Göçmen işçi olmak

loading
1 Aralık, Salı
£

10.46

9.39

$

7.85

KÖR GÖZE PARMAK

Doç. Dr. N. BERATLI
nazim.beratli@kibrispostasi.com
Doç. Dr. N. BERATLI
A- A A+

Göçmen işçi olmak

Büyük coğrafi keşiflerin ortaya çıkardığı iki kocaman kıt'a, 19.yy'dan itibaren uçsuz bucaksız topraklarının işlenmesi için, öncelikle Avrupa'nın fakir ülkelerinden, sonra da dünyanın dört bucağından göçmen akımına uğradı. Bu akım sonucunda, Kuzey Amerika ilk başta püriten İngilizlerin, daha sonra da İrlandalı, Polonyalı, Alman, İtalyan, Hellen, Hispanik azınlıkların işgaline uğradı. İlk önce gelen Beyaz Anglo-Sakson ve Protestan azınlık, ötekiler gelene kadar kendisini ülkenin sahibi kabul ettiğinden, bugün bile kendinden başka herkesi "yabancı" sayma eğilimini gösteriyor. Kıt'aya köle olarak zorla, kendi arzuları hilafına getirilen Afrikalılar'ın torunları ise, ikinci sınıf insan muamelesinden, henüz kurtulabilmiş değil! Anakaranın daha kuzeyindeki, Kanada'da, Fransızca konuşan Quebecliler ile ülkenin geri kalanındaki İngilizce konuşan halk arasındaki sürtüşme, devam ediyor. Güney Amerika'da özellikle geçen yüzyılın başlarında önemli bir gelişme gösteren Arjantin'de ise eski "yerli" Hispanik kökenli insanlara, özellikle Osmanlı İmparatorluğu'nun Arap vilayetlerinden ve Hellen/Ermeni kökenli toplumlardan göçen bir "azınlık", halâ "yerli" sayılmıyor. Avustralya da ayni durumda...

Dünya, bu "uzak" ülkelerdeki göçmen işçi sorununun yakıcı sonuçlarına kulaklarını tıkamış, sorunu kendi haline bırakmışken, özellikle 2.Dünya Savaşı sonrasında, yakılıp yıkılmış Avrupa'nın yeniden inşaası için gerekli işgücünün, geri kalmış ülkelerden karşılanması zorunluluğu, ikiyüz yıl boyunca, yukarıdaki ülkelere göçmen gönderen batı Avrupalı (artık zenginleşmiş) ülkelerin kendilerini göçmen alır bir hale getirdi. Fransa, İngiltere, Almanya, Hollanda ve Belçika gibi ülkeler, eski sömürgelerinin halkları tarafından, bir tür işgale uğradı. Giderek, kuzeydeki zengin İskandinav ülkeleri ve İsviçre de bu göçten nasiplerini aldılar ve nerede ise Avrupa'nın tümü, dili, dini, rengi, kültürü, yaşam alışkanlıkları tümü ile farklı azınlıkları barındırır oldu!

Almaya'da Türkler, Fransa'da Cezayir, Fas ve eski sömürgelerin Afrikalı çocukları, Hollanda'da eski sömürgelerden gelen Afrikalılar ve hatta Afro Amerikalılar, İngiltere'de Hindistan kökenliler, Kıbrıslılar, Jamaikalılar, son zamanlarda Kürtler ve niceleri; hatırı sayılır azınlıklar halinde, kendi değerlerini de korumayı talep edecek birer toplum halinde yaşamaya başladılar. Başlangıçta, Avrupalılar'ın, "çalışıp hizmet edecek, sonra da biriktirdiği para ile ülkesine dönecek" sandıkları bu insanlar, aradan geçen yıllarda doğan ikinci kuşağın artık kendisini Avrupalı sayarak, kendi geri ülkesinde yaşayamayacak hale gelmesi üzerine; şimdi bir acı gerçeği kavradılar:

Artık, eskiden olduğu gibi yaşanamayacak! Churchill mezarından kalksa İngiltere'yi, Edith Piaff Fransa'yı, Hitler Almanya'yı, Von Gogh Hollanda'yı tanıyamazlar artık! Ne var ki tam tersi de doğrudur... Cinnah Pakistanlılar'ı, Mahatma Gandhi Hindliler'i, Lumumba Afrikalılar'ı örneğin İsmet Paşa da bugünkü Türk insanını tanıyamaz artık! 2. Dünya savaşı sonucunda oluşan göç hareketleri, bir yandan emperyalist metropolleri, sömürge halkları ile doldurup, oraları değiştirirken, öte yandan da göçmenler oralarda öğrendikleri değerleri bir biçimde içselleştirip, sonra da kendi kültürlerine aktararak hem kendileri değişmişler, hem de anavatanlarında önemli bir göçmen kültürü oluşturmuşlardır. Bizim Londralılar'ı düşünün... "Bizim ondaaa" (son hece sol,fa,mi, sol makamında okunmalıdır) derken, o kültüre kendilerinin bir tuğla taşı eklemediklerini, orada da dışlanan bir grup olarak yaşadıklarını saklamaya uğraşırlar ama aslında hiç de farkına varmadan ve çoğu zaman tam da tersini murad ederek, o değerleri buraya aktarmaya çalışmaktadırlar. Türkiye'nin Almancılar'ını düşünün... Kendi ülkesinde tutunamayıp göçmek zorunda kalmış olmanın derin acısı ile ilk kuşak, tatil için geldiği eski ülkesinde, yaşamının her saniyesinde "ben buradan gittim ama bakın orada sizden iyi yaşıyorum" mesajını vermek için canını yerken, ha bire orada edindiği değerleri, aktarmakta olduğunun farkında bile değildir. Göçmen, artık o eski geri kalmış köylü çocuğu değil; başka birşeydir! Öte yandan göç alan ülke de artık başka birşey olmuştur. Göçmen almaya başlamadığı günlerdeki yaşama bir daha geri dönemeyecektir. Ne var ki asıl önemli olan, göçmen verenin de artık bir daha o eski günlerine dönemeyecek olmasıdır.

