Aslolan

loading
23 Kasım, Pazartesi
£

10.49

9.33

$

7.88

KÖR GÖZE PARMAK

Doç. Dr. N. BERATLI
nazim.beratli@kibrispostasi.com
Doç. Dr. N. BERATLI
A- A A+

Aslolan

İlerici olmak ne demektir?

Uzun yıllar süren Kıbrıs Sorunu yüzünden, bizim anlayışımıza göre, Kıbrıs'ta barış, çözüm, halklar arası uyum yaratılmasını istemekle ilerici olmak, solcu olmak özdeşleştirilmektedir. Kıbrıslılık, adeta solculuğun alameti farikası haline getirilmekte, yalnız bu alanda değil ama yaşamın her alanında olduğu gibi, kavramlar tersyüz edilmektedir. Entellektüel sohbetlerde bu durum biraz da burun kıvrılarak konuşulmakta, ama kamuoyunun gündemine getirmek, her nedense, bir türlü mümkün olmamaktadır.


Genel anlamda sol, hem göreceli bir kavramdır ve hem de politik olmanın öncesinde düşünsel bir faaliyettir. Karl Marx'a gelene kadar, sosyalist düşüncenin öncüleri olan Robert Owen, De Fourier gibi düşünürler veya İngiliz sendikalistleri Chartistler, politikacı değillerdirler. Ya ütopik düşünce adamları ya da ekonomik mücadele yürüten sendikalistlerdir. Sol düşüncenin politika alanına egemen olması, Karl Marx ve çağdaşlarının döneminde gerçekleşmiştir. Yani, düşünce üretimi ve yeniden üretimi olmazsa, felsefi anlamda, sosyal anlamda ve hatta estetik, semiyoloji, gibi alt bilim alanlarında entellektüel üretim ve yeniden üretim olmazsa, sol politika olamaz! Sol politika, genel olarak, evrenin gelişimi ile ilgili bir saptamanın (durağan hiçbirşey yoktur, herşey sürekli bir devinim ve gelişim içerisindedir) topluma uygulanması için ortaya atılan bir iddia ve eylemdir.

Bu bakımdan ele alındığında, Kıbrıs Sorunu'nun çözümünü talep etmek, tek başına solcu, ilerici şu bu olunmasına yetmez… Bugün, örneğin DİSİ gibi bir hareket, bu hedefi savunarak sağ kalmaya, başka bazı hareketler de tam tersini savunarak sol kalmaya devam ediyorlar. Kıbrıslılık da olsa olsa "patriotizm" yani vatanseverlik diye tanımlanabilir ki hiçbir biçimde solun tekelinde olan bir duygu değildir bu! Ve hatta "vatan", "patrié" anlamında, ulusçuluğun bir göstergesi olup, felsefi ve tarihsel anlamda, sol değil, sağ ile ilişkili bir kavramdır.

Kıbrıs Türk Solu'nun, hem bu kavramlarla haşır neşir olup, hem de "sol" olarak kalabilmesinin altında, başka nedenler yatmaktadır ama "sol" olmasını sağlayan düşünceler, bunlar değildir. Yukarıda "sol göreceli bir kavramdır" dedik… Örneğin Fransız İhtilali döneminde, mecliste kralın seçtiği vekiller sağda, halkın seçtikleri ise solda otururlardı. Zaten sağ-sol kavramları da oradan gelişti. Ne var ki o solda oturan milletvekilleri, burjuvalardı… Yani, ilk "solcular" burjuvalardı! Zaman ve zemine göre, sürekli gelişim, her koşul altında gelişimden yana olanları "solcu" ona karşı olanları da "sağcı" diye belirler. Aristokrasi'ye karşı gelişimi savunan burjuvazi, solcu idi… Emperyalizm çağında artık kendine ait bir düzeni olan ve onın değişmemesi için çırpınan burjuvazi ise sağcı olmuştur. Zaman ve zemine bağlı olarak görecelidir dediğimiz, işte bu…

Kıbrıs Türk Solu'nu sol yapan şey de işte tam da bu noktadan yola çıkarak açıklanabilir: Toplumun bir adım daha ileri gidebilmesi için düşünsel, ekonomik ve siyasal faaliyet sürdürmek… Çare olarak, geriye dönmeyi değil, ileriye gitmeyi, sistematik olarak benimsemiş olmak… Metodik olarak, geçmişe ait düşüncelerden değil, ileriye yönelik gelişmekte olan kavramlardan, argümanlar geliştirmek. Solu sol, sağı da sağ yapan şeyler, savundukları politik hedefler değil, insanı, toplumu, doğayı ve özetle evreni tanımlamada kullandıkları, metod, yöntemdir! Tarihsel koşullar, zaman zaman sağ bir hareketle, sol bir hareketin ayni politik hedefi savunmalarını, sağlayabilir. Kuruluş aşamasındaki Türkiye Komünist Partisi'nin Turancı olması ya da güncel olarak hem DİSİ hem de Kıbrıs Türk Solu'nun, çözüm ve barışı birlikte savunmaları gibi… Bu bakımdan, eğer sağcı ya da solcu olmayı, güncel politik hedefler ile karıştırırsanız, aklınız karışabilir… Aslolan, yöntemdir.

