KKTC siyasetinde alarm: Popülerlik uğruna açılan kapının ardında ne var?
MERT MAPOLAR’IN KÖŞE YAZISINI SESLİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ
Günümüz dünyasında insan davranışları ve ihtiyaçları hızla dönüşürken, bu değişimin KKTC’de daha keskin ve riskli bir eksene kaydığı açıkça görülmektedir. Toplumsal ihtiyaçların yerini giderek çıkar odaklı yaklaşımların alması, yalnızca bireysel ilişkileri değil, siyaset kurumunun doğasını da derinden etkilemektedir. Bu dönüşüm, ülkede giderek büyüyen bir “çıkar dalgası” yaratarak hem siyasal kültürü hem de kamu güvenini aşındırmaktadır.
Bu noktada asıl sorulması gereken sorular giderek daha rahatsız edici bir hal almaktadır: Siyasetin görünen yüzünün arkasında kimler ve ne tür hesaplar gizleniyor? Popülerlik maskesi altında aslında ne saklanıyor? KKTC'de herkes neden milletvekili olmak istiyor ve bu istek gerçekten toplumsal hizmetten mi besleniyor, yoksa başka güç ve çıkar hesaplarının bir yansıması mı? Siyaset bir hizmet alanı olmaktan çıkıp bir güç oyununa mı dönüşüyor? Tanınırlık gerçekten bir avantaj mı, yoksa fark edilmeden büyüyen bir tehlikenin kapısını mı aralıyor? Masumiyet söylemlerinin arkasında hangi gerçekler görünmez kılınıyor ve bu süreç ülkeyi nasıl bir kırılma noktasına sürüklüyor? Tüm bu sorular, yalnızca bireysel tercihleri değil, aynı zamanda ülkenin geleceğini doğrudan etkileyecek derin bir dönüşümün habercisi olarak karşımızda durmaktadır.
Bugün gelinen noktada siyasi partilerin temel önceliği, ülkenin yapısal sorunlarına çözüm üretebilecek kadrolar oluşturmak yerine, tanınırlığı yüksek “public figure” kişileri siyasete kazandırmak haline gelmiştir. Oysa tanınmış olmak, sorun çözme kapasitesiyle eşdeğer değildir. Tam tersine, popülerlik ile liyakat arasındaki farkın göz ardı edilmesi, siyasal karar alma süreçlerini yüzeyselleştirmekte ve ülkeyi daha da kırılgan bir yapıya sürüklemektedir. Bu durum, siyasetin bir hizmet alanı olmaktan çıkıp bir tür kişisel güç ve koruma zırhına dönüşmesine zemin hazırlamaktadır.
Daha da dikkat çekici olan ise, aynı süreçte yolsuzluk, rüşvet ve sahte diploma gibi ciddi suçlamalarla anılan kişilere yönelik kamu denetiminin zayıflatılmaya çalışılmasıdır. “Masumiyet karinesi” kavramı arkasına sığınılarak, kamuoyunun bilgi edinme hakkını sınırlayan düzenlemeler gündeme getirilmekte; basın özgürlüğü ve ifade hakkı üzerinde baskı oluşturabilecek adımlar atılmaktadır. Oysa demokratik toplumlarda özellikle kamuya mal olmuş kişilerin hesap verebilirliği şeffaflık ilkesinin temelidir. Bu ilkenin zayıflatılması, yalnızca bireysel hakları değil, toplumun adalet duygusunu da doğrudan zedelemektedir.
KKTC’de geçmişte gündeme gelen ve kamuoyunda geniş yankı uyandıran sahte diploma skandalları, sistemdeki denetim zafiyetinin en somut örneklerinden biri olarak hafızalarda yerini korumaktadır. Bu tür olayların yeterince soruşturulmaması ve üzerinin örtülmesi, toplumda “cezasızlık algısını” güçlendirerek benzer davranışların tekrarını teşvik eden bir ortam yaratmaktadır. Bu noktada asıl tehlike, sadece bireysel suçlar değil; bu suçların sistematik hale gelmesine olanak tanıyan siyasal ve kurumsal yapıdır.
