Tanrı öldü. Tanrıdan geriye bir ölü kaldı. Ve onu öldüren biziz.

Yayın Tarihi: 29/08/21 12:40
okuma süresi: 17 dak.
A- A A+

♀♂

Afrika’da mültecilerle çalışmaya gittiği bir seyahatinde, yokluğun ve açlığın ta kendisiyle karşılaşmış.

Küçük yaşta hamile kalan kızlar, Batılı ailelere satılan çocuklar, AIDS, kendilerini satmaya hazır genç kadınlar ve kendilerini satmaktan bitap olmuş bedenler, çöple, pislikle, hastalıkla iç içe hayatlar, açlığa, susuzluğa ve yokluğa teslim olmuş ruhlar görmüş.

Bu hayat mı gerçekten?

Bu nasıl bir adalet diye sorgulamaya başlamış.

İnsanlara destek olmak için orada olduğunu unutup sıkışan nefesine, kararan kalbine ve onu aniden terk eden umutlarına odaklanmış.

Utanmış, gitmek istemiş.

İnsanlarla göz göze gelmekten kaçınarak hızlıca yürürken, küçük bir kız çocuğu elini tutmuş ve onun hızına yetişmeye çalışarak onunla beraber yürümüş bir süre. Bir an bakışları buluşmuş, kız çocuğu hafifçe gülümsemiş ve arkasına bakmadan uzaklaşmış.

Ve o çöplükte, yaşamın sıfır noktasında bile Tanrı oradaydı. Ben nasıl bakacağımı unutmuştum sadece. O kız çocuğunun gülümsemesi Tanrı’nın kendisini hatırlatışıydı

♀♂

diyerek bitirmişti aktivist Seane Corn hikayesini.

Burada nasıl bir Tanrıyı kastettiği pek de önemli değil aslında. İster Teist, ister Şintoist, ister Hinduist, ister Agnostik, ister Deist, ister Negatif Ateist, ister Pozitif Ateist, ister Pratik Ateist, ister Panteist, ister Pan-enteist, ister Budist, ister dindar bir inançsız olun, ister Tanrı ile sarhoş olmuş adam olun, ne isterseniz olun bu hiç kimseyi ilgilendirmez. Fakat, bu hikayenin hepimize verdiği mesaj aynı.

İnsan ruhunun en karanlık deriniklerine girmeyi başarmış Rus yazar Fyodor Dostoevsky’nin “Yeryüzünde, tek bir çocuk dahi acı çekiyorsa Tanrı yoktur.” ifadesi Seane Corn’nun “Ve o çöplükte, yaşamın sıfır noktasında bile Tanrı oradaydı. Ben nasıl bakacağımı unutmuştum sadece. O kız çocuğunun gülümsemesi Tanrı’nın kendisini hatırlatışıydı” ifadesini çürtüyor mu?

Her yıl yetersiz beslenme ve açlıktan dolayı ölen 9.000.000 (Dokuz Milyon) insanın, 3.100.000 (Üç Milyon Yüz Bin)’i çocuk.

Günde yetersiz beslenme ve açlıktan dolayı ölen 24.000 (Yirmi Dört Bin) insanın 8.500’ü (Sekiz Bin Beşyüz) çocuk.

Her gün 8.500 (Sekiz Bin Beşyüz) çocuk yetersiz beslenme ve açlıktan dolayı ölüyorsa, cehennemi insan yüreğinde sevginin bittiği yer olarak tasvir etmiş Rus yazar Fyodor Dostoevsky haklı mıydı?

Tanrı yok mu?

Ya da, tek bir cümlesinden hemen tanıdığımız pek az filozoftan biri olan ve “kuş kadar özgür” anlamına gelen Vogelfrei lakaplı Friedrich Nietzsche’nin ifade ettiği gibi Tanrı Öldü” mü?

Tanrı öldü mü?

Peki, “Yeryüzünde, tek bir çocuk dahi acı çekiyorsa Tanrı yoktur.” sözü ile Fyodor Dostoevsky ne demek istemişti?

Peki ya, “Tanrı Öldü” sözü ile Friedrich Nietzsche ne demek istemişti?

