| Barış MAMALI Yazara mesaj gönder ![]() Yazarın tüm yazılarını görüntüle |
19. yüzyılın özellikle 2. yarısı Osmanlı Devleti’nin dış borçlar altında ezilmeye başladığı, aldığı borçların faizini dahi ödeyemediği bir dönemdir. Dış borç batağında kıvranan Osmanlı, adeta bir yarı sömürge durumuna gelmişti. Devleti yürütebilmek için sürekli yabancı devletlerden borç talep etmek zorunda kalınmış, her borç karşılığında da çeşitli imtiyazlar verilerek yabancı güdümüne girilmiştir. Kıbrıs adası da işte böyle bir ortamda İngilizler tarafından ele geçirilmiştir.
Sultan Abdülaziz, Osmanlı’yı idare edebilmek için yeni dış borçlar almak zorundaydı. Ancak yabancı dış sermaye, verilecek borcun geri dönüşü hususunda ciddi şüpheler içerisindeydi. Çünkü eski borçların faizini dahi Osmanlı Devleti ödeyemeyecek kadar maddi darlık ve imkansızlık yaşıyordu. Bu ortamda Osmanlı’nın yabancılara yeni bir tür güvence göstermesi gerekiyordu.
Ülke toprakları dışında verebilecek başka bir güvencesi olmayan Abdülaziz, yabancılara arazi satışına imkan veren yeni bir yasa çıkartır. 1867 tarihli bu yasanın adı “Tebaayı Ecnebiyenin Emlake Mutasarrıf Olmaları Hakkındaki Kanun”dur.
Bu kanunla yabancılar hem direkt Osmanlı toprağını satın alma hakkına hem de devlet olarak ödeyemediği borçlarına karşılık Osmanlı arazilerine el koyma hakkına sahip oldular.
Bu kanundan en çok faydalanan kişiler, Filistin’de bir devlet kurma hayali olan Yahudiler olmuştur. Borç veren Yahudi Bankerler aracılığıyla bir çok insan ve şirket buralara gidip toprak satın almaya başlamıştır. Dönemin Osmanlı Devleti’nde ekonomik anlamda yaşanan kriz ve devletin halkıyla birlikte fakirleşip perişan olması, bu satışları daha da kolaylaştırmıştır. İşte İsrail’in temelleri bu kanun yardımıyla ilk kez somut olarak atılmaya başlanmıştır.
II. Abdülhamit döneminde de ekonomik çöküş devam etmiş ve kurulan Düyun-u Umumiye ile Osmanlı’nın tüm vergi gelirleri otomatik olarak alacaklı devletlere ödenmeye başlanmştır. Yani halkın cebinden çıkan paralar direkt yabancı devletlerce toplanmaya başlanmıştır.
İşte tam bu mali yıkım ortamında Siyonizmin kurucusu olan Theodor Herzl ortaya çıkarak Osmanlı’nın karşısına dikilmiştir. Kurulacak Yahudi Devleti’nin fikir babalığını yapan Herzl, dünya genelinde var olan zengin dindaşlarından topladığı paralarla büyük bir fon kurar. Fonun amacı dünyaya dağılmış olarak bulunan tüm Yahudiler’i tek bir yurt çatısı altında toplamak ve bu amaç için öncelikle toprak edinilmesini sağlamaktı. Keza Yahudilerin binlerce yıldır kendilerine ait bir devletleri yoktu.
Tarihi ve dini önemi nedeniyle Filistin bu amaç için seçilmiş en uygun yerdi. Ancak burası Osmanlı egemenliğinde olduğu için bir bütün olarak devralınması ve üzerinde bir devlet organizasyonu kurulabilmesi için II. Abdülhamit’in iznine gerek vardı. Herzl, Filistin’in kendilerine verilmesi karşılığında Osmanlı’nın tüm dış borçlarını kapatma ve Osmanlı Devleti’nin yeniden kalkınabilmesi için faizsiz büyük miktarda uzun vadeli kredi vermeyi teklif etti. Ancak II. Abdülhamit dini ve manevi sebepler nedeniyle bu teklifi reddetti.
