Bir hastane macerası…

Yayın Tarihi: 18/11/23 07:00
okuma süresi: 8 dak.

Son birkaç aydır garip bir kalp çarpıntısı musallat oldu. Aslında daha önce de vardı ama hep savsakladım, geçer dedim, ilgilenmedim. En son bayağı bayağı artınca, işin içine bir de ‘panik’ girince sıkıntılar yaşamaya başladım ama yine de doktora gitmek gibi bir düşünceye kapılmadım. Ta ki bizim patron Polat Alper beni zorla doktora gönderene kadar. Sağ olsun, böyle şeyleri hiç boşlamaz.

Kalktık gittik. Test, EKG, efor, tahlil derken, tüm sonuçlar tamam çıktı. Bu kadar duygusal stres, kalp kırıklığı, sigara, alkol ve hızlı yaşama rağmen tam sınıfı geçtim diye sevinirken, bizim doktor “Bir da anjiyocuk yapalım sana da tamam olsun. Senin sorunun kaygı sorunu. Yapalım da göresin ki bir şeyin yok” deyiverdi. O öyle deyince, kabul etmek dışında bir seçeneğim kalmadı.

Bizim de hastane macerası işte böyle başladı…

Hastane derken normal devlet hastanesinden bahsediyorum. Zira, malumunuzdur, özel hastanelere gitmek öyle kolay iş değil.

Özel ya da kamusal, fark etmez. İşin içine doktor, hastane filan girince eski korkularım tetikleniyor.

Tabii benim doktor ve hastane korkumun sebebi iğne. Çocukluktan beri iğneden çok korkarım, salarlarken başımı diğer tarafa çeviririm ve her defasında acı duyup bağırırım. Hatta bir keresinde Covid-19 zamanı bana aşı yapan bir abla, iğneyi batırdığında bağırdığım için “Oha yahu, koca adam şu kadarcık iğneden korkar mı?” diye terslemişti.

Neyse, anjiyo günü gelince sabahın köründe hastanenin yolunu tuttum. İçimde de bir korku, sormayın gitsin. Yani şimdi bu işin sonunda bir şey çıkarsa ne yapacaktım? ‘Onu içme, bunu yeme, şunu yapma’ denilirse ne yapacaktım? Huyum kurusun, yasaklara karşı ciddi bir muhalefetim var. Planlı, programlı hayattan zaten nefret ediyorum. Bir şey çıkarsa ne halt edecektim? Eylemlerime devam edebilecek miydim?

İşte bu duygularla korka korka hastanenin 4.katındaki Kardiyoloji Bölümüne çıktım. Sabahın körü olmasına rağmen bölümün hem kapısı hem de içerisi insan doluydu.

İçeri gidip elimdeki kayıt formunu hemşireye uzattım, o da kağıda bakıp diğer hemşireye seslendi, “Ulaş beye bir damar açalım” dedi.

Damar açalım ha!? İğne yani…

Tatlı dilli bir hemşire gelip “Ulaş bey, gelin şöyle sizi içeriye alalım” dedi, mecburi arkasından gittim, bir sandalyeye oturup beklemeye başladım.

Tatlı dilli hemşire yüzümün asık olduğunu görünce beni incitmek için yanda başka birine damar açan hemşireye seslendi: “Bizim bölümün hemşireleri çok havalıdır, değil mi? En iyi hemşireler burada.” O öyle deyince damar açan hemşire beni işaret ederek “E hastalarımız da bayağı havalı” dedi, güldüm tabii. Ama moralim de yerine geldi.

Sonra iğne kısmına geçildi, ben yine kafamı çevirdim, ama o kadar hızlı bir şekilde tatbik etti ki anlayamadım.

Ardından beklemeye başladık. Sonra bir başka hemşire geldi ve bize Kardiyoloji bölümünde yer olmadığı için bizi 2.kattaki Kalp ve Damar Cerrahisine yatıracaklarını söyledi. Biz de peşi sıra bölüme indik.

Beni dört kişilik bir odaya koydular. Orada benden başka 3 kişi daha vardı ve üçü de uzun süredir hastanede kalıyordu. Tek tek selam verdim, tek tek selam aldım. Çok güzel insanlardı, sağ olsunlar. Uzun süredir beraber kaldıkları için de bayağı kader birliği yapmışlar. Yani bir elma yenecek, her üçü de konu hakkındaki görüşünü veriyor, sonra elma soyuluyor, dağıtılıyor, afiyetle yeniyor. Belirli saatleri var. Kahve saati, elma saati, armut saati…Bir de her gün pencereye gelen kuşlara ekmek verdikleri bölüm var...

