İÇ HABERLER
okuma süresi: 17 dak.

Tufan Erhürman - Birikim Özgür gerginliği nereye tırmanıyor?

Tufan Erhürman - Birikim Özgür gerginliği nereye tırmanıyor?

<STRONG>Tufan Erhürman</STRONG> ve <STRONG>Birikim Özgür</STRONG> arasındaki gerginlik tırmanıyor. Birikim Özgür`ün 19 Eylül 2011 tarihli Yenidüzen Gazetesi`ndeki köşesinde yayımlanan "<STRONG>Tehlike Çanları</STRONG>" başlıklı yazısında kendisini hedef aldığını belirten Tufan Erhürman 25 Eylül 2011 tarihli Gayle Dergisi`nde Özgür`e "<STRONG>Çanlar Kimin İçin Çalıyor?</STRONG>" başlıklı yazısıyla cevap verdi.

Yayın Tarihi: 26/09/11 15:00
okuma süresi: 17 dak.
Tufan Erhürman - Birikim Özgür gerginliği nereye tırmanıyor?
A- A A+

Kıbrıs Postası

Tufan Erhürman`ın 25 Eylül 2011 tarihli Gayle Dergisi`nde yayımlanan yazısı;

Çanlar Kimin İçin Çalıyor?! - (Birikim Özgür'e Yanıt)

Sayın Birikim Özgür'le aynı sol yaklaşıma sahip olmadığımızı, artık yalnız ikimiz değil, geniş sayılabilecek bir toplum kesimi biliyor sanırım. Önceleri kendisine "sevgili Birikim" diye hitap ederdim. Bundan böyle, CTP MYK üyesi olduğunun ve yazdıklarının partisini de ister istemez bağladığının bilinciyle, "Sayın Birikim Özgür" diye sesleneceğim.

Unutmadan, başlarken şunu da söyleyeyim: Sayın Birikim Özgür, son CTP Kurultayı'nda Parti Meclisi seçimlerinde en yüksek oyu almış bir kişidir. Bu oyu babasının ismi dolayısıyla aldığını iddia edenlere hiç katılmadım ve asla katılmayacağım. Dahası bu iddiayı dile getirenlerin kendisine çok büyük bir haksızlık yaptığı kanaatindeyim. Sayın Birikim Özgür, Kurultay'a giden süreçte, fikirlerini kamuoyuyla en açık şekilde paylaşmış ve CTP Kurultay delegeleri, bu fikirleri bilerek kendisine oy vermişlerdir. Bu nedenle, aksi parti tarafından açıklanmadıkça, söylediklerinin partisini bağlamadığını düşünmem söz konusu bile değildir.

18.9.2011 tarihinde gaile'de yayımlanan yazımda söylediklerim belli ki çok rahatsız etmiş Sayın Özgür'ü. 19.9.2011 tarihinde Yenidüzen'de yayımlanan "Tehlike Çanları" başlıklı yazısında, doğrudan doğruya beni hedef almasından ve ismimi de açıkça kullanmasından anlıyorum bunu. Kendisi, zaten, 17.9.2011 tarihinde "haberkıbrıs"ta yayımlanan açıklamasında, "ilerici kesimlere iki görev düşüyor. Birincisi, 2012'ye kadar yürürlükte olacak olan bu programın mümkün olduğunca hassasiyetlerimizi de içerecek şekilde uygulanması için etkileşimi artırmak; ikincisi ise 2013-2015 dönemini içerecek yeni olası protokolün altına imza atacak Başbakan'ın kim olmasını istediğimizi şimdiden tespit edip demokratik enstrümanları sonuna kadar kullanarak yeni programı hazırlayabilecek ekibi ve imza atacak Başbakanı göreve getirmektir. Bunun dışında bir söz söyleyen, provokasyon yapan, popülist çıkışlarla halkı galeyana getirmekten imtina etmeyen her birey, parti ve diğer unsurlar, Kıbrıslı Türklerin yok oluşuna hizmet edecektir. Acı gerçek budur. Sağduyu sahibi Kıbrıslı Türklere düşen görev, gerçeklik algısı zayıf argümanlara tevessül edecek olanlara "Hadi oradan" demektir! Gerek uygulamalarıyla, gerek yazılarıyla gerekse de söylemleriyle doğrudan veya dolaylı bir biçimde statükoyu sahiplenen ve bozuk düzene sahip çıkan her kim olursa olsun, deşifre edilmeli ve Kıbrıs Türk siyasetinde ve entelektüel camiada ortak akıl hâkim kılınarak değişim sağlanmalıdır. Vesayeti yaratan, onlardır" diyerek, hem Kıbrıslı Türk ilericilere düşen görevin ne olduğunu açıkça belirlemiş, hem de verdiği görevi yapmayan kendini bilmezlere, nazikçe "hadi oradan" diyerek, bu kişileri deşifre edeceğini beyan etmiştir.