Kuracağı devletin Osmanlı’ya bağlı olmasını dahi kabul eden Herzl’in teklifi ekonomik ve ilerici bir bakış açısıyla değerlendirilseydi acaba Osmanlı Devleti için daha hayırlı olmaz mıydı?
Theodor Herzl’in bu red konusunda 7 Kasım 1897’de söyledikleri Osmanlı Devleti açısından çok manidardır. Herzl Osmanlı Devlet yetkililerine hitaben şöyle diyor:
“ …Filistin’e Yahudiler’in yerleşmesine müsaade etmek karşılığında derhal muazzam miktarda paraya kavuşacaksınız, bütün mali meseleleriniz halledilecek, modern bir filo, endüstri ve ticaret hayatına kavuşacaksınız, kısacası mükemmel bir İmparatorluk olacaksınız. Fakat Yahudiler’in yerleşmesine müsaade etmezseniz oralara başkaları yerleşecek ve bu da size pahalıya mal olacaktır. Bir anlaşmadan diğerine, her el sıkışta menfaatiniz karşılığı vermediğiniz yerleri karşılıksız terk edeceksiniz…”
Gerçekten de Osmanlı toprağı olan Filistin yaklaşık 20 yıl sonra hiçbir bedel ödenmeden ve üstüne yığınla Osmanlı kanı da dökülerek İngiliz egemenliğine girmiştir. Herzl’in öngörüleri tam anlamıyla gerçekleşmiştir.
Bana göre bu teklif eğer kabul edilseydi Osmanlı Devleti yaşamaya devam edecek veya en azından yıkılması uzun süre ertelenecekti. Çünkü bu yıkılışın ve Osmanlı’nın 1. Dünya Savaşı’na girmesinin temelinde ekonomik açıdan oluşan yıkım yani maddi muhtaçlık yatmaktaydı.
20. yüzyılın başlarında varolan ekonomik güçsüzlük, buna bağlı olarak kuvvetlenen Avrupa devletlerince sürekli yenilgiye ve toprak kayıplarına uğratılması karşısında mali yönden yaşanacak bu canlanma ile Osmanlı yeniden bir diriliş şansını yakalayabilecek ve Almanya’nın da peşine takılma zorunluluğu hissetmeyecekti.
Çünkü Osmanlı Devleti, esasen verilecek 5.000.000 Lira kredi için Almanya’nın peşinden I. Dünya Savaşı’na sürüklenmiş ve kendi sonunu hazırlamıştır.
Almanya’da 1996 yılında ilk kez ortaya çıkan gizli bir belge bu tezimi çok güçlendirmektedir.
Osmanlı Devleti ile Almanya arasında I. Dünya Savaşı’ndan bir gün önce gizli bir anlaşma yapılır. Bu anlaşmaya göre Almanya Osmanlı’ya yıllık %6 faizle 5.000.000 Lira borç verecek, Osmanlı da bu kredi karşılığında Almanya’ya askeri anlamda hizmet vermekle yükümlü olacaktı. Talat Paşa’nın altına imza koyduğu bu anlaşma ile Osmanlı, Almanya’nın hizmetinde bir ordu pozisyonuna düşürülüp, I. Dünya Savaşı’na medazori girilmesine zemin yaratmış, bu da Osmanlı’yı yok etmiştir.
Tabi Osmanlı Devleti yıkılmış olmasaydı, Kurtuluş Savaşı ve Atatürk’ün çağdaş devleti de kurulmazdı. Diğer açıdan bakıldığında Filistin’in satılmaması belki de Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını sağlamıştır.
Kaynak: Siyonizm ve Türkiye, Doç. Dr. Yaşar Kutluay









