Ana Sayfa >> Yazarlar Naci BAYRAMOĞLU | 20 Mart 2017, Pazartesi
Beğenmiyoruz - Kalabalığı da yalnızlığı da...
Paylaş  
23
37
19

Bazen olur böyle...

                   (k.ç)

İnsanın kalabalıkları araması boşa değil…

Günün her saati, hayatın her bir dönemi, o kadar çok ve birbirinden farklı yalnızlıklarla doludur ki çoğu kez -yalnızlaşamadığımızdan- bunu fark edemiyoruz bile…

Bilinen o ki, dokuz ay yapayalnızız anamızın karnında…

“Doğmuş olmak” çok şeyi değiştiriyor değil, yıllarca şuursuzluğumuz, bilinçsizliğimiz, bebekliğimiz içinde yalnızız…

Büyüyüp serpilinceye değin o yalnızlığımızı hatırlamaktan bile uzağız…

Hecelemekten konuşmaya başladığımız ana değin, derdimizi anlatamamaktan o kadar kederleyiz ki ağlayarak ifade ediyoruz yalnızlığımızı…

Her ne kadar bir bebek olarak gözyaşlarımız ilgi ve şefkatle karşılık bulsa da “teşekkür” etmeyi beceremeyecek kadar yalnızız kafamızın içinde…
 

Bir tebessüm ya da tatlı bir mimikle teşekkür edebiliyoruz ancak…

İşte böyle mızmız bir bebekken biz, ilgili kalabalıklarla çevreliyiz ama yine de yalnızız küçük tatlı bebeklikle...

Emeklerken bile devrilecek kadar yalnızız…

Boşuna özlemiyor hayatı boyunca insan kalabalığı...

Zaman geçiyor ve boşuna özlemiyoruz kalabalıkları...

Kekeliyoruz zamanla…

Heceleri birleştiriyor, harfleri taklit ediyor, küçük bir oyuncakla şımarıyor, kendimizi; bir gün artık sonsuza dek yalnız kalamayacak kadar “iyi ifade” edeceğimiz günlerin hasretini çekiyoruz…

İsteklerimizi, heveslerimizi, duygularımızı ve şikayetlerimizi -artık- anlatabildiğimiz gramersiz günlerimiz geldiğinde ise söylediğimiz her şeyin anlaşılmadığıyla, gerçekleştirilmediğiyle ve yine artık onaylanmama\reddedilme yalnızlığıyla yüzleşiyoruz…

Yoksa bütün bu “hal”ler de birer yalnızlık biçimi değil mi?

Elbette bu sefer de yalnızlaşıyoruz çocukça, masumca...

Yalnızlık sütunlarından kaçamıyoruz…

Hayatımızı ayakta tutan “Yalnızlık Sütunları” arasında ilerlerken kendimizle karşılaşıp, korkuyoruz yalnızlıklarımızdan...

Kişinin kalabalıkları araması dedik ya, boşa değil...

Bir gün “adam” olma ya da bir gün “kadın” olma hayaliyle erginleşiyoruz…

Ergenleşiyoruz…

Beğenmiyoruz kalabalığı da yalnızlığı da…

Saf eleştirel bir kimlikle kendisinden başka bir şey tanımaz ve beğenmez oluyoruz…


Fen derslerini beğenmeyip, matematik problemleriyle boğuşurken biz, her gece yatağımızda hüzünleniyor, aşık oluyor, hayal kuruyor, geleceğimizi düşünmekten kaçıp, hiç kimsenin özellikle de anne babalarımızın bizi tam olarak anlamadığını da kafaya takarak arkadaşlar ediniyoruz… Kalabalıklara daha sık karışıyor, daha çabuk kaybolmak istiyoruz… Kendimize bir model aramakla geçiriyoruz o yılları… Araya taraya böylelikle o ergin dönem, şuurlu bir genç kafanın sivilceli yalnızlığıyla kapanıyor…

Zamanla boy atıyoruz yalnızlığımızda...

Kendi tercihlerimizin yapayalnızlığında buluyoruz şahsiyetimizi…

Sebeplerin sonuçlarla, etkilerin tepkilerle iç içe geçtiği ve artık birbirinden ayırt edilemez hali içerisindeyiz büyüdükçe...

Herkesin ve her şeyin ancak bir yere kadar bizimle olduğu düşüncesinin bizi ittiği manevi atmosferde kalabalıkları arıyoruz elbet...

Aşmak, unutmak doğum anımızdan hatta daha öncesinde başlayan yalnızlıktan inatla kurtulmak ister gibi, telaşla, hesapsız, düşüncesiz…

Kanun hükmünde bir sözleşmeyle yaratıldığımız doğal yalnızlığımızı, kabullenemiyoruz bir türlü…

Oyuncaklarımızı değiştiriyoruz büyüdükçe…

Kişileri, kitapları, coğrafyaları deniyoruz kalabalık ve sütunsuz bir zemin aramak adına...