Tanrının ölümünün en meşhur ifadesi, Friedrich Nietzsche’nin Şen Bilim adlı (şiir kitabı) 3. Kitabında sabahın en aydınlık saatlerinde fener yakıp, bandabuliyanın orta yerine koşarak durmaksızın ‘Tanrıyı arıyorum! Tanrıyı arıyorum!’ diye bağıran deli adamın hikayesinde karşımıza çıkar.

♀♂

Tanrı öldü. Tanrıdan geriye bir ölü kaldı. Ve onu öldüren biziz.

Hâlâ gölgesi beliriyor uzaklarda. Kendimizi nasıl avutacağız, biz katillerin katilleri?

Neydi bıçaklarımızın altında ölümüne kan döken, dünyanın sahip olmuş olduğu bu en kutsal ve en kudretli şey; bu kanı kim silecek üzerimizden?

Hangi su var bizi temizleyecek?

Hangi teselli şölenlerini, hangi kutsal oyunları icat etmek zorunda kalacağız?

Fazla büyük değil mi bize bu davanın yüceliği?

Buna layık olmak için birer tanrıya dönüşmeli değil miyiz?

♀♂

Friedrich Nietzsche Tanrı öldü” derken, Avrupa kültürünü ve uygarlığını geri döndürülemez bir biçimde değiştiren tarihsel bir olayı kastetmişti aslında.

Kilisenin anlamını belirlediği Platoncu Hıristiyanlığın Tanrısına inanmak artık zorlaşmıştı.

Platoncu Hıristiyanlığın Tanrısına duyulan inancın kaybı uzun bir tarihsel sürecin sonucudur aslında. Friedrich Nietzsche, hem Hıristiyan ahlakını hem de dinini, “gerçeklikten tümüyle kopmuş” olmakla itham etmişti.

Burada Friedrich Nietzsche’nin Platoncu Hıristiyanlığın Tanrısını kastettiği doğru olsa bile, bundan çok daha geniş bir anlam ifade ettiği de aynı ölçüde doğrudur.

Çünkü,  başlangıcı insanlık tarihi kadar eskilere uzanan din kurumsallaş(mış)tı.

Ve, kurumsal yapıların belirlediği “Kurumsal Tanrı”ya dair inanç çökmüştü(r).

Halbuki, gerçek insanlık, gerçek din için ön koşul(du).

Friedrich Nietzsche “İşte Böyle Dedi Zerdüşt” adlı eserinde "üstinsanı" “yeryüzünün anlamı” olarak tanımlamıştır.

Friedrich Nietzsce insanın özgürlüğü için çabalaması gerektiğini savunmuş ancak “üstinsan”ı bütün insanlar için zorunlu görmemiştir. Çünkü Friedrich Nietzsche’ye göre farklı insan tipleri mevcuttur. Eğer “üstinsan”dan bahsedeceksek, o zaman onun kendi değerlerini yaratacak özellikte olması gerekir. Dolayısıyla Friedrich Nietzsche “üstinsan”a bir yol açmış; onun bir merdiveni olduğunu söylemiş, merdivene tırmanmak ve kendi merdivenini inşa etmek “üstinsan”a kalmıştır.

Friedrich Nietzsche’ye göre “üstinsan”; toplumun inanç, değer ve ahlaki öğretilerinden kopmuş ve yeni değerler yaratacak, yeni değerlendirmeler yapacak kişidir.

Peki, tüm dinlerin doğuşuna baktığımızda dinlerin önderleri kendi dönemlerinin "üstinsan"ları değiller mi?

Bu "üstinsan"lar, yaşadıkları toplumların geleneksel, atalarından kalma inanç, değer ve ahlaki öğretilerinden koparak yeni değerler yaratmadılar mı?

“İşte Böyle Dedi Zerdüşt” kitabında Friedrich Nietzsche, belki de onun edebi bir anlatımla Batı Metafiziğine dair tüm düşüncesini özetleyen, bandabuliyadaki “deli adam”ın ağzından söylenen “Tanrı öldü” sözüyle Platoncu Hıristiyanlığın Tanrısı’nın ölümünü dile getirmiştir aslında.

