KONFEDERASYON ARAYIŞLARI VE KKTC’NİN İLANI -3-
“İki ayrı ve eşit yöntemin” varlığından yola çıkarak
Bir yanda ABD’nin uyguladığı silah ambargosu, diğer yanda da uluslararası diplomatik girişimler ve baskılar sonucunda Türk tarafı Denktaş’ın kalemiyle önce Makarios (1977), sonra da Spiros Kiprianu ile (1979) “iki toplumlu, iki bölgeli federasyon” tezine dayalı iki ayrı antlaşma imzalamak zorunda kaldı. Ne var ki, Türk tarafı konfederal bir çözüm anlayışını sürdürüyor, geri adım atmıyordu. Nitekim Denktaş’ın danışmanı Mümtaz Soysal “dünyaya federasyon diyeceğiz ama konfederasyon savunacağız” diyordu.Kısaca, Konfederasyon anlayışı Denktaş-Makarios anlaşması imzalandıktan sonra da terk edilmedi. 31 Mart ve 7 Nisan 1977 tarihleri arasında Viyana’da yapılan Kıbrıs görüşmelerinde Türk tarafı “evrime dayalı federasyon” (Federation by Evolution) adını verdiği bir yaklaşımla “iki ayrı yönetimin devredeceği son derece sınırlı yetkilerlerle kurulacak federal bir devlet”ten söz ederken, özünde konfederasyon tezini savunuyordu. Kıbrıs Türk tarafının masaya koyduğu önerilerde dile getirilen görüşler şöyleydi:
“Kıbrıs Türk Federe Devleti Kıbrıs Rum Yönetimi ile bağımsız, bağlantısız iki bölgeli federal bir Cumhuriyet kurmaya isteklidir ve iyi niyetle mevcut iki Yönetimin eşitliğine dayalı bir ortaklık (partnership) kurulmasını önermektedir. (...) Kıbrıs Türk Federe Devletinin önerdiği federal sistemde –ki bu ortaklık ancak iki eşit siyasi birimin siyasi eşitlik temelinde güç ve kaynaklarını merkezi federal yönetimde birleştirerek kurulabilir- ilk başlarda görece sınırlı bir alanda ama çeşitli yönetim dallarında birlikte çalışma öngörülmektedir. Bu bakımdan, ilk aşamada önerilen ve tamamen danışma niteliğinde olan Federal Hükümetin fonksiyonları, iki toplum arasında güven ve işbirliği oluşunca esaslı federal yetkilere dönüştürülebilir.”
Görülebileceği gibi, Türk tarafı konfederal bir devlet anlayışından yola çıkarak bu devletin ileride federasyona dönüştürülebileceğinden söz ediyordu. Nitekim görüşmeleri yakından izleyen gazeteci Mehmet Ali Birand’ın yorumu da bu yöndeydi. Birand şöyle diyordu: “Türk önerileri aslında konfederasyonu içeriyordu. Karşılıklı iyi niyetli bir ilişkinin kurulması durumunda federasyona dönüşecek mekanizmalar getiriyor, ancak ilk dönemde ayrı ayrı çalışacak kendilerini ayrı ayrı yönetecek iki küçük devletçik yaratmayı öngörüyordu.” (Birand 1979: 386)
Türk tarafı 13 Nisan 1978 tarihinde yeni önerilerde bulunmak zorunda kaldığında da aynı görüşleri tekrarlayacaktı. Rauf Denktaş’ın danışmanlarından Profesör Mümtaz Soysal ve Necati Münir Ertegün’ün Viyana’da BM Genel Sekreteri Kurt Waldheim’a verdikleri önerilerde Kıbrıs’ta federal bir devlet kurmanın “siyasi, sosyo-ekonomik ve yasal zorlukları olduğu” vurgulanıyor ve “çözüme” yönelik başlıca ilkeler şöyle sıralanıyordu:
“Kıbrıs’ta federal bir devlet kurmak, sadece halihazırda varolan merkezi bir hükümetin iktidar ve yetkilerini onu oluşturan parçalara vermesi gibi basit bir hadise değildir. Tam tersine, 20 yıldan beri toplumlararası şiddet ve kanlı çatışmalar yaşamış iki toplumu bir araya getirme çabasıdır. Kıbrıslı Türkler 1963-1974 arasında Kıbrıs Rum saldırganlığına karşı direndiler ve kendini ‘Kıbrıs Hükümeti’ olarak ilan eden yasa dışı Kıbrıs Rum yönetimini kabul etmediler. Meşruiyet ancak iki toplumun anlaşarak ortaklık kurmasıyla sağlanabilir. Geçmişin acılarınının tekrarlanmaması için bir araya gelerek yeni bir yönetim şekli kuracak olan iki toplum, ekonomik ve sosyal kalkınma bakımından henüz aynı düzeye ulaşmış değildir. Ekonomik ve sosyal düzeydeki farklılık ve eşitsizlik, geçmişte yaşanılan olaylardan kaynaklanan güvensizlilikle birlikte, Kıbrıs’ta federasyon kurmanın önünde belki de en büyük zorluğu oluşturmaktadır. Bu durumda hükümet mekanizmasının tıkanma riskini azaltmak için federal organlara bırakılacak yetkilerin sayısını azaltmak gerekiyor”.
Görüleceği gibi, Kıbrıs Türk tarfı “iki ayrı ve eşit yöntemin” varlığından yola çıkarak merkezi hükümete bırakılacak sınırlı yetkilerden ve kurulacak “ortaklık devletinden” söz ediyor, iki toplum arasında güven tesis edildiği ölçüde de federal devlete bırakılacak yetkilerin artırılabileceğini dile getiriyordu. Gelgelelim bu öneriler de federal devletten çok konfederal bir düzenleme öngörüyordu. Nitekim, yapılan önerilerde federal yürütmeyi Rum ve Türk federe devletlerinin başkanlarının ikişer yıllık dönemlerle dönüşümlü olarak üstlenmesi ve Federal yasama organının federe devletlerin yasama organları tarfından eşit katılımla oluşturulması da savunulmuştu. (Criton Tornaritis 1980: 196-197)
Buraya kadar aktardıklarımızdan çıkan temel sonuç, Türk tarafının 1974 Temmuzunun hemen sonrasından başlayarak KKTC ilanına kadar geçen süre içinde masaya koyduğu bütün önerilerde “fiilen iki ayrı devletin varlığını” temel aldığı şeklindedir. Bu durumda KKTC’nin ilanına neden gerek duyuldu? Bu sorunun yanıtını yarın vermeye çalışacağız.