Bizi “kronik yalnızlığımız”dan kurtaracak “yeni meşgaleler” edinmek; büyümüş olmanın, olgunlaşmanın başka bir biçimi sadece…

Meslek ve kariyer hırslarını deniyoruz yalnız kalmamak için…

Platonik sevdalarımızı, pratik bir aşk hikayesine dönüştürmeye çalışırken yorulup, artık sevgi-saygı edebiyatında karar kılmayı daha uygun buluyoruz zaman içinde…

Koyun koyuna yalnızlık tecrübesini yaşamadan ölmek yakışır mı?

Artık yalnız yatmasak da hala nedense yalnız uyuyoruz rüyalarımızın içerisinde, takatsiz bedenimizde…

Bir başka yalnızlığı gidermek için çocuk yetiştiriyoruz…

Tatbiki imkansızı deniyoruz…

Zira artık kendi yalnızlığımıza bulamadığımız çare, evladımızın yalnızlığına şahitlik etmekle teselli bulmaya çalışıyor…

Koca gençlik yılları gideremediğimiz, dindiremediğimiz yalnızlığımızı eşimizle, çocuğumuzla evimizin içinde çoğalarak kalabalıklaştırıyor ve yalnızlığımızı somut ve yüce bir sorumlulukla gidermeye çalışıyoruz…

En azından en doğal ve insana yaraşır olanı budur diyoruz…

İnsanın kalabalıkları araması boşa değil...

Doğum sözleşmesinden kaynaklanan kronik yalnızlığı; kendimizi düşünen, düşündükçe de var olan bir mahluk olarak kabullenemiyoruz bir türlü…

Değişen zevklerimiz, değişen hayat tarzlarımız, duygularımız, projelerimiz, düzenlerimiz, zevklerimiz, tutkularımız, masum teşebbüslerimiz içinde yalnızlıktan kurtulmaya inatla niyetliyiz...

İhtiyarlık zamanı denen manevi yalnızlık biçimi de gecikmiyor hiç...

Bir şeyi kabul etme/etmeme sancısından daha büyük olur mu hiç bir başka diğer yalnızlık biçimi...

Göz açıp kapama süresi kadar çabuk bitiyor ömür...

Yalnızlık sütunlarının gölgesinde bir hayat boyu kalabalıkları aramamız boşa değil...

Kalabalık uğurlanıyoruz omuzlarda, bir namazlık saltanat için...

Ama yine yalnızız o kalabalıkta bile…

O “iyi biliriz” narasına eşlik ediyoruz içimizden yine yapayalnız...

Bir bebek gibi yine kalabalıklar içinde, içimizden...

Yine omuzlarda şımartılarak...

İfadeden yoksun...

Buz gibi...

Tutunabilelim bu kez belki diye, sütunlarımız üç dört parça tahta...

Yalnızlık sütunlarımız...

Bazen içimizde bazen zihnimizde…

Kim bilir, belki de aradığımız asıl kalabalıklara kavuşmak üzereyiz artık...

Kim bilir, bu son yalnızlık artık...

Öyle ya;

insanın kalabalıkları araması; hiç mi hiç boşa değil...

Bu İçeriğe Emoji İle Tepki Ver
0
 
2
 
0
 
0
 
0
 
0
 
0
 

YORUMLAR
0
ONAY BEKLEYENLER
0
YAZARIN SON 10 YAZISI
19 Haziran 2017, Pazartesi    Saç üzerine 100 hafta...
12 Haziran 2017, Pazartesi    Üç tel saç...
5 Haziran 2017, Pazartesi    Gelin olurken…
29 Mayıs 2017, Pazartesi    Sarı saçlı afet...
22 Mayıs 2017, Pazartesi    Buğday tenli bayanlar...
15 Mayıs 2017, Pazartesi    Yok olmak isteriz "yokluk yoktur" der gibi...
8 Mayıs 2017, Pazartesi    Berber dükkanındaki yaldızlı nal...
1 Mayıs 2017, Pazartesi    Eşeğin sırtındaki kıllar...
24 Nisan 2017, Pazartesi    Londralılarda kırmızı saçlı bulunmaz...
17 Nisan 2017, Pazartesi    'Psiko-estetik' bir meslek olarak; kuaförlük... (Post-modern kuaförlük) üzerine...

Saç üzerine 100 hafta...
Naci BAYRAMOĞLU | 19 Haziran 2017, Pazartesi
Başkası olma kendin ol böyle çok daha güzelsin - (Tarkan)
Kıbrıs postası gazetesinde, 100’üncü yazıyı yayımlanmasıyla geride bırakırken, 100 haftaya bir bakış olarak kısa kısa derleyip sizlerle paylaşıyorum...
...
Üç tel saç...
Naci BAYRAMOĞLU | 12 Haziran 2017, Pazartesi
Manikürcü kızlar, ellerini ve ayaklarını avuçlarının içine alıp ölü derilerini tek tek yolarken vakit geçsin diye bir yandan yakınıyorlar. Nişanlılarından, hasta annelerinden, bozulan çamaşır makinesinden… Hep a...
Gelin olurken…
Naci BAYRAMOĞLU | 5 Haziran 2017, Pazartesi
Düğün hazırlıklarının ve gelin güzelliğinin en önemli unsurlarından biri hiç şüphesiz gelin saçıdır. Ve bu önemli eseri ortaya çıkaracak olan kuaför seçimi.
Kuaförden randevu alırken mutlaka planlanandan 1-1.5 saat ö...