Sonra uzun süre devlet görevlerinde bulunmuş olan abimiz, kardeşinin getirdiği gazetelerden son derece düzgün ve akıcı bir Türkçeyle haber okudu, diğerleri de yorum yaptı. Bir süre ben de dinledim, gazeteci olduğumu da söylemedim. Onlar da beni tanımadılar zaten. Nihayetinde konunun bir yerinde ben de lafa karışıp, fikrimi söyledim, sonra da gazetecilik yaptığımı belirttim. O saatten sonra şikayetler başladı.

Meğer hastanemiz, -her ne kadar orada çalışanlar bayağı özverili olsa da- işlere yetişemiyormuş. Eleman eksikliğinin yanı sıra, alt yapı sorunları da çok varmış. Ve bir de kalabalık. Öyle ya, memleketin nüfusu bilinmiyor dolayısıyla kalabalık. Ama bütün olumsuzluklara rağmen yine de şükür edip, yetkililere teşekkür etmeyi de bildiler.

Onlar öyle deyince, ben de beklerken, biraz etrafı dolaşıp, duruma bakayım dedim.

Bilmem yetkililer farkında mı ama devlet hastanesi gerçekten dökülüyor. Çok köhne, eskimiş, insana hiç güven vermeyen bir hali var. Sistemsel olarak iyi durumda, onu söyleyeyim. İşlemler hızla yapılıyor, operasyonlar da bayağı hızlı ama alt yapı ve görüntü hiç iyi değil.

Uzatmayayım, yaklaşık 6 saatlik bekleme ve bir miktar bekletilmenin verdiği sinirin ardından en sonunda sıram geldi, ismimi çağıran hemşirenin ardından operasyonun yapılacağı yere gittim.

İçimdeki korku birden büyüdü, yürürken vazgeçmeyi filan düşündüm. Ama artık çok geçti.

Sonra beni tanıyan erkek hemşirenin samimi selamıyla kendime geldim, “Napan be abi?”

“Nolsun gardaş, aha anjiyo işimiz var…”

“Tamam abi, geç soyun, üzerinde sadece çorapların kalsın da halledeceğiz.”

Hade oğlum, nasıl yani?

“Hepsi mi?” “Hepsi abi. Sonra da bunu giy.”

Giy dediği şey benim göbeği anca kapatan basit bir hastane kıyafeti! Yani anlayacağınız cıscıbıldak kalıverdik!

Sonra içeri aldılar, masaya yatırdılar. Ben bir yandan ellerimle takım taklavat kapatma işiyle uğraşıyorum tabii ama nere kapatıyorsun!

Masada yatırken doktorla göz göze geldim, elinde iğnesi; “Gardaş, çok ağrıtmaz ya?”

“Ağrıtır ama kısa süreli” deyip, iğneyi kasığıma sapladı!

Tanrım, hayatımda böyle bir iğne acısı duymadım, o saplayınca da resmen bağırdım, utanması yok!

Doktor “Sakin ol, kıpırdama çünkü atar damara zarar verirsek iyi olmaz” dedi ama nere duruyorsun?

Doktor tabii ki durmadı ve çok profesyonel bir şekilde dakikalar içinde işi halletti. Ardından da “Hadi geçmiş olsun, damarlar temiz, hiçbir sorunun yok. Ama sigara içmeyi bıraksan senin için iyi olur” dedi.

Oh be…Temiz…

Sonra odadan dışarı aldılar, paketlediler, bantladılar yaranın üzerine kum torbası koyup, çıplak bir şekilde üzerimi örtüp odaya gönderdiler. Ağrılar içindeydim, yalanım yok.

Sonra tam 6 saat boyunca kıpırdamadan yattım ama siyatik bel ağrısı olan birisinin düz yatması ayrı bir mevzu zaten, çok zorlandım.

Arada doktorlar, hemşireler gelip, hal hatır sordu, yaraya baktı. Hatta ilginçtir, bir kadın doktor hikaye anlattı. Dedi ki “Yahu bu sabah 4 gibi uyandım, Twitter’e girdim ve senin yazdığın iletileri okudum. Şimdi geldim, karşımdasın, inanamıyorum, bana beyan mı oldu nedir?”

Dedim “İşaret, bunların hepsi işaret.” Ben öyle deyince, o da kahkaha patlattı.

Sonra zaman doldu ve taburcu edildim.

İşte böyle…

Gerçekten çok zor şartlar altında, kapasitesinin üstüne, özveriyle çalışan hemşirelerimize ve doktorlarımıza teşekkür ederim. Hastanede yatan hastalarımıza da acil şifalar dilerim.

Yetkililerimize hastanedeki yükü azaltma ve alt yapı eksiklerini ivedi olarak giderme çağırısı yapmayı da borç bilirim…

Beni orada yalnız koymayan babama ve soul mate'ime da binlerce teşekkür...

Son olarak, herkes kendine iyi baksın diyorum, çünkü her şeyin başı sağlık…

#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Diğer Ulaş BARIŞ yazıları