Hakan Çaydamlı: Antonio Guterres çözüm için değil, çözüm arayışını canlandırmak için Kıbrıs'ta
Ekonomist-yazar Hakan Çaydamlı, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in Kıbrıs ziyaretini değerlendirerek, "Guterres, Kıbrıs sorununu çözmek için değil, çözüm arayışını yeniden canlandırmak için adada bulunuyor" dedi.
Ekonomist-yazar Hakan Çaydamlı, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres'in Kıbrıs ziyaretiyle ilgili yaptığı değerlendirmede, Guterres'in adaya Kıbrıs sorununu çözmek için değil, çözüm arayışını yeniden canlandırmak amacıyla geldiğini belirtti.
Çaydamlı, Kıbrıs'ta yeni bir çözüm süreci gündeme geldiğinde kamuoyunda genellikle iki uç beklenti oluştuğunu ifade ederek, bir kesimin "Bu kez kesin çözüm geliyor", diğer kesimin ise "Yine sonuç çıkmayacak" düşüncesiyle hareket ettiğini, oysa diplomasinin bu iki yaklaşımın tam ortasında ilerlediğini söyledi.
Guterres'in ziyaretinin bir dönüm noktası niteliği taşıdığını belirten Çaydamlı, "Guterres, Kıbrıs sorununu çözmek için değil, çözüm arayışını yeniden canlandırmak için adada bulunuyor" ifadelerini kullandı.
Ortada henüz yeniden başlamış bir müzakere süreci bulunmadığını kaydeden Çaydamlı, yapılan görüşmelerin tarafların yeniden aynı masaya oturmaya istekli olup olmadığını anlamaya yönelik siyasi nabız yoklamaları olduğunu belirtti.
Hakan Çaydamlı'nın açıklamasının tamamı şu şekilde:
"Kıbrıs’ta yeni bir çözüm süreci konuşulduğunda çoğu zaman kamuoyunda iki uç beklenti oluşuyor. Bir kesim “Bu kez kesin çözüm geliyor.” diye düşünüyor; diğer kesim ise “Yine sonuç çıkmayacak.” diyerek daha en baştan umudunu kesiyor. Gerçekte ise diplomasi bu iki yaklaşımın tam ortasında ilerliyor.
Bugün Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres’in adaya yaptığı ziyaret de böyle bir dönüm noktası niteliği taşıyor. Ancak bu ziyareti doğru değerlendirebilmek için önce şu gerçeği kabul etmek gerekiyor: Guterres, Kıbrıs sorununu çözmek için değil, çözüm arayışını yeniden canlandırmak için adada bulunuyor.
Çünkü ortada henüz yeniden başlamış bir müzakere süreci yok. Yapılan görüşmeler, tarafların yeniden aynı masaya oturmaya istekli olup olmadığını anlamaya yönelik siyasi nabız yoklamaları.
Aslında bu, Kıbrıs meselesini yakından takip edenler için hiç de yabancı bir tablo değil.
1974’ten bu yana neredeyse her BM Genel Sekreteri benzer girişimlerde bulundu. Waldheim’dan Pérez de Cuéllar’a, Boutros-Ghali’den Kofi Annan’a, Ban Ki-moon’dan bugün Guterres’e kadar hemen herkes, tarafları yeniden müzakere masasına döndürmeye çalıştı.
Bu uzun tarihe baktığımızda dikkat çeken ortak bir döngü var. Önce güven artırıcı önlemler konuşuluyor. Ardından liderler arasında yoğun diplomasi başlıyor. Son aşamada ise kapsamlı çözüm müzakerelerine geçilmeye çalışılıyor. Fakat kritik eşikte aynı başlıklara takılınıyor: güvenlik, garantiler, siyasi eşitlik, toprak düzenlemeleri ve mülkiyet.
2004’te Annan Planı, 2017’de ise Crans-Montana bu döngünün çözüm noktasına en fazla yaklaşılan iki örneğiydi. Ama ikisi de son virajı dönemedi.
Peki bu kez farklı olan ne?
Öncelikle bölgesel şartlar değişti.
2017’de Doğu Akdeniz bugünkü kadar hareketli değildi. Avrupa’nın enerji güvenliği bugünkü kadar hayati bir mesele değildi. Orta Doğu’daki dengeler bugünkü kadar sarsılmamıştı. Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler ise oldukça gergindi.
Bugün ise Kıbrıs yalnızca iki toplum arasındaki bir sorun olmaktan çıkmış durumda. Ada artık enerji hatlarının, deniz yetki alanlarının, Avrupa’nın enerji güvenliğinin ve Türkiye-AB ilişkilerinin kesiştiği stratejik bir merkez hâline geldi.
Bu yüzden uluslararası toplumun çözüm arayışı da geçmiş yıllara göre daha güçlü.
Bir başka önemli değişiklik ise Kıbrıs Türk tarafındaki liderlik.
