BİRAZ AYDINLIK

Mert MAPOLAR, C.Ht.
mertmapolar@gmail.com
Mert MAPOLAR, C.Ht.

Gözler açık, dosyalar kapalı!

Yayın Tarihi: 27/02/26 07:30
okuma süresi: 8 dak.

MERT MAPOLAR’IN KÖŞE YAZISINI SESLİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ

Bir toplumun çöküşü her zaman büyük patlamalarla başlamaz; bazen sessizlikle başlar. Bazen en yüksek çığlık, duyulmayan çığlıktır. Bugün hem dünya ölçeğinde hem de bu küçük ada ülkesinde, yaşanan şey tam olarak budur: Gözler açık ama bakışlar donuk, bilgiler ortada ama bilinç askıda. Tıpkı bir film sahnesinde olduğu gibi, gerçeğin kıyısına kadar getirilen toplum, tam o anda konfor, korku ya da gündem bombardımanıyla geri çekiliyor. Trajedi, trajedi olarak değil talihsiz bir “iş kazası” olarak sunuluyor. Skandal, sistem sorunu değil “kişisel hata” diye çerçeveleniyor. İddialar, ifşalar, tanıklıklar gündeme düşüyor; ardından yeni bir tartışma, yeni bir kriz, yeni bir suni ayrışma ile üzeri örtülüyor. Halının altı kabarıyor, fakat kimse halıyı kaldırmıyor.

Modern güç yapıları artık doğrudan baskı yöntemleriyle değil, algı mimarisiyle çalışıyor. Yaşanan olayın kendisinden çok, onun nasıl çerçevelendiği belirleyici oluyor. Dosyalar kapanıyor, kamuoyuna standart metinler sunuluyor, soruşturmalar ya hiç başlatılmıyor ya da başlatılmış izlenimi veriliyor. Toplum bir süre öfkeleniyor, sonra yoruluyor, ardından alışıyor. Kaçınılmazlık duygusu adım adım inşa ediliyor. “Böyle gelmiş böyle gider” düşüncesi bilinçaltına yerleştiriliyor. Bu yalnızca siyasi bir yöntem değil, aynı zamanda psikososyal bir dönüştürme mekanizmasıdır. Sürekli kriz atmosferinde tutulan birey hayatta kalma moduna geçer. Hayatta kalma modundaki insan ise, sistemi sorgulamak yerine yalnızca günü kurtarmaya odaklanır.

İnsan zihni, aşırı belirsizlik ve sürekli tehdit algısı altında sağlıklı tepki üretemez. Bu durum bilinçaltında öğrenilmiş çaresizlik doğurur. Öğrenilmiş çaresizlik, bireyin “nasıl olsa değişmez” diyerek geri çekilmesine yol açar. İşte tam bu noktada özgür irade, bir yanılsamaya dönüşür. Seçtiğimizi zannederiz ama seçenekler daraltılmıştır. Konuştuğumuzu zannederiz ama gündem belirlenmiştir. Tepki verdiğimizi zannederiz ama tepkinin sınırları çizilmiştir.

KKTC’de son dönemde kamuoyuna yansıyan ciddi iddialar ve ifşalar, sıradan magazin başlıkları değildir. Bu küçük ada ülkesinde gündeme gelen bu konular, devlet-toplum ilişkisinin, güç-etik dengesinin ve hukuk mekanizmasının sağlığına dair alarm niteliği taşımaktadır. Ancak bu alarm kalıcı bir toplumsal farkındalığa dönüşememiştir. Her ciddi iddianın ardından gündem değiştirilmiş, dikkat başka yönlere kaydırılmış, mesele kişiselleştirilmiş ya da sıradanlaştırılmıştır. Muhalefetin pasifliği, denetim mekanizmalarının zayıflığı ve kamuoyu oluşturmadaki dağınıklık, bu süreci derinleştirmiştir. Sessizlik bir stratejiye dönüşmüş, suskunluk normalleşmiştir.

Bir toplumun en tehlikeli eşiği, skandal karşısında şaşırmamaya başladığı andır. Şaşkınlık kaybolduğunda etik duyarlılık körelir. Körelmiş etik, siyasi kirlenmeyi görünmez kılar. Bu görünmezlik gücü denetimsiz bırakır. Denetimsiz güç ise yalnızca bugünü değil, yarının itibarını da aşındırır.