Friedrich Nietzsche’nin öldü dediği Tanrı gerçek Tanrı değildi, ölen din adamlarının uydurma tanrısı idi.

Friedrich Nietzsche felsefesi açısından nihilizm; değerin, anlamın ve arzu edilebilirliğin radikal bir biçimde reddedilmesidir. Nihilizm bakımından yaşam anlamsız görülür ve arzu edilebilecek hiçbir şey geride kalmaz. Duyu-üstü olan “iyi”, “Tanrı”, “öz”, “merhamet”, “hakikat”, “doğru” gibi kavramlar dünyanın asıl değeri olan duyulara, oluşa, değişime, bedene ve insan içgüdülerine karşıt bir biçimde ortaya çıkartılmıştır. Bu ise yaşamı değerinden düşürmüş ve bir “öte dünya” tasavvurunun geliştirilmesine yol açmıştır.

Bu çerçevede Friedrich Nietzsche Batı kültürünün Antik Yunan düşüncesiyle başlayıp, teolojik, aydınlanmacı ve bilimsel dönüşümlerinin ardında bıraktığı anlamsızlığı fark etmiş ve Batı kültürünün bu yazgısını “nihilizm” olarak nitelemişti.

Friedrich Nietzsche her ne kadar kendisinin de bir “üstinsan” olduğunu dile getirmese de, kendisi şimdiye değin yaratılan değerleri kabul etmeyerek, Batı metafizik anlayışını ve Platoncu Hristiyan ahlakını reddederek, aktif nihilizme ulaşmış ve yeni değerler üreterek kendi döneminin nihilizmini aşmıştı.

Friedrich Nietzsche Batı metafizik anlayışının “duyu-üstünü” merkezine aldığı için dünyayı bir yanılsama olarak gördüğünü işaret etmiştir. Friedrich Nietzsche’ye göre, öte dünyadan ya da duyu-üstü bir mekandan bahsedilemez; bahsedilmesi durumundaysa geriye ancak hiçlik kalır. Friedrich Nietzsche bu bağlamda neredeyse tüm Batı metafiziğinin dünyayı değersizleştirerek hiçliğe sürüklediğine inanmıştı.

Fakat, Friedrich Nietzsche’nin “duyu-üstünü” yok sayması, onun duyu dünyasını kurtarma girişimidir aslında.

Friedrich Nietzsche’ye göre aktif nihilizm Tanrı’nın ölümüyle birlikte tüm verili değerlerin ve geleneksel ahlakın reddedilmesidir. Pasif nihilizm ise tüm değerlerin çöküşüyle birlikte yaşamın acı dolu olduğu ve hiçbir değerinin olmadığını öne süren büyük bir boşluk duygusunu ifade eder. Böylece pasif nihilist öte dünyaya ya da duyu-üstü bir mekana yönelir.

Friedrich Nietzsche’ye göre pasif nihilizmin anlamı yaşamsal değerlerin gözden düşürülmesi, yaşamsal anlamın içeriğinin boşaltılarak bir öte dünyaya yansıtılmasıdır. Platoncu Hristiyan ahlakı ve Batı metafizik anlayışının yozlaşmış ahlakının bir yansıması olan bu nihilizm biçimi, Friedrich Nietzsche’nin karşı çıktığı nihilizmdi.

Zira, pasif nihilizmde, kendine ve bedenine olan inancını yitiren kişi, özgürlüklerinden vazgeçerek kendine “çoban” seçer. Toplumun “sürü ahlakına” ayak uydurur.

Friedrich Nietzsche’ye göre aktif nihilizm, bu dünyadan vazgeçmeyi değil, aksine insan dünyasının yeniden kurulmasını amaç edinir. Her ne kadar “hür insan” olmayan aktif nihilist yeni değerler üretmeyi başarmasa da bu çaba için ilk basamağı oluşturur.

Bu noktada aktif nihilizmin ayırıcı özelliği kişinin eski değerleri yok ederken bir yandan da yenilerini üretebileceği bir iyileşme dönemine girebilmesinin önünü açmasıdır. Bu sayede insan hayatın anlamsız olmadığını kavrayabilecektir. Bu noktada, Friedrich Nietzsche’nin yeni değerler arayışı ve kendi felsefesinde yaratmış olduğu “üstinsan” ve “ebedi dönüş” gibi kavramsallaştırmalarla geleneksel ahlakla birlikte, aktif nihilizmi de aştığını düşünebiliriz.