Yeni liderlik, müzakereye kapıları tamamen kapatmıyor. Ancak “önce siyasi eşitlik ve egemen eşitlik konusunda netlik sağlanmalı” görüşünü ön plana çıkarıyor. Rum tarafı ise hâlâ Birleşmiş Milletler parametreleri çerçevesindeki iki bölgeli, iki toplumlu federasyonu tek çözüm modeli olarak görüyor.
İşte bugünkü görüşmelerin düğüm noktası tam da burada.
Bir taraf federasyonu konuşmak istiyor.
Diğer taraf ise önce eşit statünün kabul edilmesini talep ediyor.
Bu iki yaklaşım birbirine tamamen zıt değil; fakat başlangıç noktaları farklı olduğu için müzakerelerin yeniden başlamasını bile zorlaştırıyor.
Bir diğer önemli unsur da Guterres’in kendisi.
Görev süresinin son dönemine yaklaşan her BM Genel Sekreteri gibi, o da diplomatik mirasında önemli bir başarı bırakmak istiyor. Kıbrıs ise onlarca yıldır çözülemeyen uluslararası sorunların başında geliyor. Dolayısıyla Guterres’in bu dosyaya kişisel ağırlığını koyması şaşırtıcı değil.
Bütün bunlar ışığında bugünkü temaslardan ne beklenmeli?
Gerçekçi olmak gerekirse, masadan kapsamlı bir çözüm çıkmasını beklemek doğru olmaz.
En güçlü ihtimal, tarafların iletişim kanallarını açık tutma konusunda anlaşmaları, teknik komitelerin çalışmalarını sürdürmeleri ve belki de sonbaharda daha kapsamlı bir uluslararası toplantının önünü açmalarıdır.
Resmî çözüm müzakerelerinin yeniden başlaması ise mümkün olmakla birlikte, bugünkü şartlarda hâlâ zor bir ihtimal olarak görünüyor.
Peki tarih bize ne söylüyor?
Kıbrıs’ta ciddi ilerlemeler ancak üç şart aynı anda oluştuğunda mümkün olabildi. Türkiye ile Yunanistan arasında olumlu bir siyasi atmosfer oluştuğunda, uluslararası toplum sürece güçlü destek verdiğinde ve her iki taraftaki liderler iç politikada risk almaya hazır olduğunda…
Bugün bu üç unsurun yalnızca ilk ikisinin kısmen mevcut olduğunu söylemek mümkün. Üçüncü unsur konusunda ise hâlâ ciddi soru işaretleri var.
Sonuç olarak Guterres’in bugünkü ziyareti, belki gazetelerin manşetlerinde “yeni çözüm süreci” olarak yer alacak. Ancak diplomasi açısından bakıldığında bunun anlamı daha farklı. Bu ziyaret, çözüme ulaşmaktan çok çözüm ihtimalini yeniden masaya getirme girişimi.
Kıbrıs sorunu yarım asrı aşkın süredir birçok kez umutların yükseldiği, ardından hayal kırıklıklarının yaşandığı bir süreç oldu. Bu nedenle bugünkü temaslara ne aşırı iyimserlikle ne de peşin bir karamsarlıkla yaklaşmak gerekiyor.
Belki de bu kez atılacak en önemli adım, tarafların yeniden birbirleriyle konuşmaya devam etmeyi kabul etmeleri olacak. Kulağa mütevazı gelebilir. Ama Kıbrıs gibi uzun ve karmaşık bir ihtilafta, bazen en büyük ilerleme tam da budur.Öyleyse meseleye biraz geriden başlayalım.
Kıbrıs’ta yeni bir çözüm süreci konuşulduğunda çoğu zaman kamuoyunda iki uç beklenti oluşuyor. Bir kesim “Bu kez kesin çözüm geliyor.” diye düşünüyor; diğer kesim ise “Yine sonuç çıkmayacak.” diyerek daha en baştan umudunu kesiyor. Gerçekte ise diplomasi bu iki yaklaşımın tam ortasında ilerliyor.
Bugün Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres’in adaya yaptığı ziyaret de böyle bir dönüm noktası niteliği taşıyor. Ancak bu ziyareti doğru değerlendirebilmek için önce şu gerçeği kabul etmek gerekiyor: Guterres, Kıbrıs sorununu çözmek için değil, çözüm arayışını yeniden canlandırmak için adada bulunuyor.
Çünkü ortada henüz yeniden başlamış bir müzakere süreci yok. Yapılan görüşmeler, tarafların yeniden aynı masaya oturmaya istekli olup olmadığını anlamaya yönelik siyasi nabız yoklamaları.
Aslında bu, Kıbrıs meselesini yakından takip edenler için hiç de yabancı bir tablo değil.
1974’ten bu yana neredeyse her BM Genel Sekreteri benzer girişimlerde bulundu. Waldheim’dan Pérez de Cuéllar’a, Boutros-Ghali’den Kofi Annan’a, Ban Ki-moon’dan bugün Guterres’e kadar hemen herkes, tarafları yeniden müzakere masasına döndürmeye çalıştı.
