Ortalama bir Kıbrıslı Türk’ün yaşamında “iç politika” acaba ne anlama geliyor?
Günlük ilişkilerini ne kadar etkiliyor?
Partiler arasındaki çekişmeler onu ne kadar ilgilendiriyor?
Kimin gideceğine, kimin geleceğine ne kadar ilgi duyuyor?
Açıkçası, son on altı aylık dönemde; yurttaşı politikadan ve politikacıdan “soğutan” ciddi yıpranmalar yaşandı.
Geleneksel siyasi değerler (Ne kadar varsa) önemli ölçüde yozlaştı.
Etik davranışların tarifleri de içerikleri de tartışma konusu yapıldı.
Yaşadıklarımıza, tarafsız ve tutarlı “teşhis” koymakta başarısız olduk. Bu dönemde bilimsel politik analizler ortaya koyması gereken merkezler de sustu.
Üniversitelerimizin hiçbiri bilimsel “analiz”ler ortaya koyamadı. Böylece yurttaşın kafası iyice karıştı.
Toplumun medyası ve siyaseti yurttaşın önüne “aşure” kıvamında bir “karmaşa” koydu...
“Bu yapılan bir dış müdahaledir ve benzerleri eskiden de yapılırdı.” diyenler...
“Bu müdahale değil, partiden istifadır, normaldir.” diyenler...
“Eskiden yapılanlar müdahale değildi, ama şimdiki tam bir müdahaledir” diyenler...
Önce “Müdahale”dir deyip, süreç içinde bunu ağzına almayanlar...
Ve 16 ay sonunda; UBP’nin “Pes” etmesi, Meclis’e girip oturması, DP’nin de istifaya karar vermesi noktasına gelindi.
Hepsi ama hepsi, siyaset yapanların basiretsizliğini, toplumun da “Kanıksama” eğilimini yansıtıyor...
UBP ve DP’nin temsil ettiği tabanların bile hareketsiz ve heyecansız biçimde olanı-biteni izlemeleri bizi derin derin düşündürmelidir.
Siyasete yönelik olarak 16 ayda örülen “güvensizlik” yıllardır birikenle birleşince ortaya utanılacak bir “tablo” çıkıyor...
Oysa; “İki devlet, iki demokrasi, iki halk” diyenler; ikinci devletin, demokrasinin ve halkın iç politikada “Buçuk” bile sayılmadığını anlamalıydılar.
Kimse sizi; bu kadar yozlaşmış, çözüm üretmekten aciz, parlamentosunda muhalefet olmayan, yaşadığı bir siyasal sarsıntıyı geçirmek için uzlaşamayan, her kafadan (Parti) bir ses çıkan yapısıyla Kıbrıs’taki iki “demokrasi”den biri saymaz...
Hele iki devletten biri hiç saymaz...
Tabii ki; Kıbrıslı Türkler’in, demokratik bir “idare” altında kendi kendilerini yönetmeleri en “öncelikli” siyasi proje olmalıdır.
Bizi yönetenlerin ağızlarında sakız gibi çiğnedikleri “Dünya ile bütünleşme” ancak demokraside ve ekonomide sergilenecek “performans” ile olasıdır.
Ekonomide “Har vurup harman savuran” yağmacı anlayışımızla yeterince rezil olduğumuz inkar edilemez. İç politik yapı içinde de son 16 aydır yaşadıklarımız “Evet”imizin sağladığı abartılı kredimizi de dilim dilim tüketmemize neden olmuştur.
Bu “görüntü” dünyadaki “muhatap”larımız tarafından adam yerine konmamız konusunda ciddi bir “zafiyet”tir.
Olaya asıl bu açıdan bakmalı ve “iç politik düzen”imizi restore etmekten çekinmemeliyiz.
Bu konuda CTP’nin “Günah”ları öteki siyasal temsil sahiplerinden çok daha fazladır.
CTP; dün yaşanan istifa olayını “Fırsat”a dönüştürmek konusunda bütün yeteneklerini kullanmalı ve çatışmacı, cezalandırmacı, öç almacı değil, “uzlaşmacı” bir tavır sergilemelidir.
Önceden ilan ettiği ve bizzat Başbakan’ın “Kuran kelamı değildir” dediği erken seçim tarihini biraz öne alarak DP ile anlaşmaya çalışmalıdır.
Yok eğer “AKP’yi kızdırmamak” adına DP’nin siyasetten silinmesine çanak tutarsa-Ki Başbakan’ın dün Meclis’te ortaya koyduğu ilk tepki umut vermiyor- buçuk demokrasiden bile hiç söz edemeyecektir.
CTP; anayasal değişiklikler dışında yasalarda yapmak istediği değişiklikleri süratle, sivil toplumla da paylaşarak Meclis’ten geçirebilir. Bu konuda Meclis’te 26’nın üzerinde bir desteği zaten mevcuttur.
Geriye kalıyor anayasal değişiklikler...
Anayasa’nın Geçici 10. maddesine ilişkin olarak tutumunu “Net” olarak ortaya çıkarmalıdır.
Eğer, gerçekten bu konuda ciddi ise ve bu maddenin kaldırılmasını “Kırmızı çizgi” değerinde görüyorsa, DP’ye el uzatmalı ve bu partiye erken seçim konusunda “esnek” önerilerle giderek kendilerini Meclis’e girmeye zorlamalıdır.
İç siyasetin demokratikleşmesinin yolu bu sihirli “Geçici 10. madde”dir.
Gerisi hikayedir.
Yok eğer, CTP de bu aşamada bu maddendin iptali konusunda kendisini “Hazır” hissetmiyorsa, diğer güç odakları ile bunu görüşmeyi yeni bir “çatışma” tehlikesi olarak değerlendiriyorsa, bunu da “net” biçimde ortaya koymalıdır.
“Kriz yönetimi” becerisi olmayan ve bugüne kadar hep sorun çözmede çuvallamış olan CTP, politik yeterliğinin ve kabiliyetinin sınırlarını sonuna kadar zorlarsa, böyle bir sonuç en başta kendisine yarayacaktır.