Bu iki yazıyı birlikte değerlendirdiğim zaman anlayabildiğim kadarıyla, Sayın Özgür, beni de, "Kıbrıslı Türklerin yok oluşuna hizmet eden"lerden biri olarak görüyor ve şifremi çözüp (beni deşifre edip), bana da "hadi oradan" demeyi, misyonunun kendisine yüklediği şanlı bir görev addediyor. Bu görevi yerine getirirken yer yer cuş-u huruşa geliyor ve benden söz ederken, "ben ne derim tamburam ne çalar", "eski çamlar bardak oldu", "çam devirmek" gibi deyimlerle ve "e yeter hocam artık yeter" gibi, tahammülfersa bir hâle geldiğimi imleyen vurgularla zenginleştirdiği son derece "müeddeb" bir üslüp kullanıyor.
Lütfen okuyucular yanlış bir izlenime kapılmasınlar. Derdim Sayın Özgür'ün üslubuyla ya da söyledikleriyle değil aslında. Bu tip yazılardan ve üslüplardan etkilenerek söylemek istediklerimi söylemeyi unutacak durumda değilim hâlâ. Sayın Özgür'ün yazısının yarattığı fırsattan yararlanarak, Kıbrıs Türk solunun bazı kesimlerinin bugünkü hâlleriyle ilgili düşüncelerimi satır başlarıyla ve herkesin anlayabileceğini sandığım bir biçimde sıralamak istiyorum sadece.

1. Kıbrıs Türk solunun bence birinci görevi, bu halkın kendi kendini yönetme iradesini, her koşulda, sonuna kadar savunmaktır. Daha önce onlarca kez söylediğim gibi, bu görev Türkiye'yi düşmanlaştırmak ya da siyaseti "Türkiye karşıtlığı" üzerinden şekillendirmek anlamına gelmez. Önemli olan, elbette, başka herhangi bir devlete oranla bize çok daha yakın olan Türkiye Cumhuriyeti'yle ve başka herhangi bir halka oranla çok daha içiçe olduğumuz Türkiye halkıyla eşitler arası bir ilişki geliştirmektir. Ama siyaseti "Türkiye karşıtlığı" üzerinden şekillendirmemek de, Kıbrıs Türk halkını bir vasi edasıyla yönetmeye soyunanlara, bunlar bizim olabilecek en özel ilişki içerisinde bulunduğumuz Türkiye Cumhuriyeti'nin yetkilileri olsa bile, karşı çıkmamayı gerektirmez.

Bu yaklaşımın doğal sonucu, Türkiye Cumhuriyeti ile KKTC arasındaki ilişkilerin iki eşit devlet arasındaki ilişkiler olarak kurulmasıdır. Bu noktadan hareketle, Kıbrıslı Türklerin kendi yöneticileriyle değil de, Sayın Özgür'ün deyişiyle "Beşir Bey ile görüşmek için sıraya girmiş" olması, onun aksine, beni sevindirmez.

2. Kıbrıs Türk solunun sol değerleri özümsemiş siyasi partilerinin iktidara gelmesi, solda duran biri olarak beni tabii ki ancak mutlu eder. Ancak burada bir ayrımın altını çizmeyi her zaman gerekli görürüm. Sol değerleri hayata geçirmek için iktidara gelmeyi istemek başka bir şeydir, iktidara gelebilmek için sol değerlerden vazgeçmek başka bir şey! Eğer solda olduğunu iddia eden bir parti iktidara gelmek için sol değerlerden vazgeçerse, bu parti iktidara geldiğinde, sol değerleri doğal olarak taşımayan bir sağ parti iktidara geldiği zaman ne hissedersem ancak onu hissederim.

