Geçtiğimiz Cuma günü, resmi mesainin bitmesine yarım saat kala, Türkiye’nin gündemi birdenbire değişti...
TC Yargıtay Başsavcısı, AKP'nin kapatılmasını talep eden iddianamesini Anayasa Mahkemesi’ne sundu.
Siyaseti alt üst eden bu şok kasırganın neleri alıp götüreceği, on gün içinde netleşecek.
Ancak; öyle anlaşılıyor ki, Türkiye hem siyasette hem de ekonomide “sıkıntılı” bir döneme ilk adımını atmış bulunuyor.
Tabii Türkiye’de ilk kez bir parti kapatılmıyor... Şimdiye kadar 30’un üzerinde parti kapatıldığı biliniyor...
Türkiye yargısı; özellikle “Laiklik” ve “Bölücülük” olarak ifade edilen iki “kırmızı çizgi” konusunda göz açtırmıyor...
Siyaset neredeyse kapatılan partiler mezarlığına dönüştü...
Bir yanda; Milli Nizam, Milli Selamet, Refah ve Fazilet...
Öte yanda ise; HEP, DEP, HADEP ve DEHAP...
Birini kapatıyorlar, öteki açılıyor; onu da kapatıyorlar, yenisi açılıyor...
Bu süreç hep işliyor...
Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye’nin gündemi bundan böyle iki “kapatma”ya kilitlenecek ve Anayasa Mahkemesi, açılan davayı reddetse bile bundan sonraki süreç hiç de kolay yaşanmayacak...
Hem içeride, hem de dışarıda...
***
Geçtiğimiz Ocak ayının sonuna doğru; İlhan Selçuk, Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde TC Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın AKP'ye yönelik açıklamasını ele almış ve şöyle demişti:
“Savcı, kırmızı çizgiyi çiğneyip bölücülük ya da dincilik yapan siyasal partiye dava açmasın.. Görür gününü... Savcı yürürlükteki yasalara göre davranmakla yükümlüdür...”
Aradan iki ay bile geçmedi, İlhan Selçuk’un istediği oldu...
AKP’nin kapatılması ve 71 yöneticinin siyasetten men edilmesi için Başsavcı iddianamesini hazırladı.
Aslında bu “işaret” AKP karşıtı Kemalistlerin arzusunu ve talebini dile getiriyordu.
Şöyle diyordu Selçuk:
“Cumhurbaşkanımız dosyalı zanlı..
Başbakanımız dosyalı zanlı..
Bir de iktidar partimiz zanlı oldu mu, gel keyfim gel...
O zaman türbanlık ve kurbanlık Türkiye'nin yeme de yanında yat...”
İktidar partisinin “zanlı” olması, Kemalistler’de erken bir keyiflenme yaratırken, öte taraftan da bu günlerde Türkiye’deki AB yanlılarının sesi çıkmaya başlamıştı. Yüzlerce aydın, akademisyen, sanatçı AKP Hükümeti’ne bir çağrı yaparak “Üç yıldır ihmal edilen AB projesine, dört elle sarılmamak için artık hiç bir bahane kalmadı” demekteydi.
Hükümeti göreve çağıran aydınlar “Meclis’te çoğunluğa sahip bir hükümetin, verdiği sözleri tutmamasının hiçbir izahı olamaz. Eğer AB üyeliği hedefini gerçekten benimsiyorsanız, bunu kanıtlamanın tam zamanıdır. Sözünüzü tutun, 2008’i ve takibeden yılları birer AB yılı yapın.” diyorlardı.
İşte tam da bu ortamda “Hukuk darbesi” çıkageldi...
Peki şimdi ne olacak? Anayasa değiştirilerek “Parti kapatma” zorlaştırılacak mı? Türkiye bu süreçte ekonomideki “istikrar”ı sürdürebilecek mi? Demokratik reformlardaki süreç yavaşlamaya devam edecek mi, yoksa hızlanacak mı? Yoksa ertelenecek mi? AB’ye daha sıkı mı sarılacak Türkiye, yoksa içe mi kapanacak?
Prof. Dr. Beril Dedeoğlu’nun dediği gibi “Davanın sonuçlanması uzun zaman alır. Karar ne olursa olsun süreç yıpratıcıdır. Beliren istikrarsızlık iktidarı yıpratır. Bundan Türkiye kaybeder.”
Türkiye’de yargının, iktidar partisini kapatmak için harekete geçmesi; kuşkusuzdur ki Kıbrıs’ta bizim yaşamımızı da doğrudan etkileyecektir. Talat-Hristofyas buluşmasının arifesinde yaratılan bu “zaafiyet” AB ile ilgili sürecin yavaşlamasına da neden olabilir.
Ya da tam tersi olabilir. AKP dört elle yeniden AB sürecine sarılabilir.
Öyle ya da böyle; dileğimiz bu son “çatışma”yı, derin güçlerin değil, demokrasinin kazanmasıdır.
Asıl istediğimiz; daha demokratik, daha istikrarlı bir Türkiye’dir...