Bütün bu değişimin objesi olan göçmen; bir yandan kendi eski ülkesini terketmenin derindeki suçluluk hissini yaşar! Daha iyi bir yaşam beklentisi ile içinde büyüdüğü evi, köyünü, mahallesini, arkadaşlarını, yazları yüzdüğü dereyi, kışları odun kestiği ormanı; babasının mezarını, ilk aşkının yürek tıpırtısını terketmiştir! Bir anlamda kendini terkedip, "başka bir ben" olmaya, yelken açmıştır. Ne var ki gittiği "yeni" ülkesi, hiçbir zaman ona kucak açmaya hazır değildir. O orada bir yabancıdır ve artık kendi "eski" ülkesinin de yerlisi sayılmamaktadır... Bu kaygı, başlangıçta göçmeni yeni katıldığı ülkede, "kaybolmaya" yöneltir. Yeni toplumu ile özdeşleşmeye... Bir British, Dautsch, François falan olmaya kalkar... O dilde bir lâkap edinir, o dili konuşmaya çalışır, onların şakalarına katılmaya, oradan "yakın" arkadaşlar edinmeye, o toplum içinde kaybolup, onlardan biriymişçesine kendine göre bir saygınlık edinmeye uğraşır! Bu, boşuna bir gayrettir! Rengi, aksanı, alışkanlıkları, resmi belgeleri v.s. kendini her an ele verecekler ve o orada bir yabancı olduğunu, yaşamının her anında derisinin gözeneklerinden giren havada hissedecektir! Özdeşleşme çabasının sonuçsuz kalması, bu defa göçmeni kendi içine döndürür; "madem ki özdeşleşemedim, hiç değilse yok olmayayım" kaygısı ile kendi "eski" ülkesini terkettiği gün, orada olan değerlere kıskançlıkla sarılarak, kendi varlığını ve kimliğini koruyacağını sanır! Ve o zaman da "yeni" ülkesinde başına gelen yabancılaşma; eski ülkesinde de değişmez kaderi olur! Orada da artık, eski ve unutulmuş zamanlardan söz eden, farklı giyinen, farklı bir aksanla konuşan, elli sene öncesinin şarkılarını dinleyen, elli sene önce ünlü olmuş sinema yıldızlarına hayran, toplum dışı bir yabancı haline gelir, "sekonder" olur, "alamancı" olur...

Değerlerini bir türlü kavrayamadığı, kavrasa kendi olmaktan çıkacağı korkusu ile içselleştiremediği "yeni" ülkesinde, "bizim ondaaaa" (son hece sol, fa, mi, sol makamındadır, unutmayın! Birilerine birşeyler kanıtlanmakta, aslında orada da tutunamadığı gizlenmeye çalışılmaktadır) yabancıdır! "Eski" ülkesinde ise kendi yokken gelişen yeni değerleri kavrayamadığından, bir defa daha yabancıdır!

Bu "yabancılaşma", batı Avrupa'da farkedileli, nerede ise yirmi yılı buluyor. Ve bu sorun, dünyanın hemen her gelişmiş ülkesi ile geri kalmış ülkelerin tümünde de yaşanan ve geniş insan kitlelerini ilgilendiren bir sorun olduğu için, bir insanlık sorunu olarak ele alınıp, çaresinin bulunmasına çalışılıyor!

Göçmen alan ülkelerin insanlarının ilk tepkisi olan "geldiler, ülkemizi bozdular" reaksiyonunun, çok da haklı olmadığı, o ülkelerin o insanlara ihtiyacı olmasaydı, onları orada zaten barındırma yeteneğinde olamayacağı bir elde kavranırken; öteki elde de daha iyi bir yaşam arzusunun, hiç kimse için bir suç olarak algılanamayacağı bilince çıkarılıyor! Ve bütün dünyada kendine "sol" diyen tavırlar, bu sorunun çözümünün, göçmenlerin kendi adet ve geleneklerine "yeni" ülkelerinin saygı göstermesinin bir insan hakları sorunu olduğunu; ancak o ülke insanlarının da kendi adet ve gelenekleri olduğunun da göçmenlerce kabul edilmesi ve onların da "geleneğim böyle" diyerek, metropol ülke halkına ters gelecek, onlar dehşete düşürecek, yaşam biçimlerini kendi ülkelerinde değiştirmelerini talep eden tavırları terketmeyi kabullenmeleri gerektiğini ileri sürerek, özümsemeye değil; birarada yaşamaya (co-existance) yönelik politikalar geliştiriyorlar.

Emperyalist metropollerin faşist sağları, örneğin İngiltere'de National Front, Fransa'da Le Pen, Almanya'da Neo-Nazi'ler, Rusya da da Jirinovski gibiler ise "geldiler, ülkemizi, kültürümüzü, kimliğimizi bozuyorlar" tespitinin ardından, sorunun çözümü için, "gemilere, (uçaklara, trenlere) doldurup, sittir edelim gitsinler!" diyorlar! (Yani aslına bakarsanız gaz odalarına atılmalarına da bir itirazları yok ama konjonktür müsait değil diye, o kadarını da söyleyemiyorlar artık!)

Kıbrıs, çok ilginç bir ülkedir!

Şimdi, ne demek istedim ben? U lâ havle!!!!!!!!

banner

Yorumlar

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.