3. Sayın Birikim Özgür'ün "başkalaşma" ve "değişme" arasında yaptığı ayrımı son derece yararlı buluyorum. Kıbrıs Türk solunun değişmesi gerektiğini daha önce defalarca, dilim döndüğünce yazdım, söyledim.

a) Tek ülkede tek parti anlayışından hareketle her durumda AKEL ile aynı çizgide olma gayreti,

b) Stalinist, otoriter örgüt anlayışı,

c) toplumsal cinsiyet eşitliği, çevre gibi konuları devrimden (ya da Kıbrıs sorununun çözümünden) sonraya erteleme yaklaşımı,

d) "Kıbrıs sorunu çözülmeden bu ülkede hiçbir şey olmaz" düşüncesi,

e) solculuğu, Kıbrıs (ya da Kıbrıslı Türk) milliyetçiliği (hatta ırkçılığı) sanma gibi konularda Kıbrıs Türk solu için değişimin şart olduğunu defalarca vurguladım.

Ancak bu değişimin, otoriter sosyalizmden vazgeçip özgürlükçü sosyalizme geçmek gerekirken, otoriter sosyalizmden vazgeçip otoriter liberalizme geçmekle gerçekleştirilebileceğini zannedenlere her zaman karşı çıktım. Böyle bir "değişim"in, Sayın Birikim Özgür'ün deyişiyle bir "değişim" değil, bir "başkalaşım" olacağını, soldan sağa çark etmek anlamına geleceğini her fırsatta söyledim.

4. Solculuğu hiçbir zaman Stalinizm ya da AKEL kuyrukçuluğu olarak algılamadım. Bu anlamda "birinci eski" diye tabir ettiğim bu yaklaşıma hep uzak durdum. Ama ben "yeni sol"dan bahsederken, Sayın Özgür'den farklı olarak, yalnızca "birinci eski"den değil, "ikinci eski"den de uzak durulması gerektiğini söyledim. Bana göre "ikinci eski", "eski sol"dan kurtulmak adına bütün sol değerlerden vazgeçen, Fukuyama'nın "Tarihin Sonu" tezini hatırlatacak şekilde liberalizme, hatta onun çok daha saldırgan ve emperyalist bir biçimi olan neo-liberalizme teslim olan "sol" ya da "üçüncü yol"cu yaklaşımdır. Kanımca, Kıbrıslı Türklerin ihtiyaç duyduğu, yalnızca "birinci eski"den değil, "ikinci eski"den de uzak duran bir "yeni sol" anlayıştır.

5. Bu anlayış, "eski" den kopmak adına tüm sol değerlerden vazgeçemeyeceğine göre, Kıbrıs Türk solunun ezeli federalist ve vesayet karşıtı duruşunu ve hâkim durumda olmayanların savunusunu tabii ki içermeye devam etmektedir. Çünkü sol, her şeyden önce eşitlikçidir. Herhangi bir devletin ya da halkın, diğer bir devlete ya da halka, "o kendi kendini yönetmeyi beceremiyor" iddiasıyla yukarıdan bakmasını, onu yönetmeye kalkmasını asla kabul edemez. Etnik kökenleri, ulusları, dinleri, mezhepleri, dilleri farklı olduğu için insanların bir arada yaşayamayacaklarını bir düstur olarak benimseyemez. Eşitliğin en güzel ifadelerinden biri olan "farklılık içinde birlik"ten, yani federalist ilkeden vazgeçemez.

6. Yeni sol yaklaşım, eşitlikçilikten hareketle, insanların işsiz kalmasına, sendikasız, toplu sözleşme, grev, sosyal güvenlik gibi haklardan yoksun bir biçimde çalışmak zorunda bırakılmasına, yabancı özel tekellerin stratejik kamu hizmetlerini ele geçirip denetimsiz bir biçimde ülkede at koşturmasına yol açacak özelleştirme uygulamalarına doğal olarak karşı çıkacaktır. Bir yandan ülkedeki hâkim sınıfla geriye kalanların arasındaki uçurumu derinleştireceklerinden, diğer yandan da Kıbrıs Türk halkının ülkedeki en stratejik kamu hizmetleri konusunda bile söz hakkını yitirmesi sonucu doğuracaklarından, bu tip özelleştirmelerin sol değerlerle uyum içerisinde olabileceğini iddia etmek mümkün değildir.

