Zihniyeti öne almak lazım...

loading
5 Haziran, Cuma
£

8.55

7.69

$

6.76

KÖR GÖZE PARMAK

Doç. Dr. N. BERATLI
nazim.beratli@kibrispostasi.com
Doç. Dr. N. BERATLI
A- A A+

Zihniyeti öne almak lazım...

Türk düşünce dünyası, İmam Gazali'den beri İslama ariz olan düşünce düşmanlığının, Osmanlı'dan geçip gelen etkileri ile alildir! Bu siteye gönderilen okuyucu yorumlarından birinde, geçen gün açık bir anti-semitizm örneği vardı, örneğin! Adam bir yandan "ülkücü" takılıyor, öte yandan Turancılığın en popüler ideoloğu Ziya Gökalp'in ve en önemli politik hareketi İttihat Terakki erkânının tümünün mason olduğundan bihaber, Yahudi düşmanlığı yapıyor! Partinin en önemli adamlarından birinin, Emmanuel Karasu diye bir yahudi, militanlarının halk ağzındaki lâkabının da "farmasonlar" olduğunu belli ki hiç duymamış!

Bizde düşünce, ölümüne korkulan birşeydir. Tımarhane kapısına "düşünen adam" heykeli koyar, çok okuyanın çıldıracağını ileri süreriz! Bu gelenek, aslına bakarsanız fikir dünyamızın her yanını etkilemiştir. Politik yaşamımıza bu özellik, donmuş bir takım verilerin gerçeğin yerine konması ve taraftarların da bile bile lâdes demesi şeklinde yansır.

Osmanlı İmparatorluğu, 1699'da ilk defa toprak kaybettiği zaman, bundan Avrupa karşısında gerilediği sonucunu çıkarmamıştır. Tam tersine, o halâ kendi halkının ve yönetici sınıfının zihninde, en büyük güç idi... 1715 ve 1730 kayıpları da toplumsal geri kalmışlık olarak değil, askeri teknolojide ve taktik stratejik bilgi birikiminde geri kalma olarak algılandı! Ve bırakın toplumsal bir ilerleme projesini, sadece Yeniçeri ocağının düzenlenmesi girişimi bile iki padişahın, lll.Selim ile Genç Osmanın başlarının yenmesine neden oldu. Kimilerimizin, Marx'ın "Asya'nın bin yıllık uykusu" tanımı ile tarif etmeye çalıştığı bu durum, bana kalırsa o tanımla izah edilemezdi zira Türk kültürü Asya'nın ortasından gelmekle beraber, hiçbir zaman Asya uygarlık merkezlerinin etkisine girmiş değildi. Duraganlık zihniyetinin temelinde Asya değil, (zira Asya'da yaşanan yüzyıllarda, ne Çin, ne Hind ne de İran kültürleri ile bir kaynaşma olmamıştı) Bizans yatmaktaydı. Yıldırım Bayezit'ten başlayarak, Fatih'te doruğuna varmış olan "saraylılaşma- imparatorluk olma" süreci, özellikle İstanbul'un fethinden sonra bir bir, Bizans geleneklerinin Türk elinde revize edilmesi, Stefanos Gerasimos'un deyimiyle, "Ölmekte olan Bizans'ın kendisine doğudan gelen bir dinamizmi içselleştirmesi ile altı yüz yıl daha yaşaması" idi...

Bu bakımdan, Asya'nın göbeğinden gelen ve yolda müslüman olan bu yeni toplumun paradigmasını çatan, aslına bakarsanız, Roma İmparatorluğu felsefesi idi... Zaten Osmanlı'ya da boşu boşuna "Roma tipi kadim imparatorluğun, son örneği" demiyorlar... Yazının başındaki suçlama, tek başına Gazali ve İslamla fikirsel durağanlığı izah etmeye çalışma, işte bundan dolayı, tek başına eksik kalan bir tespit olurdu. Türkler Roma İmparatorluğu'nu yıkmamışlar, tam tersine başına geçip kurulumuşlardır. Fatih Sultan Mehmet'in kendi kendine "Diyar-ı Rum Sultanı" (Roma İmparatoru) demesi, imparatorluğun asıl merkezi topraklarının "Rumeli" (Roma ili) olması, boşuna değil! Böylece katoliklik karşısında giderek gerileyen ortodoks dünyası da Osmanlı kisvesi altında, altı yüzyıl daha dünyanın da hristiyanlığın da patronu olma işlevini sürdürürken, mentalite olarak saraya egemen olmakla (Fatih'ten sonra devlet erkânında daha çok dönme ortodoksların ve özellikle de Rumların kullanıldığını inkâr edebilecek bir babayiğit var mı?) Osmanlı siyasasına, Roma'dan kalma devlet geleneklerini egemen kılmışlardır. Ve bu kadim felsefe, her zaman için kendi ile dünyanın geri kalanın birbirinden ayırma üzerine kuruludur! Bir Roma vardır, bir de barbarlar! Ve elbette ki patron Roma'dır. Bunun gibi Osmanlı zihniyetinde bir Osmanlı vardır, bir de dünyanın geri kalanı! Ve elbette ki patron, Osmanlıdır...