Psikososyal açıdan bakıldığında, günümüz insanının ihtiyaçlarının giderek statü, güç ve çıkar ilişkilerine evrildiği bir gerçeklik ile karşı karşıyayız. Bu dönüşüm, siyasete girme motivasyonlarını da değiştirmekte; bazı bireyler için siyaset, topluma hizmet etme aracı olmaktan ziyade, kişisel dokunulmazlık kazanma ve güç elde etme yolu haline gelmektedir. Bu durum, özellikle narsistik eğilimler taşıyan ve etik sınırları zorlayabilecek kişiliklerin siyasete yönelme riskini artırmaktadır. Siyasi partilerin bu gerçeği göz ardı ederek yalnızca “kazanma ihtimali yüksek” adaylara yönelmesi, uzun vadede çok daha büyük sorunlara kapı aralamaktadır.
Aynı zamanda, sivil toplum görünümlü ancak siyasi hedeflerle hareket eden yapıların da bu süreçte etkili olduğu görülmektedir. Toplumsal güveni temsil etmesi gereken alanların kişisel çıkarlar doğrultusunda araçsallaştırılması, siyaset ile toplum arasındaki sınırları bulanıklaştırmakta ve kamuoyunun sağlıklı değerlendirme yapmasını zorlaştırmaktadır. Bu durum, fark edilmeden “karanlık odakların” ve sorunlu yapıların siyaset içine sızabilmesine imkân tanıyabilecek tehlikeli bir zemin oluşturmaktadır.
Bugün gelinen noktada en kritik sorunlardan biri, siyasi partilerin aday belirleme süreçlerinde analitik, etik ve liyakat temelli bir yaklaşım geliştirememesidir. Oysa ülkenin karşı karşıya olduğu ekonomik, sosyal ve kurumsal sorunlar, ancak yetkin, çözüm odaklı ve sorumluluk bilinci yüksek bireyler tarafından aşılabilir. Popülerlik üzerinden şekillenen aday profilleri ise bu sorunları çözmek yerine, çoğu zaman daha da derinleştirme riski taşımaktadır.
Bu sürecin en tehlikeli boyutu ise bireysel tercihlerden öteye geçerek devletin kurumsal yapısını ve karar alma mekanizmalarını dönüştürme potansiyelidir. Liyakat yerine popülerliğin, etik yerine çıkar ilişkilerinin belirleyici olduğu bir sistemde, zamanla sadece yanlış kişiler seçilmez; doğru kararların alınma ihtimali de sistematik olarak ortadan kalkar. Bu durum, kamu yönetiminde nitelik kaybına, adalet mekanizmasında güven erozyonuna ve toplumun devlete olan inancında derin bir kırılmaya yol açar. Daha da önemlisi, bu yapı kendini yeniden üretmeye başlar; yani sistem, kendi içinden sürekli olarak benzer zihniyetleri ve benzer sorunlu profilleri üretir hale gelir. İşte bu noktada mesele artık sadece bugünün değil, geleceğin de ipotek altına alınması anlamına gelir.
Göz ardı edilmemesi gereken gerçek şudur ki, “herkesin milletvekili olmak istediği bir sistem” sağlıklı bir demokrasi değil, aksine bir kriz göstergesidir. Bu durum, siyasetin cazibesinin hizmetten değil, sunduğu ayrıcalıklardan kaynaklandığını ortaya koyar. Eğer bu anlayış değişmezse, ülke yönetimi giderek daha fazla çıkar ilişkilerinin, yüzeysel yaklaşımların ve etik dışı davranışların etkisi altına gireceğidir.
Sonuç olarak, KKTC siyasetinin karşı karşıya olduğu bu çok katmanlı riskler, yalnızca siyasi aktörlerin değil, tüm toplumun dikkatle değerlendirmesi gereken bir sürece işaret ettiğidir. Popülist yaklaşımlar yerine liyakat, şeffaflık ve hesap verebilirlik temelinde bir siyaset anlayışı inşa edilmediği sürece, mevcut sorunların derinleşmesi kaçınılmazdır. Gelecek nesillere daha güçlü ve adil bir ülke bırakmanın yolu, söylemlerden değil, doğru insanları doğru kriterlerle seçmekten ve sistemi buna göre yeniden yapılandırmaktan geçmektedir.
Tam da bu noktada belirleyici olan soru şudur: Bu sistemin bir parçası olmaya devam mı edilecek, yoksa onu değiştirecek irade ortaya konulacak mı? Bilinmeli ve şimdi daha fazla farkına varılmalıdır ki görmezden gelinen her risk, yarının daha büyük krizlerine zemin hazırlıyor olacağıdır.
Unutulmamalıdır ki bugün sessiz kalınan her yanlış, yarın kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkacağıdır.
Mert MAPOLAR, C.Ht.
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.