7. Böyle bir sol yaklaşım, bütün bunlara ek olarak, "ekonomik akıl"la temellenmiş bir kalkınmacılıktan hareketle ekolojik değerlerden vazgeçemeyeceği gibi, toplumsal cinsiyet eşitliğini gündemine dahi almayan muhafazâkar yaklaşımlardan da beslenemez.

Sonuç

Sayın Birikim Özgür,

Bu ülkenin en köklü ve en fazla desteğe sahip sol partilerinden birinin, en fazla oyla Parti Meclisi'ne seçilmiş, daha sonra da MYK üyeliğine getirilmiş bir üyesisiniz. Bense, yazınızda şahsımla ilgili belki tek olumlu saptamanızda belirttiğiniz gibi, yalnızca sıradan ve "bağımsız bir solcu"yum. Bu bağlamda size, sizin üslubunuzla yanıt vermeyi asla doğru bulmam. Ama bilin ki, size daha önce verdiğim yanıtlarda söylediğim gibi, hâlâ, "değişim"den ne anladığınızı ve bu "değişim" dediğiniz şeyin "başkalaşım"dan farkını kavrama ihtiyacı içerisindeyim. Buna karşın, "halk davranışlarıyla sana cevap verdi" derken, halkın ve Kıbrıslı Türk solcuların sizi anladığını ve bana katılmadığını ima etmekse niyetiniz, halk sizi anlamış olduğuna göre, marjinal, eski kafalı bir solcuya yanıt vermek için bu kadar zaman harcamamanızı öneririm size.

Sizin misyonunuzun ne olduğunu en iyi siz bilirsiniz. Her insan misyonunu kendi belirler elbette. Açık olan bir şey varsa, o da, benim misyonumla sizin misyonunuzun aynı olmadığıdır. Ne olur siz de kabullenin bunu ve halkın geniş kesimleri sizinle aynı görüşte olduğuna göre, rahatlayın, kendinizi yıpratmayın. Ama lütfen, sizin misyonunuzu benimsemeyip, düşüncelerinin bu şartlarda asla iktidara gelemeyeceğini, halkın geniş kesimlerinden destek bulmadığını fark etseler bile, benimsedikleri sol değerler ışığında düşünce üretmeye çalışanları da bu kadar horlamayın. Ya da misyonunuz bunu gerektiriyorsa, horlamaya devam edin! En iyisini elbette zat-ı âliniz bilirsiniz!

Birikim Özgür`ün 19 Eylül 2011 tarihli Yenidüzen Gazetesi`ndeki köşesinde yayımlanan "Tehlike Çanları" başlıklı yazısı;

Hükümetimizin acizliği karşısında, Beşir Atalay'ın ziyareti esnasında farklı toplum kesimleri kendisine, "Sizin muhatabınız biz olalım; sorunların çözümünde bizimle istişare edin, işbirliği yapalım" mesajını verdiler...

Tehlike çanları çalıyor. Amacı üzüm yemek olan toplum kesimleri ayakta kalabilmenin telaşıyla Kıbrıs Türk siyasetine kırmızı kart gösteriyor. Bu, yok olma senaryosunun son perdesi olsa gerek...

Beşir Bey'in aksine, Kıbrıslı Türklerin büyük çoğunluğu bu ülkede istikrar olmadığının, tamamen işlevini yitirmiş zavallı bir idare ile karşı karşıya olduğumuzun bilincindedir. Esas istikrar, değişim vizyonunu net olarak halkla paylaştıktan sonra iş başına gelecek bir partinin iktidarıyla gündeme gelebilecektir...

