Talât yeter mi? CTP'de değişimin dinamiği ne olmalıdır?

loading
2 Haziran, Salı
£

8.51

7.58

$

6.81

KÖR GÖZE PARMAK

Doç. Dr. N. BERATLI
nazim.beratli@kibrispostasi.com
Doç. Dr. N. BERATLI
A- A A+

Talât yeter mi? CTP'de değişimin dinamiği ne olmalıdır?

Dünkü yazıda, sona eren egemen paradigmadan ve onun yapışık kardeşi haline gelmiş olan sol paradigmanın da artık elden geçirilmesi gereğinden bahsettim. Burada bir sıkıntı var. Çünkü siyasi hareketlerde, gerçi sol her şeyden önce bir felsefe okuludur ama sol hareketlerde bile, insanların katılma güdülenmeleri farklıdır. Ve dolayısıyla, en temelde evet felsefi örgütlenme yatar ama yıllar içinde politik hedefler, felsefik zeminin önüne geçer. O zaman, aslında olmazsa olmaz olan düşünsel üretim de anlamsız bir lâfazanlık olarak yorumlanmaya başlanır. Bizim ülkemizde, çöken egemen paradigmaya paralel olarak, sol paradigmamızı da gözden geçirip, yeniden üretip, dünyaya, ülkeye ve hareketin tarihine yakışan yeni bir paradigma ile ilerlemek gerektiğini söylemek kolaydır ama yapmak çok da kolay değildir. Neden kolay olmadığına gelince; ona geçmeden önce düşünce, kavramlarla üretilen bir şey olduğu için, burada bazı kavramları tanımlamak gerekmektedir.

Toplumların genel düşünce tavır ve eylemlerinin altında, aslında Zihniyet yatar. "Zihniyet kavramı, bir toplumda, bireyler arası farklılıklar bir yana bırakıldığında geride kalan istikrarlı psikolojik yapı ve tüm bireylerde ortak olan bir takım inançlar, yargılar ve temsiller bütünü olarak tanımlanabilir; zihniyet, toplum veya kültürlere özgü bir zihinsel yapıdır. Bu yapı bireysel planda, birbiriyle mantık veya inanç bağlarıyla bütünleşmiş entelektüel eğilimler ve fikirler bütünü olarak ortaya çıkmaktadır. Zihniyet kavramını irdeleyen yazarlara göre (Bouthoul, 1966) zihniyet, bir toplum veya kültürün üyelerinde ortaktır; bir başka deyişle toplum, benzer zihniyete sahip bireyler topluluğudur. Zihniyetlerin bir diğer özelliği son derece istikrarlı ve kalıcı olmalarıdır; zihniyetler, kişilerin isteğine bağlı olarak değiştirilemezler. Öte yandan zihniyet, sosyal yaşamın içselleştirilmiş yoğun bir özü gibidir, insanla dış dünya arasında yer alan bir prizmadır, Kant anlamında insan bilgisinin a priori biçimidir...
"(Mustafa Önderli http://www.turkforum.net/showthread.php?t=201944) İnsanlar, Zihniyet'in içine doğarlar. Ve yukarıdaki alıntıda da belirtildiği gibi, insan düşüncesinde en son değişen şey, zihniyettir.

Öte yandan, insanın edinsel olarak kendi seçimi olarak edindiği bir başka düşünce sistematiği vardır ki o da ideolojidir. İdeoloji toplumu, dünyayı, yaşamı ve evreni anlamaya dair belirli bir yöntem ve onu yorumlayacak belirli bir felsefeye sahip olmaktır. Bu tavır, politikayı da etkiler, bilimi de… Ama ayni toplumun insanları, edindikleri ideolojiyi, ortak zihniyetleri ile yorumlarlar. Bu bakımdan, farklı ideolojilere ama ayni zihniyete sahip olunduğu, unutulmamalıdır.

Paradigma, bunların üstüne biner. "Paradigma, kısaca herhangi "bir alanda" yerleşik yazılı ve yazılı olmayan tüm kurallara ve uygulamalar bütününe verilen bir isimdir. Paradigma bir başka deyişle bir modelin, bir bakış açısının, kavrayış ve anlayışın adıdır. "( Dr.Çetiner.) http://www.searchqu.com/web?q=paradigma%20nedir&hl=tr&page=1&lr=0&src=hmp

Yani ayni toplumun içinde, değişik "alanlar"ın kendi paradigmaları vardır. Ama bir tanesi, "egemen toplumsal paradigma" halindedir. Bu elbette ki topluma egemen olanın paradigmasıdır.

Genel olarak, bütün toplumlara egemen olan, egemen sınıfın düşüncesi, yâni ideolojisidir. Sanırım bunu yaparken kullandığı da ortak zihniyettir. Althusser'in Devletin İdeolojik Aygıtları, Gramsci'nin Hegomonya, Marx'ın egemen bilinç dedikleri şey, bu olsa gerekir. Çünkü Zihniyetle ilgili çalışmalar, onlara göre çok yeni! Ve üstelik ortalama insan, düşünce dünyasını güncel pratiğinden aldığı izlenimlere göre oluşturduğu ve canlı olmanın gereği her şeyin önüne de neslinin devamı iç güdüsünü koyduğu için, "yaşayabilmek"için, egemen üretim tarzı ve politik pratiğe biat ederken, egemen ideolojiye olduğu gibi, egemen paradigmaya da biat eder. Farklı ideolojilere sahip olup, ayni paradigma içinde bulunmak, olasıdır ve hatta kapitalizm içinde kendiliğinden gelişen sol gruplarda, zaten böyledir. Ciddi bir felsefik ve teorik zorlanma olmadan, bir paradigmanın içinde yaşayıp da onun değerlerini reddetmeniz mümkün değildir. Marx, Alman İdeolojisi'nde, her şeyin başına "bilinç"i bunun için koymuştur. Onun "bilinç" dediği şey, işte o zorlanma idi…