Dünya ölçeğinde de tablo farklı değildir. Sosyal medya, bilgiye erişimi kolaylaştırırken dikkati dağıtmış, öfkeyi anlık tüketilen bir ürüne dönüştürmüştür. Herkes konuşur, kimse dinlemez. Herkes yazar, kimse derinleşmez. Toplumsal enerji kolektif eyleme değil, bireysel tatmine yönelir. Dedikodu analiz gibi sunulur; öfke sorumluluk almadan boşaltılır. Böylece gerçek değişim potansiyeli dağılır. Ekonomik zorluklar ve geçim kaygısı, bilinç kapasitesini daraltmış; birey, kendi hayatını ayakta tutmaya çalışırken, ülkesel ve küresel meseleleri uzaktan izleyen, bir seyirciye dönüşmüştür.

Bu seyircilik bilinçaltında bir savunma mekanizmasıdır. Aşırı karmaşık ve tehditkâr görünen sistem karşısında, zihin kendini korumak için ilgiyi sınırlar. Ancak bu savunma uzun vadede kolektif körlüğe yol açar. Gözler açıktır ama görme seçicidir. Görmek acı veriyorsa, zihin görmemeyi tercih eder. İşte tam bu noktada maskeler devreye girer. Güç sahipleri maskelidir ama toplum da maskesini çıkarmamaya alışmıştır. Çünkü maskesiz kalmak risklidir; risk konfor alanını tehdit eder.

Oysa hesap sormak yalnızca siyasi bir refleks değil, toplumsal onurun gereğidir. Hesap sorulmadığında iddialar büyür, güvensizlik yayılır. Güvensizlik yayıldığında ise ülkenin itibarı zedelenir. İtibar yalnızca dış politikada değil, iç hukuk düzeninde de inşa edilir. Ciddi iddialar karşısında etkin ve şeffaf süreçler işletilmediğinde, sessizlik devleti korumaz; tam tersine zayıflatır.

Muhalefetin rolü burada hayati önemdedir. Muhalefet yalnızca seçim dönemlerinde değil, kriz anlarında da toplumsal bilinç üretmekle yükümlüdür. Bu görev yerine getirilmediğinde kamuoyu dağılır, güç birleşmez, farkındalık kalıcılaşamaz. Sessizlik siyaseti karşısında sessiz kalmak, dolaylı bir normalleştirme üretir. Bu normalleşme zamanla etik eşiği düşürür.

Mesele yalnızca yolsuzluk ya da iddia değildir; mesele algının dönüştürülmesidir. Eğer bir toplum, ağır suç iddialarını, gündemin sıradan bir parçası olarak görmeye başlarsa, olağan ile olağandışı arasındaki sınır silinir. Bu sınır silindiğinde adalet duygusu aşınır. Adalet aşındığında vatandaşlık bilinci zayıflar. Vatandaşlık zayıfladığında ülke görünürde ayakta, içeride ise çözülmekte olan bir yapıya dönüşür.

Bu yüzden uyanış romantik bir çağrı değil, varoluşsal bir zorunluluktur. Uyanış bağırmak değil, ısrarla sormaktır. Uyanış dedikodu üretmek değil, detayları talep etmektir. Uyanış kişiselleştirmek değil, yapısal sorunları görünür kılmaktır.

Sessizlik tarafsızlık değildir. Sessizlik zamanla karaktere dönüşür. Tepki vermemek düşünmemeye, düşünmemek hissetmemeye evrilir. Toplumlar bir günde çökmez; önce duyarlılıklarını kaybederler. Duyarlılığını kaybeden bir toplum, en ağır iddiaları bile gündelik bir akış gibi tüketir. Asıl kırılma noktası budur: Skandalın değil, vicdanın sıradanlaşmasıdır.

Gerçek tehlike güçlü olanların varlığı değil; sıradan insanın tepki eşiğinin düşürülmesidir. Gerçek tehlike maskelerin varlığı değil; maskesiz yaşama cesaretinin kaybolmasıdır. Gerçek tehlike iddiaların büyüklüğü değil; toplumun küçülen hassasiyetidir.

Eğer gözler açık kalacaksa, zihin de açık kalmalıdır. Eğer özgür irade bir yanılsama değilse, sorgulama refleksi diri tutulmalıdır. Çünkü hesap sorulmayan her iddia, yalnızca bugünü değil, yarının adalet duygusunu da zedeler. Ve bir ülke için en büyük risk krizler değil; alışılmış sessizliktir.

En büyük tehlike karanlık değildir; karanlığa alışmaktır!

Mert MAPOLAR, C.Ht


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.