Kıbrıs Türk siyaseti gerçekten ister ve gerekeni yaparsa, bir fonksiyon kazanabilir ve halkımız zümresel değil toplumsal düzeyde kendi geleceğini etkileme şansını yakalayabilir. Aksi bir durumda somut gerçeklik odur ki artan düzeylerde Türkiye yetkilileri muhatap alınacak ve Türkiye'nin ağırlığı artarak devam edecektir.

Kıbrıs Türk solu, ülke yönetiminde Türkiye'nin pozisyonunun olması gerektiği noktaya çekilmesi için gerekeni yaparken aynı zamanda Türkiye ve Güney Kıbrıs'tan demokrasimizi yok sayan unsurların buradaki toplum mühendisliği operasyonlarına karşı halkı bilinçlendirmek ve demokratik enstrümanları en iyi şekilde kullanarak mevcut iktidarın kapasite sorununu ve halktan kopuk icraatlarını deşifre etmek gibi çok boyutlu bir siyasi mücadeleye hazır mıdır gerçekten?

Burada sıkıntılarımızın başında, "ben ne söylerim tamburam ne çalar" hesabı, bağımsız sol entelektüel çevrelerin yürüttüğü siyaset gelmektedir! Özellikle CTP üzerinden yürütülmeye çalışılan bu siyaset, siyasetin kendisine işlev kazandırmasına mani olurken toplumsal kesimlerin doğrudan Türkiye'yi muhatap alan yaklaşımlarına da kapı aralamaktadır.

Tufan Erhürman'ın dün Gaile'de çıkan yazısı bu açıdan dikkat çekiciydi. Erhürman, son derece keskin bir üslupla içinden geçmekte olduğumuz değişim sürecinde CTP tabanının oldukça hassaslaştığı konularda CTP'ye dair bana göre çok haksız tespitlerde bulundu.

Bölgesel gelişmeler ışığında değişimin kaçınılmaz olduğu noktada her bünyede hassasiyetlerin yüksek sesle ifade edilmeye başlanmasından daha doğal bir şey olamaz. CTP de "başkalaşmadan değişebilme" amacıyla yoğun çalışmaların sürdüğü bir süreçten geçiyor şimdilerde. Erhürman'ın yazısıyla siyaseten oluşan algı, CTP'nin neredeyse bütün değerlerinden vazgeçtiği şeklinde... Bu doğru değil ve değişimi de başkalaşmaymış gibi sunan bir içeriğe sahiptir. Erhürman'a göre CTP, iktidara gelmek için Türkiye'yi eleştirmeyen, kuzeyden esen rüzgârla sağa kaymış bir gemiye benziyor ve bu gemiyi düşünmek artık kendisine göre gereksiz. Bu şairane ama hakarete varan yargılar, siyasal yaşamın pratiğinde CTP'nin değişime odaklanmasına değil tam aksine değerlerini geleceğe taşımanın tek yöntemi olarak muhafazakârlaşmayı öngörmesine sebep olabilir. Eski çamlar bardak oldu Tufan Hocam. Toplumsal kesimler Beşir Bey ile görüşmek için sıraya girdiler. Halk davranışlarıyla sana cevap verirken aynı zamanda UBP ile birlikte CTP'yi de tasfiye ediyor! E, yeter hocam, artık yeter...

1990'lardan bile çok farklı bir dünyada, bambaşka bölgesel koşullarda siyasi partilerin fikir kulübü olmaktan çıkıp gerçekten siyaset üretecekleri bir yapıya bürünmelerini gerektiren bir aşamadayız. Başkalaşmadan değişmeyi başarma vaktidir şimdi CTP için. Halk olarak irademize sahip çıkmak, el ele ve gönül gönüle kendi gerçekçi programımızı hazırlayıp iktidara talip olmak zorundayız! Bunun için CTP organları düğmeye bastı; işler fena gitmiyor. CTP toparlanıp bu mücadeleyi toplumla da bütünleşerek zaferle taçlandırabilir. Sol değerlere sahip her birey de siyaseti çam devirmenin dayanılmaz hafifliği ile değil bir kamu hizmeti gibi algılayabilmeli artık. Hedef, gerçek istikrar için değişim vizyonunu içselleştirmiş, yol haritası net bir iktidar yapılanmasıdır...

#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

En güncel gelişmelerden hemen haberdar olmak için

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.