Ana Sayfa >> Yazarlar Naci BAYRAMOĞLU | 19 Haziran 2017, Pazartesi
Saç üzerine 100 hafta...
Paylaş  
15
31
18

Başkası olma kendin ol böyle çok daha güzelsin - (Tarkan)

Kıbrıs postası gazetesinde, 100’üncü yazıyı yayımlanmasıyla geride bırakırken, 100 haftaya bir bakış olarak kısa kısa derleyip sizlerle paylaşıyorum...

Kadınların sarışınlığa, erkeklerin ise genel olarak kadınlara düşkün olduğu bir toplumda, boyaların rengini saçlara işleyen bir meslek adamı olarak “sarı olmaya”, “sapsarı görünmeye” merakımız üzerine düşünürken; her birimizin çocukluğundan bildiği, metrelerce uzunluğunda örülü saçlarını beyaz atlı prensine uzatan Rapunzel masalındaki prenses kızın neden sarışın olduğunu düşünmeden edemem doğrusu!!

Neden kahve ya da kızıl değildir de “altın saçları” vardır Rapunzel’in ve neden bu kadar talihlidir? Oysa daha henüz sıkılmışken kulesinde, prens hemen gelir, Rapunzel’in ise kurtulma planı hazırdır… Öyle ya o tıpkı Külkedisi Sindirella gibi sarışındır o da… O yüzden şanslı olması gerekir…

Acaba Rapunzel’in kurtulması için herhangi bir prensin gelmesi onun için yeterli miydi?

Acaba prens kullanılıyor olamaz mı? Acaba derim kendi kendime; kahraman toy prens, yüzünü ve asıl biçimini, -o yüksek kulede hapis- hiç görmediği ve onu kurtarmadıkça da tam olarak göremeyeceği ve bilemeyeceği halde neden ona, prensese, Rapunzel’e aşık olur? Nitekim prensin ona aşkı, nedense Rapunzel onu yukarıya -saçları yardımıyla- çekmezden çok önce başlamıştır.

Ya prenses bir İspanyol’sa?

Ve sarışınlığı onu olduğundan daha çirkin kılmışsa?

Öyle ya, bir İspanyol’u sarışın hayal edebilir misiniz hiç?

Biraz önce kesilmiş, kendi yaşam suyunu çektiği kökünden sürgün edilerek; belki uzun, düz, dalgalı, yeterince kırık, renkten renge çeşitliliğiyle her bir tonda saçın kaderi, o son makas darbesiyle belirlenir ve işte nihayet kuaför salonunun temiz, parlak karo plakaları üzerinde çöp kutusuna doğru süpürülmeyi bekler… Belki bir arkadaş tavsiyesi, belki genel bir sıkılmışlığın gereği, belki artık pratik kısa kullanımı daha az zaman kaybettireceği için ya da belki de bir modanın diktesi gereği kesilir saçlar ve belediye çöplüklerinde yerlerini almak üzere salonun çöp kutusuna nazikçe gönderilir…

Nice nazara, şefkate çağrı yapan, yüzümüzün bir zaman ana hatlarını belirlemiş saçlar kesilir ve artık ıslak naneli bir sakızla, rujlu bir izmaritle, alelacele içilip yarım bırakılmış meşrubat kutularıyla, boş bir köpük ya da spreyle, içi boşalmış bir toka kutusuyla, kullanılmış bir mendille, külleri bir mıknatıs gibi emen sallama çay markalarıyla, falı çıkmasa da telveleri her yere saçılmış bir kahve fincanı kırığıyla.,. Aynı kara poşetin içinde, diğer şehir çöpleriyle birlikte toplanıp yakılacağı belki kireçleneceği ya da bir geri dönüşüm santralinin ayıklayıp “İşe Yaramaz Tabii Nesne: Saç” şeklinde eleyip aşağılayacağı güne doğru hüzünlü bir meçhulde kaybolur…

Duyguları, yaşı, fikirleri, dünya görüşü değişse de; bir ayna karşısındaki hareketleri ve beklentileri hep çocuksu kalır… Saçlarını bir o yana bir bu yana tarar, beyazlarını sayar, sıklığına dair kendisini ikna ya kalkışır… Yüzünü boyar, bir sivilceyi sıkarken sıçratır, elbiselerini kontrol eder, beğenir, düzeltir… Cildi hakkında düşünür, kendisini birine -özentiyle- benzetir, bir cımbız ucunun hedefine ait doğrusal çizgiyi simetri ile denetler, kırışıklıklarını sayar, “ince telli saçlarım kalın olsaydı, acaba nasıl görünürdüm” gibi manasız sorular sorar, mimiklerine ait geçişleri eleştirir, bazen de konuşur kendisine bakarak bir başkasıyla… Kimi zaman da davranışlarını bir sıraya sokarak, hayat tiyatrosuna hazırlar üslûbunu...

Bir kadının kapris yapması için çok sebebi olabilir fakat bunlardan ancak biri kuaförüyle ilgilidir. O da; saçının gerçekten kötü olmasıdır olsa olsa... Bu durum ise çoğu kez, ya kuaförün yeterince dinleyip anlamamasından veya saçını yaptıran kişinin istediğini doğru aktaramamasından kaynaklanıyordur denebilir...

