KÖR GÖZE PARMAK

Doç. Dr. N. BERATLI
nazim.beratli@kibrispostasi.com
Doç. Dr. N. BERATLI

Kaynaklar...

Yayın Tarihi: 08/05/21 10:03
okuma süresi: 6 dak.
A- A A+

Böyle bir konuyu gazete yazısında ele almak ne kadar doğrudur, bilemem. Ama son zamanlarda her köşe başında pıtrak gibi o kadar ortaya çıkıyor ki genel medyada da konuşulması gerektiğini düşündüm. Bu sosyal medya sayesinde artık her şey ayağa düştü ya? Allah hiçbir şeyi ayağa düşürüp, esnafını yaratmasın…

Facebook’ta biri bir şey yazıyor… Karşısında esnaftan biri soruyor: “Kaynak!”

Bunun iki anlamı vardır: a) Bu bilgiyi bilimsel bir makalede kullanacağım, bana yardımcı ol! b) Yalan söylüyorsun, sana inanmıyorum!

Bu konuda (kaynaklar) birkaç yıl önce Kıbrıs Yazıları dergisinde yayınlanmış bir makalem vardı. Akademik ortamda, 10-15 atıf aldı (şimdi arşiv karıştırmayayım) birkaç üniversitede de yüksek lisans sınıflarında ders malzemesi olarak kullanıldı. Ayıptır, söylemeyelim övünmeyelim ama İbn-i Haldun’un dediğinden, sustukça cahilden nasihat dinler hale geldik, kusura bakmayın… Yani bu işi “birazcık” biliyorum… Birkaç Türkiye üniversitesi de bildiğimi teyit ediyor, kusura bakılmasın…

19. yy tarih yazıcılığında bir kaynak fetişizmi vardır ama yanlıştır. Çünkü kaynağın doğru yazdığının kanıtı, sadece onu kullanan tarihçinin bilgisinden ibarettir. Belge fetişizmi de öyledir. Hele arşiv diye (batıda olduğu gibi) kilise, bizde olduğu gibi devlet yazışmalarından başka bir şey yoksa…

Carr şöyle der: "19. yy olgular fetişizmi bir belgeler fetişizmi ile tamamlanmış ve haklı kılınmıştır. Belgeler, olgular tapınağındaki “kutsal sandık” taydı. Saygılı tarihçi onlara başı önünde yanaşıyor ve onlardan huşû dolu bir sesle söz ediyordu. Bir olguyu belgelerde bulursanız, o öyledir. İşin aslına bakarsanız  bu belgeler- resmi buyrultular, anlaşmalar, kira kayıtları, hükümet raporları, resmi yazışmalar, özel mektuplar, anılar- bize neyi söyler? Hiçbir belge bize o belgeyi yazanın, kendisinin ne düşündüğünden –neyin olmuş olduğunu, düşündüğünden, neyin olmuş olması gerektiğini ya da olabileceğini düşündüğünden, yahut belki yalnızca başkalarının onun kendisinin ne düşündüğünü sanmalarını istediğinden, ya da kendisinin ne düşündüğünü sandığından fazla birşey söylemez. Bunların hiçbiri tarihçi onlar üzerinde çalışmaya ve onları çözmeye girişmedikçe, bir anlam taşımaz. [1]

Evans, ayni konuya şöyle yaklaşır: “ Tarihsel belgelerin dili, hiçbir zaman saydam değildir ve tarihçiler bunların içinden bakarak arkalarındaki gerçekliğin kolayca görülemeyeceğini, uzun bir zamandır biliyorlar.”[2]... “ Geçmiş öyle sıradan bir metinden çok daha fazla bir şeydir ve geçmişi bir metin olarak okumaya çalışmak, onun gerçekliğinin yalnızca küçük bir bölümünü zapt etmek demektir.”[3] Tarihçinin ne yazdığı ile belgenin ne söylediği, iki ayrı şeydir...”[4] Ve arşivlerle ilgili olarak Evans’ın düşündükleri de şunlar: “ Arşivler kimi belgelerin tesadüfen saklandığı, kimi belgelerin ise  bilinerek yok edildikleri ya da rastlantısal olarak kayboldukları yerlerdir.”[5]

Tosh, “gelecek kuşaklar için yazılmış anlatılar”ın özellikle güvenilmez olduğunu, “ kilise ve hükümdar  kroniklerinin partizan” olduklarını, “otobiyografilerde bile” çarpıtma bulunduğunu anlatır. Ve ekler ” Güvenilir midir? Bu soru, paleografi ve diplomatik gibi her türlü yardımcı tekniğin kapsamını aşar... Bunu cevaplayabilmek için tarihsel bağlamı bilmek ve insan tabiatını kavrayabilmek gerekir. İşte bu noktada, tarihçi kendi benliğine döner.”[6]  Kendine dönmek! Yâni, yazarın kendi subjektivitesine... Yazarın aklına, bilgisine, zekâ düzeyine ve hatta komplekslerine... Zaten Carr da bundan dolayı, “Tarihçinin kendisi, tarihin ürünüdür... Tarihten önce, tarihçi incelenmelidir.”der.[7] Bizim kültürümüzde bunu yapmanın olanağının bulunmadığını, konunun hemen “kişiselleşmek” diye algılanacağını da ekleyerek, devam edelim.

Bu konuya noktayı koymak için, bir büyük tarih ustasının Lucién Febvre’ın belgeler konusunda söylediklerini de ekleyelim:

"Kuşkusuz tarih yazılı belgelerle yapılır. Ama yazılı belgeler yoksa onlarsız da yapılabilir ve yapılmalıdır... İnsandan kalma olan, insana bağlı olan, insana yarayan, insanın dile getirdiği ve onun varlığını, uğraşlarını, zevklerini ve yaşam biçimlerini anlatan ne varsa, bunların hepsiyle tarih yapılabilir ve yapılmalıdır.”[8]

Şimdi, sokakta gezip rast geldikçe birkaç satır da tarih okuyan ortalama okura diyebilecek lâfım da yok; hakkım da… Ama sağı solu sigaya çekecek “akademisyen” havalarında iseniz, asgari bunları da bilin be kardeşim… Eğer incelediğiniz konuda, elinizdeki kâğıtta yazanların gerçek olup olmadığını anlayabilecek kadar genel bilginiz yoksa, “kaynak” dediğiniz şey anlamsız bir fetişten ibarettir. Bu da sadece “kaynak” okunarak edinilemez… Çok daha fazlası gerekir…

[1] - E.H. Carr. Age s.21-22

[2] - Evans, age s.110

[3] - age s.116

[4] - age s.98

[5] - age s. 92-93

[6] - John Tosh, Tarihin Peşinde s. 61-62

[7] - Carr. Age s. 54

[8] - Akt. J. Fontana – E.H. Carr, Tarih Yazımında Nesnellik ve Taraflılık, s.39. İmge Yayınları, Ankara: 1992.

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Diğer Doç. Dr. N. BERATLI yazıları