Devletin tepesinde küslük olmaz!
Türkiye’nin 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, onun başbakan rahmetli Turgut Özal da cumhurbaşkanı oldukları dönemde, kendisi ile Özal arasındaki bazı malum sebeplerle oluşan kırgınlığa rağmen “uyumlu” görev yapmalarını yeri geldikçe “Devletin tepesinde küslük olmaz” sözleriyle izah ederdi.
Siyasi aktörler arasında görüş ayrılıkları olması tabii ki gayet normal… Tüm siyasetçilerin ayni görüşte olduklarını düşünmek bile korkunç bir olay. Baskı rejimlerinde görülebilecek bir olay belki ama o rejimlerde bile bastırılmış ve hatta yer altına inmeye zorlanmış olsa bile aykırı sesler hep olagelmiştir. Ama bir ülkede demokratik yönetim var olduğu iddia edilirse; değişik görüşten siyasi bir şahsiyetin cumhurbaşkanı, başka bir siyasi görüşten bir başbakanın ve gayet doğal olarak çeşitli siyasi görüşlerin oluşturduğu bir koalisyon hükümetinin o ülkede olabilirliği de kabul edilmesi gerekir. Fransua Mitterrand’ın ikinci cumhurbaşkanlığı döneminde Sosyalist Parti’nin seçim hezimeti sonrasında yarı başkanlık sistemine rağmen bir sağ iktidarın göreve gelmesine, bu zoraki birlikteliğe, Fransızlar “Cohabitation”, yani “birlikte var olma” demişlerdi.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde de sağ cumhurbaşkanı, sol ağırlıklı hükümet “birlikte var olma” deneyimini Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın son başkanlık döneminde yaşamıştık. Pek kolay olmamasına rağmen, yine de oldukça uyumlu görev yapmışlardı Cumhurbaşkanı Denktaş ve o zamanın başbakanı Mehmet Ali Talat. O kadar ki, Denktaş “evet” demeye razı olmadığı Annan planının son görüşmelerinde görüşmecilik görevini – seve seve olmasa – da Başbakan Talat’a vermiş ve onun başkanlığındaki heyet İsviçre’nin Bürgenştok kasabasındaki görüşmelerde Kıbrıs Türk tarafı adına plan üzerindeki son görüşmeleri yapmıştı. Her ikisinin de yaşadıkları ıstırabı tabii ki onlar bir gün anlatmadıkça bizler bilemeyiz, ama bu durum demokrasinin doğal bir cilvesi idi tabii ki.
2005 cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bu yana ise artık sosyalist olduklarını kabul etmeseler de sol bir cumhurbaşkanı ve büyük ortağı sol (sol olmasından öte cumhurbaşkanının eski partisi) bir koalisyon hükümeti iş başında. Başlarda küçük ortak Serdar Denktaş’ın Demokrat Partisi idi ama Ankara’dan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (bugünlerde arsa yolsuzluğuna adı karışarak AKP genel başkan yardımcılığından istifaya zorlanan Şaban Dişli yönetiminde) tezgâhladığı bir operasyon ile oğul Denktaş da hükümetten uzaklaştırıldı ve son iki yıldır küçük ortak yeni kurulan Turgay Avcı liderliğindeki Özgürlük ve Demokrasi Partisi oldu. Sağ tabanlı ÖDP’nin siyasi çizgisi, kendileri ne derse desin, şu ana kadar oldukça liberal gibi görünüyor. Sol-sağ koalisyonuna göre sol-liberal bir koalisyon hükümeti uyum açısından daha rahat olmalı. Nitekim yakın zamana kadar da ne koalisyon içerisinde ne de koalisyon ile cumhurbaşkanı arasında fazla gerginlik olduğu kanısı pek uyanmamıştı.
Doğrusunu söylemek gerekirse ÖDP’nin kurulduğu dönemdeki hoş olmayan gelişmeler, AKP iktidarının bu gelişmelerde oynadığı rol ve daha önemlisi tüm bu gelişmelerin Kıbrıs’ta daha tavizci bir çizgi izlenmesi amacıyla yapıldığı peşin hükmü ve endişesi ile hem Avcı’ya hem de partisine karşı oldukça acımasız eleştiriler yapıldı; ben de yaptım. Ancak geride bıraktığımız iki yıl dikkate alındığında Avcı’nın dışişleri bakanı olarak hiç de azımsanmayacak başarılara imza attığını görmemek elde değil. Tüm zorluklara rağmen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin dış temsil ağını genişletmeye, her türlü imkânı zorlayarak dış temasları artırmaya, Kıbrıs Türk halkının haklı davasını sağır kapılara ısrarla anlatmaya ama bence en önemlisi 25 yılını kutladığımız devletimizin Dışişleri Bakanlığını kurumsallaştırmaya yönelik çabalarını inkar edebilmek mümkün değil.