Bu uzun tarihe baktığımızda dikkat çeken ortak bir döngü var. Önce güven artırıcı önlemler konuşuluyor. Ardından liderler arasında yoğun diplomasi başlıyor. Son aşamada ise kapsamlı çözüm müzakerelerine geçilmeye çalışılıyor. Fakat kritik eşikte aynı başlıklara takılınıyor: güvenlik, garantiler, siyasi eşitlik, toprak düzenlemeleri ve mülkiyet.
2004’te Annan Planı, 2017’de ise Crans-Montana bu döngünün çözüm noktasına en fazla yaklaşılan iki örneğiydi. Ama ikisi de son virajı dönemedi.
Peki bu kez farklı olan ne?
Öncelikle bölgesel şartlar değişti.
2017’de Doğu Akdeniz bugünkü kadar hareketli değildi. Avrupa’nın enerji güvenliği bugünkü kadar hayati bir mesele değildi. Orta Doğu’daki dengeler bugünkü kadar sarsılmamıştı. Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler ise oldukça gergindi.
Bugün ise Kıbrıs yalnızca iki toplum arasındaki bir sorun olmaktan çıkmış durumda. Ada artık enerji hatlarının, deniz yetki alanlarının, Avrupa’nın enerji güvenliğinin ve Türkiye-AB ilişkilerinin kesiştiği stratejik bir merkez hâline geldi.
Bu yüzden uluslararası toplumun çözüm arayışı da geçmiş yıllara göre daha güçlü.
Bir başka önemli değişiklik ise Kıbrıs Türk tarafındaki liderlik.
Yeni liderlik, müzakereye kapıları tamamen kapatmıyor. Ancak “önce siyasi eşitlik ve egemen eşitlik konusunda netlik sağlanmalı” görüşünü ön plana çıkarıyor. Rum tarafı ise hâlâ Birleşmiş Milletler parametreleri çerçevesindeki iki bölgeli, iki toplumlu federasyonu tek çözüm modeli olarak görüyor.
İşte bugünkü görüşmelerin düğüm noktası tam da burada.
Bir taraf federasyonu konuşmak istiyor.
Diğer taraf ise önce eşit statünün kabul edilmesini talep ediyor.
Bu iki yaklaşım birbirine tamamen zıt değil; fakat başlangıç noktaları farklı olduğu için müzakerelerin yeniden başlamasını bile zorlaştırıyor.
Bir diğer önemli unsur da Guterres’in kendisi.
Görev süresinin son dönemine yaklaşan her BM Genel Sekreteri gibi, o da diplomatik mirasında önemli bir başarı bırakmak istiyor. Kıbrıs ise onlarca yıldır çözülemeyen uluslararası sorunların başında geliyor. Dolayısıyla Guterres’in bu dosyaya kişisel ağırlığını koyması şaşırtıcı değil.
Bütün bunlar ışığında bugünkü temaslardan ne beklenmeli?
Gerçekçi olmak gerekirse, masadan kapsamlı bir çözüm çıkmasını beklemek doğru olmaz.
En güçlü ihtimal, tarafların iletişim kanallarını açık tutma konusunda anlaşmaları, teknik komitelerin çalışmalarını sürdürmeleri ve belki de sonbaharda daha kapsamlı bir uluslararası toplantının önünü açmalarıdır.
Resmî çözüm müzakerelerinin yeniden başlaması ise mümkün olmakla birlikte, bugünkü şartlarda hâlâ zor bir ihtimal olarak görünüyor.
Peki tarih bize ne söylüyor?
Kıbrıs’ta ciddi ilerlemeler ancak üç şart aynı anda oluştuğunda mümkün olabildi. Türkiye ile Yunanistan arasında olumlu bir siyasi atmosfer oluştuğunda, uluslararası toplum sürece güçlü destek verdiğinde ve her iki taraftaki liderler iç politikada risk almaya hazır olduğunda…
Bugün bu üç unsurun yalnızca ilk ikisinin kısmen mevcut olduğunu söylemek mümkün. Üçüncü unsur konusunda ise hâlâ ciddi soru işaretleri var.
Sonuç olarak Guterres’in bugünkü ziyareti, belki gazetelerin manşetlerinde “yeni çözüm süreci” olarak yer alacak. Ancak diplomasi açısından bakıldığında bunun anlamı daha farklı. Bu ziyaret, çözüme ulaşmaktan çok çözüm ihtimalini yeniden masaya getirme girişimi.
Kıbrıs sorunu yarım asrı aşkın süredir birçok kez umutların yükseldiği, ardından hayal kırıklıklarının yaşandığı bir süreç oldu. Bu nedenle bugünkü temaslara ne aşırı iyimserlikle ne de peşin bir karamsarlıkla yaklaşmak gerekiyor.
Belki de bu kez atılacak en önemli adım, tarafların yeniden birbirleriyle konuşmaya devam etmeyi kabul etmeleri olacak. Kulağa mütevazı gelebilir. Ama Kıbrıs gibi uzun ve karmaşık bir ihtilafta, bazen en büyük ilerleme tam da budur"
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.