. O olmayınca, nereye dönüldü? UBP'nin oluşumunda ciddi katkısı bulunan o ölü paradigmayı, CTP'nin uygulaması taleplerine! Oysa CTP bunu istese bile (ki hükümette olmanın dayanılmaz çekiciliği ile bunu yapmayı isteyenler de yok değildi) o paradigma ölüydü ve o talep yerine getirilemezdi! Öldüren de aslında CTP'nin kendisi idi… Farkında ya da değil… Ama o ikilemin sonucunda girilen bunalım sonucunda, toplumda olduğu gibi sol içinde de Lenin'in ünlü deyişi ile "yönetenler eskisi gibi yönetemediği gibi, yönetilenler de eskiden olduğu gibi yönetilmeyi istememektedirler."

Ortalama insan, düşüncelerini yaşadığı deneyimlerle kendi tecrübesinden üretir. Oysa sol hareketler, ilericilik iddialarına uygun olarak, kendi konumlarının üstüne çıkıp, durumu kuşbakışı irdeleyip, dünya bilgi birikiminin süzgecinden geçirdiği yerel koşulları yorumlayarak, her gün yeni düşünceler, politikalar, ideoloji üretemezse, bunu her gün yeniden yapamazsa, zaten sol olmaktan çıkar, başka bir şey olur. Sol da paradigmasını, 1970'lerde oluşturduğu için, şimdi hem dünyanın, hem Türkiye'nin, hem de adamızın "başkalaşmış" koşullarında, "yabancılaşıyor"!

YENİ PARADİGMAYI ÜRETMEK YA DA TALÂT GERİ Mİ GELSİN?

Sağ paradigma öldü…

Sol paradigma da öyle çok sağlıklı değil!

Yeni sağ paradigmayı, orta sınıflar bu oluşmakta olan yeni koşullar içinde deneyip yanılma yoluyla oluşturacaklardır. Hayatın içinde…

Yeni sol paradigma ise yaratılmaya muhtaçtır, çünkü yaşadığımız düzen sol bir yaşam biçimi değildir ki kendiliğinden oluşsun! Sağ bir paradigma ile de solcu olunamıyor… Geçmiş otuz yıl, bunun kanıtıdır…

Bence sol cenahın amiral gemisinde, şimdi konuşulması, tartışılması ve üretilmesi gereken budur… Yeni paradigma, kendi kadrolarını da yaratacaktır… Kendine uygun…

Rutinin dışındaki bu söylem, kimilerine çekici gelmeyebilir! "Talât geri gelsin mi?", " Kutlay mı olsun, Yorgancıoğlu mu, Kalyoncu mu, Kayalp mı? Yoksa tümünü de ıskartaya çıkarıp, örneğin Şahali'yi mi seçsek?" türü dedikodular (hepsini de tenzih ederim, doğru politikalarla hepsi de olabilir…), belki de parti dışında da ilginç gelir insanlara, basında okunurluk sağlar! "KÖGEF Kuşağı'nı, ekarte edelim" lâfı da ilginç gelebilir! Ama sorun ne kişilere bağlıdır, ne de kuşaklara… Sorun, belli bir paradigma içinde sunulan bir karşıt politik projenin, o paradigmanın ölmesi sonucu, anlamsızlaşmasından ibarettir. İsimden, kuşaklara göre kadrolaşmaktan önce sunulacak yeni politik projenin, onun ötesinde yeni sol paradigmanın oluşturulmasıdır. Yoksa insanlar ve toplum bir arkadaş kuşağının peşinden çözülüp bir başka arkadaş kuşağının peşine neden takılsın ki? Biri bağa gözlük, öteki de tel gözlük takıyor diye, kimse ikisi arasında bir tercih yapmaz ki! ( O arkadaş kuşağının, doğru/eğri ama kapsamlı bir dünya görüşü ve paradigması vardı ama…) Seçmen, neden dolayı başka birine itibar edecek? ( Tartışılması gereken bir nokta da burasıdır ya, doğrudan doğruya…)

Solda yapılması gereken, yeni politikalar, yeni bir ideoloji ve giderek yeni bir alternatif paradigma üretmektir. Marx'tan başlayarak, Lenin'den, sosyal demokrat önderlerden, Troçki'den, Gramsci'den geçip, Althusser'de biten bir dizi teorik argüman gösterebilirim. Frankfurt Okulu'na dalıp, Eleştirel Teori'nin kıvrımlarına dalabilirim… Ama nereye gidersem gideyim, okur bilmelidir ki iş, "solcu olmak için, sol teori sahibi olmak ve bunu her gün yeniden üretmekten geçer"… İster Marx'ın Alman İdeolojisi'ne bakınız, ister Lenin'in Ne Yapmalı'sına… Keyfiniz isterse Devlet'in İdeolojik Aygıtları'nı hatmediniz, beğenmezseniz Gramsci'nin Mapusane Mektupları'nı okuyunuz… Eleştirel Teori'ye dalınız yahut da… Hepsinin de dediği, "sol olmak, teori üretmek ve yeniden üretmektir"! Her gün…

Onun için "hangi kadro"dan önce, "hangi düşünce" tartışılmalıdır çünkü ölmüş bulunan bu egemen ve onun yapışık ikizi olduğu için, ölmüş yapışık kardeşinden dolayı ölmesi kaçınılmaz alternatif paradigmayı çözmeden, kimin nerede olacağının, hiç önemi yoktur. Zor mu? Evet zordur… Ama dünyayı dönüştürmek iddiasında olacak bir kadronun, Kıbrıs'a, bölgeye, dünyaya ve onun ötesinde yaşama ve evrene dair, tutarlı bir felsefesi ve önerisi; ona bağlı bir politikalar silsilesi olmazsa, bütün bunların yönlendirdiği bir "yazılı ve yazılı olmayan kurallar ve davranışlar kompleksi" bulunmuyorsa, politik anlamda varlığının da bir sebebi yoktur. Sadece adalet talebi, Spartaküs'ten, İran'daki mazdek Ayaklanmalarından, Osmanlı'daki Şeyh Bedrettin İsyanı'ndan beri bilinir ama her zaman yenilmeye mahkûmdur.

SONUÇ YERİNE:

Talât geri gelecekse, gelsin tabii… Ya da başka bir arkadaşımızı genel başkan seçeceksek, seçelim elbette… Kalyoncu'yu, Kayalp'i, Erk'i, Yorgancıoğlu'nu veya meselâ Erkut'u… (Bu isimler, adları bir ankette geçtiği ve itiraz etmedikleri için burada zikredilmektedirler…) Ama ne yapmak için? Ölmüş olan eski egemen paradigmaya teslim olup, onunla beraber ölmek için mi? Veya onun yapışık kardeşi olan bizim eski alternatif paradigmamıza dönerek, ne toplumu ne de partiyi "yönetememek" üzere mi? Yoksa, yeni bir paradigma yaratıp, partiyi tekrar bir yükselişe geçirmek amacıyla, bugüne kadar yaptığımız gibi putumuzu kendimiz yaratıp, kendimiz tapmamak üzere, günümüze ve dünyaya uygun "yeni sol"u üretip geliştirmek üzere, çok zor bir işi başarmak üzere mi? Unutmayalım ki bu gibi makamlar "mükâfat" değil, "görevlendirme"dir…


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Diğer Doç. Dr. N. BERATLI yazıları