AKLIMA TAKILANLAR

Ulaş BARIŞ
ulasbaris1973@gmail.com
Ulaş BARIŞ

Kutsal kase...

Yayın Tarihi: 03/12/20 12:57
okuma süresi: 8 dak.
A- A A+

Hristiyan inanışına göre Hz. İsa'nın son akşam yemeğinde içinden şarap içtiği ve çarmıha gerilmesinin ardından Armatyalı Yusuf'un onu alıp, damlayan kanını doldurduğuna inanılan kaba 'kutsal kase' adı verilir.

O günden beri birçok komplo teorisine konu olan, filmleri yapılan ve bir teoriye göre Mağusa'da olduğuna inanılan ama hiç bulunamayan o kasenin, yine Hristiyan inanışına göre mucizevi güçlerle dolu olduğuna inanılır.

İşte aynen o kasenin haiz olduğu güçlerin benzerinin Kıbrıs adasının kuzeyinde hüküm süren enteresan düzenin en tepesindeki makam için de olduğuna inanılır.

Tabii ki KKTC Başbakanlık makamından bahsediyorum…

18 Ekim günü, dönemin Başbakanı Ersin Tatar'ın, Cumhurbaşkanlığı makamına atanmasının ardından ortaya çıkan başbakanlık ve ona bağlı hükümet sorunu bugün 58. gününe girerken, aradan geçen günlerde bu makam için konuşulan isimlerin sayısı bir elin parmak sayısına ulaşmış bulunmaktadır.

Olayı özetle anlatacak olursam, Ersin Tatar'ın boşalttığı UBP Genel Başkanlığı ve dolaylı olarak Başbakanlık anlamına gelen makam için önce Hasan Taçoy'un ön plana çıktığını gördük.

Seçim sonrası çalıştırılmaya başlayan UBP Kurultay sürecinden, aynen Cumhurbaşkanlığı döneminde manipülasyon yapmak için tutulan bir anket şirketini de arkasına alarak, genel başkanlık seçimini kazanacağını, dolayısıyla yeni başbakan olacağını düşünen Taçoy'un bu macerası, UBP kurultayının ilk turunun yapılmasının ardından sona erer.

İlk turda Taçoy'a 600 oy fark atan ve kendini başbakan ilan eden Faiz Sucuoğlu'nun sevinci ise bir gece gelen "çekil" haberi ile son bulur.

Cumhurbaşkanlığı seçiminde yapılan müdahaleye kucak açan, onu çağıran ve 'demokrasi bir gün herkese lazım olur' şeklindeki kadim lafı doğrulayan bu gelişmenin ardından ise görev 'ortak aklın' adayı olduğu iddia edilen Hamza Ersan Saner'e geçer.

Ancak Hamza Bey de tam 15 gün boyunca, neredeyse bir eli başbakanlık koltuğu ya da kutsal kasenin sapında yapışık gezdikten ve geceli gündüzlü mesai harcadıktan sonra hükümeti kurmayı başaramaz.

Soğuk bir Cumartesi sabahı, 45 dakika beklediği Cumhurbaşkanına görevi geri iade etmek zorunda kalan Saner'den sonra görev bu kez de CTP Lideri Tufan Erhürman'a geçer.

Fakat Erhürman'ın da bugün 13. gününe giren ve Halkın Partisi'nin güdümünde devam eden görüşmelerinden sonra başbakanlık çabaları sonuçsuz kalmak üzeredir.

Dahası, yine HP'nin pek bir stratejik hamleleri ve tabiri caizse kedi-fare oyunundaki kedi rolü sebebiyle bugün başbakanlık koltuğuna bir başka aday daha çıkmış gibi görülmektedir.

Öyle ki, bugün çıkan Havadis Gazetesinin manşet haberine göre, HP'nin ruhani lideri Kudret Özersay, Meclis Başkanı CTP'li Teberrüken Uluçay'ı arayarak "gel seni başbakan yapalım" demiş.

Ben bu satırları yazarken bir yandan da sevgili dostum Levent Kutay'ın programına konuk olan CTP'nin ağır toplarından Erkut Şahali söz konusu teklif ile ilgili "bu mümkün değildir, zira görev verilen Erhürman'dır, Uluçay değil. Öyle olsa, Erhürman gidip görevi iade etmek zorunda kalır" demesini dinlemekteyim.

Dün gün boyu sürüdürülen ve arap saçına dönen dörtlü hükümet formülünde yine HP'nin "Erhürman başbakan olmasın" şeklindeki önerisiyle karışan çarşının daha da karışmasına sebep olan Uluçay adımı sonrası CTP'nin nasıl bir tavır alacağını doğrusu bilemiyorum.

Lakin buradan net olarak yazmam gerekirse, eğer ki Tufan Erhürman, CTP içinde kendisinden başka birisinin başbakanlığını kabul edip görevi iade etmeye kalkarsa, o olası iadeden sonra bir zahmet parti başkanlığından da istifasını yazmak zorundadır.

Bunun başka çaresi yoktur.

Konumuz spesifik olarak bu değil diye toparlamam gerekirse, 18 Ekim'den bu yana KKTC genelinde devam eden sürece bir hükümet krizi demek bence olayın vahimliğini ortaya koyma açısından yetersizdir diye düşünüyorum.

Çünkü bu yaşananlar ancak "rejim krizi" şeklinde anlatılabilir.

Büyük müdahaleler, pervasız hareketlerle dolu olan siyasi tarihimize baktığımız zaman, ortaya çıkan bu rejim krizi bana göre bir tek şeye işaret eder: Yeni bir düzenlemeye.

Düzenlemeden kastımı başka bir yazı konusu yapma düşüncem var ancak kısaca anlatmam gerekirse, akla ilk gelen KKTC'nin ilhak edilmesi olur. Ya da bunun daha demokratik yollardan yapılması demek olan, geçen gün Rum basınına konuşup bu tehlikenin altını çizen Serdar Denktaş'ın da dediği gibi 'iltihak.'

Anlamını bilmeyenler için yazacak olursam, iltihak, bir ülkenin demokratik kurumları vasıtasıyla başka bir ülkeye katılması anlamına gelir ve 1939 yılındaki Hatay olayı tam da böyle gerçekleşmiştir.

Yine aklıma gelen bir diğer şey ise parlamenter düzenden başkanlık sistemine geçiş manevrası olur ama açıkçası bütün bu olanların kamuoyunda yarattığı genel kanı da bu olduğundan dolayı benim mantığıma terstir.

Olamaz demiyorum ancak genel kanılara karşı şüpheci bir tavrım olduğundan dolayı buna düşük ihtimal olarak bakıyorum. Ya da kısaca böyle bir niyet olaydı, yani ilahlar öyle isteseydi, işler böyle karman çorman hale dönmezdi diyelim.

Öte yandan benim iyimser ve kalbimde yatan bir diğer düzenleme ise Kıbrıs sorununda hayati bir şeyin olacağı şeklinde olabilir ki geldiğimiz noktada durum pek de iç açıcı değildir.

Seç beğen al gibi dizdiğim bu olasılıklardan sonra yazının esas mevzusuna dönecek olursam, KKTC'nin 'kutsal kase' zannedilen ancak gelen bir telefonla birlikte düz su bardağına dönüşen bu makamı için sürdürülen amansız mücadelede koltuğunu kaptığını zannedip de kapamayıp üzülenlerin sayısı görüldüğü üzere bayağı fazladır.

Öyle görülüyor ki bu yeküne eklenecek daha fazla bahtsız siyasetçilerimiz vardır.

Vallahi ne diyeyim?

Buna da dert?

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Diğer Ulaş BARIŞ yazıları