Bunun dışındakiler dış etkenlere dayalı tepkilerdir... Kuaförle hiçbir ilgisi yoktur...

Kim bilir belki de kadın, erkek arkadaşından ayrılmıştır, aldatılmıştır ki bu bazılarında şaşmaz bir kaderdir. Kendinden sıkılmıştır-ki bu bazılarında bir yaşam biçimidir. Kararsızlıkları vardır –ki bu bazılarında bir türlü kararında gitmeyen bir sıkıntıdır.

İşinde mutlu değildir –ki mutlu iş, iş değildir. Kendini güzel bulmuyordur-ki bunun için bazılarında yapacak bir şey gerçekten yoktur. Kaygılı fiziki takıntıları vardır-ki buda bir kadınlık alametidir.

Taşranın kınasından boyaya terfi etmiş bizler; nasıl da renklerin armonisinde gülüşlerimizi cilalıyoruz... Farklı koku, renk, kıvam ve içerikleriyle, satışa hazırlanmış bir şekilde sunulan boyalar, satmanın türlü türlü maharetlerini öğreten danışmanlar, sektör içerisindeki yarışlar, tıpkı boya tüpünün içerisindeki moleküller gibi, nasıl da iç içe geçmişiz ve birbirimizin açıklarını kapatmaya programlanmışız!!

Kadının değişmeyen ayna ritüeli, günün uykudan çalan erken saatlerinde evde başlar, tâ iş hayatının en yoğun saatlerinde bilgisayar ekranı karşısında -webcam yoluyla- denetlenir, hatta ölüm yorgunluğuna rağmen, üşenmeden uyku öncesi çıkartılan makyaja ait, aynayı toza bulayan o çamurlu son bakışına değin fecirden geceye kadar sürer…

Aynayla, dolayısıyla kendisiyle flört ettiği kadar başka hiçbir şeyle doğrudan bir alaka kurar mı bilinmez, kendine düşkün böylesi bir kadın… Felsefe tarihinde, düşüncenin engin denizine dalmakta zorlanan kadın tabiatının altında, aynayla geçirdiği vakti suçlayan filozoflar vardır… Onlara “kadın düşmanı” damgasını vurmanın popülistliğine sığınarak, evinden işine doğru gitmek üzere olan bir kadının, direksiyonun başında, aklından ve başından geçenlere bakmakta yarar var… !

Evet !! Artık güzel ve güzellik, satın alabildiğimiz bir ürün kadar maddi!!! Bir barkot kadar okutulabilir… Yalan söyleyen her dudak çirkin ise eğer, ne gözde renk ve ne saçta masum uzunluk güzelliğe katkıda bulunabiliyor!! Karacaoğlan bir kısım güzeller için ne güzel ve ne acı söylemiş;

‘ Ne etmeli güzeli huy olmayınca?’

Bu İçeriğe Emoji İle Tepki Ver
0
 
0
 
0
 
0
 
0
 
0
 
0
 

YORUMLAR
0
ONAY BEKLEYENLER
0
YAZARIN SON 10 YAZISI
11 Eylül 2017, Pazartesi    İçimizdeki Buk...
14 Ağustos 2017, Pazartesi    Kaldırdık-Sayın Harmancı...
24 Temmuz 2017, Pazartesi    Sen başka bir sahilden ben aynı sahilden bakarken...
17 Temmuz 2017, Pazartesi    Kuaförün kafasındaki -AYNA-
3 Temmuz 2017, Pazartesi    Alabildiğine derin bir mavi denizdir...
12 Haziran 2017, Pazartesi    Üç tel saç...
5 Haziran 2017, Pazartesi    Gelin olurken…
29 Mayıs 2017, Pazartesi    Sarı saçlı afet...
22 Mayıs 2017, Pazartesi    Buğday tenli bayanlar...
15 Mayıs 2017, Pazartesi    Yok olmak isteriz "yokluk yoktur" der gibi...

İçimizdeki Buk...
Naci BAYRAMOĞLU | 11 Eylül 2017, Pazartesi
Bukowski hakkında bir şeyler yazmam, söylemem istendiğinde hep tedirgin olmuşumdur. Yine öyle oldu. Böyle durumlarda en yakın bara gidip nefret ettiğim bir şey içmek istemişimdir, artık en yakın kafeye gidip espresso ...
Kaldırdık-Sayın Harmancı...
Naci BAYRAMOĞLU | 14 Ağustos 2017, Pazartesi
Gölge etme başka ihsan istemem senden.
(Diyojen)

Paris’de mi Yaşarık ?
Bu ne vergi, bu neyin reklamı... ?
Sayın Başkan, sizinle;  açılış, konser, etkinlik gibi birçok sosyal mecrada karşılaştık. Genel olarak yapıc...
Sen başka bir sahilden ben aynı sahilden bakarken...
Naci BAYRAMOĞLU | 24 Temmuz 2017, Pazartesi
Deli sarhoşu gördü korktu!
(Sudaki Adam - Adnan kaptan)
Karşımızda uçsuz bucaksız bir derya, öyle bir derya ki rengi huzura bulanmış. Sanır mısın ki yıllar önce birlikte baktığımız o deniz değil artık gördüğümüz? Ne...