Mesela ilk kez iki dönemdir dışişleri meslek memurları Ankara’da Dışişleri Bakanlığı’nda kurslara katılmakta, eğitim almakta. Mesela, Dışişleri Bakanlığı’nın bazı personelinin “dış görev istemem” kapris ve şımarıklığına ve yaşanılan sorunlara rağmen, dış temsili “diplomatların” yapması gereği üzerindeki kararlılığı…
Tabii ki Avcı da bir insan ve hataları muhakkak vardır. Ancak, gayretler de takdir edilmeli, gereksiz alınganlıklar ile patinaj yapılmamalıdır. Mesela, artık anlamı kalmasa da, hükümetin küçük ortağı partinin başkanı ve dışişleri bakanının “yeterli kariyer diplomatım yok. Bir defaya mahsus dış görevdeki üç görevli için en fazla beş yıl (4+1 kuralı) hizmet verme kuralını bir yıllığına uzatmamız lazım” istemini koalisyonun büyük ortağı partinin mecliste komisyonda görüşmeye bile değer bulmaması ve bu başvurunun hala komisyon gündeminde beklemekte olması anlaşılabilir bir davranış mı?
ANKARA NASIL BÜYÜKELÇİSİZ BIRAKILIR?
Ankara’ya yapılacak büyükelçi atamasında ise konunun bir şekilde Cumhurbaşkanı Talat ile – hatta daha hükümette konuşulma aşamasına gelmeden – basına sızması ve böyle bir önemli atamayı “basından öğrenmeyi” cumhurbaşkanının hazmedememesi, alınması nedeniyle KKTC’nin dış dünyaya açılma kapısının, tek resmi büyükelçiliğinin hem müsteşarsız hem de büyükelçisiz kalması hoş bir durum mu?
Eminim Avcı Cumhurbaşkanı Talat’a konuyu izah etmiş, özür de dilemiştir konunun basına sızıp Talat’a üzüntü vermesinden dolayı. Ancak, konu çözümlenememiş, alınganlık giderilememiş, adı basına da yansıyan çok kıymetli diplomatımız Namık Korhan rencide edilmiştir.
Dahası, her ne kadar Ankara’daki 25 yıl kutlama kabulünde Avcı ev sahipliğini yaparak konuyu bir ölçüde maskelese de, Büyükelçi Tamer Gazioğlu’nun Ankara’dan ayrılmasının üstünden iki aydan fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen yeni büyükelçi atanamadığı Danıştay Başkanı Mustafa Birden, Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Genel Kurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aydoğan Babaoğlu, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Atila Işık, Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Orgeneral Aslan Güner, DSP Genel Başkanı Zeki Sezer, Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt ve eşi Ferda Paksüt, MGK Genel Sekreteri Tahsin Burcuoğlu, eski bakanlardan Mümtaz Soysal ve Hikmet Çetin, ATO Başkanı Sinan Aygün, birçok Müslüman ülke büyükelçisi ve askeri ataşesi ve yüzlerce üst düzey misafirin dikkatlerinden kaçmamıştır.
Bu arada duyuyoruz ki çözüm bulma adına Cumhurbaşkanı Talat fırsattan istifade ederek Dışişleri Bakanlığı’nın yetkilerini tırpanlamaya, adeta Cumhurbaşkanlığı’nın bir bürosu haline getirecek taleplerde bulunuyormuş. Esasında, eğer doğru ise, büyükelçilerin atanmasında cumhurbaşkanının nihai karar verici olması gibi istemler KKTC’de başkanlık sistemi uygulanması durumunda başkanda olması gereken yetkiler. Ancak, KKTC’de başkanlık sistemi yok. Ama eğer, Türkiye’deki gibi “Bakanlık önerir, Başbakanlık Cumhurbaşkanlığı’na arz eder, cumhurbaşkanı uygun görürse atamayı yapar, yoksa yeni isim ister” sistemi getirilecek ise, o durumda KKTC Dışişleri Bakanlığı’nda da Türkiye Dışişleri Bakanlığı yapılanmasını uygulamaya ne dersiniz. Hadi, Cumhurbaşkanlığı özel kalemini, dış politika danışmanlarını, Meclis Başkanlığı ve Başbakanlık dış politika danışmanlarını da dışişlerinden atayalım, BRT’de dışişlerine yasal kontrol hakkı tanıyalım, bu maksatla hem dışişleri bütçesini yeniden ayarlayalım, hem de yeni bir teşkilat yasası yapalım.
Bütün bunlar tabii ki üzerinde uzun tartışmalar yapılması gereken konular. Ancak ne Ankara büyükelçiliği be de diğer atamalar o kadar uzun zaman bekletilemez. Umudumuz Başkan Talat “Devletin tepesinde küslük olmaz” sözünü duyar, Avcı’nın bu nahoş durumun kendinden kaynaklanmadığı izahatını kabul eder ve bu trajikomik meseleye bir nokta koyar.