Bu binlerce yıllık zihniyet ve onun ürünü olan zihniyet, elbette ki birkaç askeri yenilgi, Ukrayna falan gibi bir miktar toprak kaybı ile kendi geçerliliğinden kuşkuya düşecek, kendi kendini yargılayacak değildi. Ne yapacaktı? Aslında kendinin doğru olduğunu ama ayrıntıda bir yerde bir hata yapıldığını ileri sürerek, o ayrıntıları bulup düzeltmeye çalışacaktı. Nitakim, Osmanlı'da da müesses nizam dolayısıyla ortada gelişmekte olan ve bir devrim talep edecek herhangi bir sınıf bulunmadığından, bu işi sarayın bizzat kendisi üstlendi ve tepeden aşağı toplumsal bir devrim değil, "Tanzimat" yani "düzeltmeler" yapacağını ilân etti! Bir devrimin gerektiğine zaten inanılmıyordu! Ve daha da hoşu, "Tanzimat adamları" İlber Ortaylı'ya göre, "aslında Osmanlı'nın haklı olduğunu, Fransa'dan başlayan ve Avrupa'nın tümünü etkileyip değiştirmeye başlayan yeni düşüncelerin yanlış olduğunu kanıtlamaya" koyulmuşlardı!

Daha sonra ortaya çıkan Jöntürkler'in de İttihatçıların da asıl iddiası, imparatorluğu yaşatmak değil miydi? Ulus devleti savunan Mustafa Kemal'in, l. Dünya Savaşı'nda bütün imparatorluk elden çıkana kadar önemli bir isim olarak algılanamamasının başka bir izahı da yoktur! Kaldı ki o da asıl düşüncelerini ortaya koyabilmek için, kendi ordusu ile askeri bir zafer kazanıp, ipleri eline almayı beklemek zorunda kalmıştır.

Ne var ki binlerce yıldan süzülerek gelen zihniyeti, cumhuriyetin 70-80 senesinin değiştirmesini beklemek, haksızlık olurdu. Türk fikir dünyası, siyasi fikirleri ile beraber, hâlâ donmuş bir kült olarak ayaktadır. Halâ, bir takım "paket fikirler" geçerliliğini korumaktadır. Halâ, bir dünya vardır ve bir de "biz"! Ve halâ, bu donmuş paketi topluma dayatan devletin Osmanlı'dan kalma bir takım kurumlarıdır ki günümüzde "derin devlet" derken kastedilen, bence asker, gizli servisler v.s. falan değil, bu kurumların zihniyeti olmalıdır. Zira yönlendirici olan o zihniyettir ve pratikte bunu uygulayanlar değil, zihniyeti üreten kurumların görülebilmesidir, esas olan! Zira bu zihniyet, hem kendini hem de karşıtını birlikte üretmektedir aslında! Kendisi kadar, kendi karşıtının da "paket fikirler"e teslim olmasının ve tımarhanelerin kapısına düşünen adam heykelleri konulup, "düşünmek kötüdür" mesajının alenen verilmesinin yadırganmamasının nedenini, bugün beğenmediğimiz geçmişte kalmış şeyler söyleyenlerde değil, tarihte ve kendimizde de aramalıyız, herşeyden önce! Biz ne kadar özgür düşünce üretebiliyoruz ki "üretemediğini" ileri sürdüklerimizi, suçlamayı hakkedebiliyoruz? Günümüzde bir biçimde Türk düşünce ve siyaset dünyası içinde yer alanlarımızın, bu soruyu kendilerine sormaları kaçınılmazdır.

Ama öte yandan, "AB, Yahudiliğin çıkarınadır" gibi deli saçması lâfları, utanmadan terennüm edebilen echel-i cühelâya da "hadi be ordan, saçmalama... Salak!"tan başka yanıt vermenin de doğrusu, hiç gereği yok!

Dünya tarihinin başından bu yana üretilmiş en önemli uygarlık projesinin dışında kalmak için çırpınan bir miktar gündelik çıkarı aklının önüne geçmiş tarihten arda kalmış dinazoru, bu toplum da bu ulus da aşacaktır, buna kuşku yok! Ama aslolan o düşünce iklimine yol açan, Roma'dan Osmanlı'ya ondan da bize miras kalan, dünya ile kendi aramıza bir bariyer koyarak, "onlar ve biz" şeklindeki dogmatik kalıbı kırıp parçalamak ve bizim de herkes kadar dünyanın eşit bir parçası olduğumuzu anlayarak, düşünce dünyamızın en tepesine bunu yerleştirmek gayreti olmalıdır. Bu bakımdan Erhan Arıklı dostum beni kendince "eleştirirken" haklı... Ben ne kadar Kıbrıslı isem, o kadar da İstanbullu, Taşkentli, Buenos Airesli, Londra'lı ve Bakü'lüyüm... Kafamın etrafındaki zincirleri çözeli, uzun yıllar oluyor...

banner

Yorumlar

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.