Zira, Friedrich Nietzsche sanıldığı gibi nihilist olmamıştı. Aksine belli bir anlamdaki nihilizme karşı bir felsefe geliştirmişti.

Friedrich Nietzsche’ye göre Tanrı’nın ölümünden insanlar sorumludur.

Ve, Tanrı insanlığa merhametinden dolayı ölmüştü.

Friedrich Nietzsche, nihilizmin en eski köklerini ise Sokrates’e atfetmişti.

Socrates’in öğrencisi Platon (M.Ö. 428 - 348) da ilk dönem diyaloglarında Socrates’in düşüncelerine tamamen katılmakta ve bu öğretiler doğrultusunda ilk sistemli siyaset felsefesini yaratmaktaydı. Platon’un erdem kavramına ilişkin yaklaşımında farklı olan, erdemi ahlak felsefesinden siyaset felsefesine de taşımış olmasıdır. Onun varlık felsefesi ise; her varlığın öz bir işlevi olduğu düşüncesine dayanır ve işlevini gereği gibi yerine getiren varlık, erdemli olarak değerlendirilir.

Platon’un öğrencisi Aristoteles’e (M.Ö. 384–322) göre erdemli yaşam için tutkuları usla yani akılla dengelemek gerekmektedir: usun yani aklın belirleyiciliğinde seçim yapabilen insan iyiyi kötüden ayırmayı bilecektir. Aristoteles’e göre erdemin ne olduğunu bilmek yetmez, onu yaşamak ya da uygulamak gerekir.

Aristoteles erdemi iyiyi gerçekleştirmek yatkınlığı olarak anlamıştı. Bu yatkınlık elbette kazanılmış ve sürekliliği olan bir yatkınlık olmalıydı.

Sokrates’in öğrencisi Antisthenes’e göre ise (M.Ö. 446–366) erdem, ruhun sarsılmaz ilkesidir. Erdem ve mutluluk birdir. Erdem insanı özgür kılan yegane şeydir. Erdem insanı dünyadaki değişimlerden bağımsız hale getirir. İnsanın mutlu olması için erdemden başka hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.

“Tanrı’ya erişmek için bir tek yol vardır: O da sadece erdemdir” diyordu Aristoteles.

“Her varlığın kendine özgü fonksiyonunu en iyi biçimde yerine getirme” anlamına gelen erdem sözcüğünü felsefeye sokan, insan için kullanan, felsefeyi gökyüzünden yeryüzüne indiren adam olarak da bilinen Socrates (M.Ö. 469–399) olmuştur.

Socrates, erdemi, iyi insanın sahip olduğu ve uyguladığı şey olarak da ifade etmişti.

Socrates’e göre erdem kişinin ulaşabileceği en yüksek değerdir.

Halbuki, Friedrich Nietzsche’ye göre Socrates; “Akıl=Erdem=Mutluluk” formülasyonuyla aklı yüceltmiş ve bu yolla insan arzularına, içgüdülerine karşı savaşmıştır. Friedrich Nietzsche’ye göre akılcılık erdeme, sağlığa, mutluluğa ulaşmanın bir yolu değildir. Mutluluk akıl ile değil, içgüdülerle eşit görülmelidir. İçgüdülere karşı savaşmak erdemli ve mutlu olmaya değil, bir tür “hastalığa” işaret eder.

Friedrich Nietzsche’nin yaşamın önemli bir değeri olarak gördüğü beden, içgüdülerin karşısına akıl çıkartılarak, önemini yitirir ve hiçleştirilir. Socrates’in bedenin karşısına aklı çıkartmasının nedeni, beden içgüdülerinin erdemli bir yaşama engel olacağını düşünmesidir.

Friedrich Nietzsche Batı düşüncesinin ve ahlakının kaynağı olarak Platon’u ve Platoncu Hristiyanlığın ortaya koyduğu değerleri görmekteydi.