1974 sonrasında, günümüzde ölüm ilânlarını bizzat sahibinin vermekte olduğu egemen paradigma oluşturulurken, CTP bünyesindeki sol da kendi karşıt ideolojisini ve ona uygun paradigmasını oluşturmaktaydı. Belki de 1976'larda sona eren bu süreçte, soğuk savaş koşullarında, iki kutuplu bir dünyada, Vietnam Savaşı sürerken edinilen ideoloji, kendi "yazılı veya yazısız kurallarını" oluşturdu. Ama özellikle 1990 sonrasında, reel sosyalizmin çökmesi ile, belki de pusulasını şaşırdı! O hale gelindi ki "sol" olmak ile "çözümü" savunmak özdeşleştirildi. Öte yandan da "ideoloji" dünyada şekil değiştirerek devam etmekteydi ama takip edilemiyordu. Oysa, ideoloji üretmeyi bir yana bırakırsanız, sahip olduğunuz "ortak zihniyet" sizi egemen ideolojinin etkisine sokar ve halk, bir yandan ölmekte olduğunu hissettiği paradigmaya karşı size sığınırken, eğer onun bu yeni paradigma ihtiyacına yanıt veremiyorsanız, aslında o alıştığı paradigmayı sizin temsil etmenizi ister. Ve karşıt olduğunuz şeyi temsil edemeyince de "başarısız" sayılırsınız.

2002'den başlayarak, son yerel seçimlere kadar yaşanılan, bence budur. Hükümette de olan budur… Referandum'da Rumlar "evet" dese ve Kıbrıs Sorunu bitseydi, oluşacak yeni koşullar, yeni bir egemen paradigma yaratacaktı ve belki de biz de ona ram olup, yaşamaya devam edecek veya Avrupa solunun paradigmasına eklemlenecektik. Demediler… O zaman biz kendi ölmekte olan egemen paradigmamızla baş başa kaldık. Kendi alternatif paradigmamız ise karşıtı ortadan kalkmakta olduğu için, artık ihtiyaca yanıt veremiyordu. Kaldı ki hükümette de biz vardık. Kime muhalefet edecektik? Kendi kendimize ettik! Çünkü başka türlü siyaset etmeyi bilmiyorduk. Konuşmaya da cesaretimiz yoktu, çünkü her paradigma gibi, bizimki de bizim güvenlik çemberimizdi. Ortadan kalkarsa, oluşmuş bulunan yeni koşulları henüz yaşamadığımızdan, yaşam deneyimimiz, yenisini düşünce yoluyla bulup yaratmaya yetmez, dağılırdık. Eskiye sarılmanın altında yatan buydu… Alternatif diye tarihsel ve toplumsal karşıtlarımızın düşünce modelini önermeye kalkanlarımızın da endişesi buydu. Bir kişiyi değiştirmekle her şeyin "iyi" olacağını sanmanın nedeni de budur. İdeolojiyi bir yana bırakıp, zihniyetle yeni bir şey kurmaya kalkarsanız, ( elinizde ondan başka bir şey kalmaz) varacağınız yer, egemen paradigmadır çünkü… Veya zaten sahip olduğunuz ortak zihniyet, sizi ne yapacağına karar veremeyecek hale sokar, gün günden başkalaştığınız endişesi beyninizi bir kurt gibi oymaya başlar.

Dört yıl hükümetteydik, konuşamazdık… Hükümeti bıraktıktan bugüne kadar da arka arkaya seçim yaşadık, konuşamadık! Şimdi, tam zamanıdır. Bunları konuşamazsak, gene eski adetlerimiz depreşir de gizli gizli konuşabileceğimizi zannedersek, ölmekte olan egemen paradigma, yapışık ikizi gibi bizimkini de ölüme sürükleyecektir.

Şimdi "yeni paradigma" derken, dikkat edilmesi gereken şey, oluşturulmakta olan yeni "sağ" paradigmaya kapılmak tehlikesidir. Zaten ufak ufak uç veriyor… Bu bakımdan CTP'nin sorunu yönetim kadrosu değil, "siyaset felsefesi ve paradigmalarıdır". Hangi "kadro" sorusundan önce, "hangi düşünce" sorusunun önemi, budur! Partinin düşünsel sıkıntılarına yanıt veremeyecek herhangi bir kadro, kolayca sağa savrulmaya neden olabileceği gibi, eskiye sarılıp objektif olarak tutuculaşmaya da sebep olabilir. Onun için, "önce düşünce"; sonra ona uygun bir kadro…

Kim gelecekse gelsin… Partiyi kim yönetecekse, yönetsin… Ama bu sorunu çözmeden, "düşünceyi" tartışmadan, savunulacak yeni düşüncenin kurallarını oluşturmadan kadro değiştirmenin, hiçbir anlamı olmayacaktır. Siyasi partiler, kamu oylarının peşine takılmazlar genellikle, onu oluşturup, yönetirler…

banner

Yorumlar

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.