Son günlerin “egemenlik” tartışmalarında Hristofyas, Talat’tan bir adım önde gidiyor...
Görüşmelerde ele alınan konular üzerine “analizler” yapıyor, detaylara giriyor, çözümün neredeyse “çatı”sını çatıyor...
Talat ise; ona sorayım, buna sorayım derken, geç kalıyor, Hristofyas’ın hızına yetişemiyor...
Böyle olunca da bir “taraf” daha şeffaf, daha “dünyalı” görünüyor, bizimki ise şunu da mutlu edeyim, bunu da mutlu edeyim derken, yalpalıyor...
Hristofyas; “dünyanın dili” ile konuşmaya, Birleşmiş Milletler’in Kıbrıs’a ilişkin kararlarına ters düşmemeye, uluslararası hukukun içinde kalmaya özen gösteriyor...
Tabii tüm bunlar da “politik avantaj”a dönüşüyor.
“Tek egemenlik” tartışmasında bizdeki bazı çevrelerin yarattığı “fırtına” hiç de anlaşılabilir değil...
Ben; ayrı bir devleti, ayrı bir egemenliği savunanları, bundan ölene kadar taviz vermeyenleri anlamaya çalışıyorum...
Yaşadıkları tarihsel süreç içinde kafalarında oluşan “statüko” ile birlikte mezara gideceklerini, biliyorum...
Ancak; bu ülkede politika yapmak iddiasında bulunanların, siyasal parti olarak halktan destek isteyenlerin böylesine bir “ayrılıkçı” çizgide ısrar etmelerini anlayamıyorum...
Tabii ki bu ülkede “KKTC sonsuza kadar yaşayacak” diyerek oy alacak, böylesine bir “ülkü”yü besleyip büyütecek ve siyasette bunun “nema”sını yiyecek partiler olacaktır...
Bunlar, kendi yollarında politika yapacaklardır...
Eğer Rum tarafı ile görüşmeler olacaksa, ortak bir devlette iki taraf buluşacaksa, istenen eğer buysa, bileceğiz ki “egemenlik” tek olacaktır...
Bileceğiz ki “egemenliğimizin” bir bölümü ortak devlete, büyük bir bölümü de “Brüksel’e devredilecektir.
Bileceğiz ki kendi ayrı idari bölgemiz olacak, bu bölgeye egemen bir “devlet”imiz olacak, ancak bu devletin “Ben bu işte yokum” diyerek “ayrılma” hakkı olmayacak.
Bileceğiz ki Birleşmiş Milletler hiçbir zaman bize “Self determinasyon hakkı” bulunan bir halk muamelesi yapmayacak.
Bileceğiz ki “Kurucu devlet” dediğimizde de “Oluşturucu devlet” dediğimizde de devletin “Tam egemenlik” hakkı bulunmayacak.
Bileceğiz ki bu konularda detaylara inen Birleşmiş Milletler kararları vardır ve Türk tarafı bu kararlara saygı göstereceğini birçok kez açıklamıştır.
Yine bileceğiz ki dünya “Egemenliklerin betonlaştırıldığı” bir dönemi reddetmektedir.
Dünya, “Egemenliklerin paylaşıldığı” bir düzene çoktan adım atmıştır.
Avrupa Birliği de, egemenliklerin “ortak kullanıma” verildiği bir demokrasi projesi olarak önümüzde durmaktadır.
Dolayısı ile; Kıbrıs’ı Rumlarla birlikte “ortak” olarak yönetmek istiyorsak; 1960’tan beri kullanmadığımız toplumsal haklarımızı geri almak istiyorsak bunun yolu budur.
“Uluslararası hukuk” içine girmek istiyorsak da bundan başka yol yoktur.
Dünyanın “çözüm” dendiği zaman anladığı; UBP’nin ve Denktaş’ın savunduğu “iki egemen devlet” mantığı değildir.
Bu “mantık” olsa olsa bizi “Çözüm istemiyorlar” çizgisine götürür ki, biz bu damgayı alnımızda çok uzun yıllar taşıdık...
Şimdi eğer derdimiz gerçekten “çözüm” ise, “Tek egemenlik” konusunda Cumhurbaşkanı Talat’ın Hristofyas’la yaptığı uzlaşmayı desteklemeliyiz.
Yok eğer; egemen iki devletli çözüm diyorsak, aslında hiç de oturup konuşmaya değer bir durum yoktur, demektir.
Dünyada hiçbir büyük ülkenin, “Tam egemenlik” peşinde olan bir toplumu “çözüm yanlısı” olarak görmesi mümkün değildir.
Tabii; bu düşünceyi savunanların da politikada etkin olma hakları vardır. Ancak bunun yolu “görüşmeler” değildir.
Tavrınızı net olarak alırsınız, masaya oturmazsınız, KKTC’yi güçlendirmek için her şeye göğüs gerersiniz, Türkiye’ye de bunu açıkça söylersiniz, uzun soluklu bir kavgaya başlarsınız, ancak kimsenin de zamanını çalmazsınız.
Hem çözümden yana olmak, hem ayrılıkçı egemenlik talep etmek birbiri ile örtüşmüyor.
Bence; en çok da politik birer parti olarak UBP ve DP bu konudaki politikalarını gözden geçirmelidirler.
Ya tamamen “Ayrılıkçı” bir çizgide politika yapacaklar, KKTC’yi tanıtmak için yollara düşecekler, ya da çağın “eskimiş egemenlik anlayışlarına sığınarak” tıkamaya çalıştıkları çözüm sürecini iyi tahlil edecekler.
Başka türlüsü olamaz...