Friedrich Nietzsche’ye göre bu dünyayı hiçe sayan, öte dünyayı üstün tutan, insanlığı nihilizm bataklığına sürükleyen bu değerler, kaynağını hakikat olarak gördükleri “duyu üstü” dünyadan, idealar dünyasından almaktadır.

Friedrich Nietzsche’ye göre acımasız olan güçlülere karşı doğrudan savaşamayan zayıflar, acıma, dayanışma, iyilik gibi değerleri idealleştirerek gücü ele geçirebilmek, çileci ahlak yolu ile insanlara egemen olmak için, bu dünyayı aşağılayarak, içgüdülerin hadım edildiği, doğal olana karşı doğa-dışı bir öte dünya yaratmışlardır.

Friedrich Nietzsche, hastalıklı olarak adlandırdığı bu durumun düzeltilmesi için idealleştirilmiş değerlerin yıkılması gereken putlar olarak görülmesi, insanın gücünü kendinden alması, yaşama evet demek anlamına gelen “amor fati”den yana olması ve “üstün insan”a ulaşmak için çabalaması gerektiğini savunmuştu.

Friedrich Nietzsche yaşamı sadece acı çekilen bir yer olarak ele almamış, acıyı yaşamın bir parçası olarak görmüştü yaşamı boyunca.

Zira, Friedrich Nietzsche’ye göre “başkalarının yaratmış olduğu değerlere göre yaşaması öğretilmiş” “sürü insanı” ruhunu bir yük hayvanı, bir “deve” olarak köleleştirmişti. Friedrich Nietzsche’nin ifade etmiş olduğu gibi: “Sen ki, kendi kendinin efendisi olmalıydın, kendi erdemlerinin de. Önceden onlar senin efendindi.”

Friedrich Nietzsche “Ahlakın Soykütüğü Üstüne” adlı eserinde nihilizmden bizi kurtaracak insanın anti Hristiyan ve anti nihilist olacağını belirtmiş, “putları” ve hiçliği yenilgiye uğratacak insanın gelmesi gerektiğine dair özlemini de dile getirmişti.

Friedrich Nietzsche Platon ve Platoncu Hıristiyanlığın değerlerine ve ahlakına karşı çıkmakla tüm değerleri yok etmek ya da “kuralsızca yaşayalım” manasında bir ahlak-dışılıktan yana değildi. Friedrich Nietzsche’nin değiştirmeye çalıştığı değerler, bazı insanların kendi çıkarlarına uygun bir şekilde kötüye kullanarak firavunlaştırdıkları, tiranlaştırdıkları ve insanlığın insanca yaşamasını, “üstinsan”a ulaşmasını engelleyen değerlerdi.

Friedrich Nietzsche’ye göre yapılması gereken, zayıf olup merhamet dilenmek ya da “hakkımı öte dünyada alırım” şeklinde düşünmek yerine, güçlü olup hakkını aramak; başına gelen istenmeyen olaylar karşısında kendini acındırmak ya da kendine acımak yerine, “öldürmeyen şey güçlendirir” şeklinde düşünmek, bunu güçlü olmak ve “üstinsan”a ulaşma yolunda bir fırsata çevimek, böylece yaşama “amor fati” demektir.

“İşte Böyle Dedi Zerdüşt” adlı eserinde Friedrich Nietzsche, bir zamanlar Tanrı’ya karşı işlenen günahın en büyük günah olduğunu ifade etmişti.

Ne var ki şimdi en büyük günah yeryüzüne karşı işlenen değil mi?

Fakat, çok da uzak olmayan bir gelecekte yaşlı gezegenimiz eşi benzeri olmayan bir krizle çalkalanacak. Bu muazzam olay sonrasında “tüm değerlerin yeniden değerlendirilmesi ile hiçbir “Kurumsal Din” kalmayacaktır.

Friedrich Nietzsche’nin felsefesine göre “Ebedi Dönüş”; hayatın tekrar ve tekrar yaşanacağını düşünerek her anı “değerlendirme” ve böylece “amor fati” ile yani yazgını severek, yaşama gerçek değerini vermektir.

#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Levent Kutay
Levent KUTAY'dan
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.