Evrenin sürekli bir değişim içinde olduğunu bilmek, evrende herşeyin sürekli bir proçesin o andaki halinden başka birşey olmadığının farkında olmak, herşeyin içinde kendi karşıtını barındırdığını anlamış olmak; doğum anının, ölümün başlangıç noktası olduğunun bilincinde bulunmak ve birikim olmadan değişim olamayacağının ayırdında olmak… Evrene ve topluma bu ilkelerden oluşan bir metod ile bakmayı, ve öyle yorumlamayı tabiat haline getirmiş olmak…

Solcu, ilerici, şu bu olmanın kriteri, budur… Metod, budur çünkü…

Bütün öteki iddialara, sosyal, ekonomik, politik, estetik görüşlere zemin oluşturan bu metoddur. Hepsi, bunun üstüne bina edilir.

Kıbrıs Türk Solu'nun, çözüm ve barış politikaları, yalnız Kıbrıslıtürk değil, bütün Kıbrıs toplumunun, bir geri üretim seviyesinden, AB içinde bir ileri üretim seviyesine geçeceği tespitinden dolayı, ilerici politikalardırlar… Ama bunları savunmak, kendi başına herhangi birşeyin kanıtı da değildir. Bir daha tekrarlayalım:

Aslolan, metoddur!

ŞEREF VE ŞEREFSİZLİK

Sayfamızın formatı, bir siyasi ve bir de güncel konudan ibaret; siyasis olanı uzun, güncel olanı kısa iki fıkradan oluşuyor. Ne var ki bugün iki siyasi fıkra yazmak esti aklıma…

Rauf Bey'in şeref-şerefsizlik demecini okudunuz mu?

İsteyen illet olabilir ama ben sayın Rauf Denktaş'ı hem sayar ve hem de severim… Düşüncelerine katılmam, politikasını beğenmem, özellikle son dönemde yüz yıllık geleceğimizi berbat ettiğine inanırım ama severim… Yanlış yapıyor… Kendi ağzıyla bugünkü dünya ile 1918 yılını karıştıurdığını itiraf ediyor… Bu bakımdan yenilmesi mukadder bir adam! Ömrünün sonunda, bir ömür olacağını zanneylediği şeyin olamayacağını görmek bahtsızlığını yaşamış, yaşlı bir insan! Birgün Taksim, başka gün bağımsız devlet, ertesi gün Belçika modeli, şimdi de Çekoslavakya modeli! Kâh entegrasyon, kâh Taiwan modeli, kâh ilhak! Sanıldığı gibi dışpolitikayı çok iyi bilmediğini kanıtladı; şimdi de sanıldığı gibi kararlı olmadığını kanıtlamaya uğraşıyor sanki…

Ve en sonunda da Kurtlar Vadisi jargonu: Şerrefsizlik!

Rauf bey, o dizide seyirciyi etkilemek için "oynamıştı" ama galibe kendisi de diziden etrkilendi. Bir politikacı olarak, geleceğe dair hiçbir fikri olmayan sekseninde bir eski politikacının, hırsını, iddiasını, bunca aşikâr hatadan sonra da sürdürebilmesini, anlamsız buluyorum...Bir tarih yazarı olarak sayın Denktaş'ın bütün argümanını geçmişe yaslandırması ama geleceğe dair hiçbir öngörü, proje üretememesini anlıyorum. Zaten erkten onun için düştü… İnsan olaraksa, seksenini aşmışve yalnız kalmış bir insanın, gelecekle bir ilgisi kalmamasına bakıp bakıp, ona olan sevgimi büyütüyorum...

GÜNÜN SORUSU

Cuma akşamı geç saatlerde SİM FM'de geyik programı yapan bir hanım kızımız, Nazım Hikmet'in karısı Piraye hanıma yazdığı bir mektubu okurken, şöyle bir laf etti:" Seni işçinin inkilaaabı/ İnkılaaabın Mark'ı sevdiği gibi seviyorum!"

Nazım Hikmet'in "inkılaab" değil, "inkilâb" dediğini bir yana bırakın, bu Mark'ı ben tanıyamadım! Kulaklarıma inanamayarak, dinlemeyi sürdürdüm.. Hanım kız, devam ediyor: " Ama bu aşk, uzun sürmedi… Demek ki şair, karısını işçilerin Mark'ı sevdikleri gibi sevmiyordu!"

Nazım'ın aşk anlayışını bir başka yazıda ele alırız, TV dizilerininkinden çok farklı bir anlayış… Ama meraktan çatlayacağım, kim bu Mark! Olimpiyat şampiyonu Mark Spitz mi?Gitarcı Mark Knoffler mi? Yoksa Doyçe Mark mı? İşçiler bunları neden sevmiş olsunlar ki? Kim yahu bu Mark?!

Saatlerce geyik yapmadan, 20yy'ın en önde gelen düşünüründen iki satır okumuş olmaktan geçtim, adını işitmek dahi gereksiz mi? Hem de SİM FM'de… Bardon!

banner

Yorumlar

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.