BİRAZ AYDINLIK

Mert MAPOLAR, C.Ht.
mertmapolar@gmail.com
Mert MAPOLAR, C.Ht.

Maaş tartışması mı, toplumsal alarm mı?

Yayın Tarihi: 23/01/26 07:30
okuma süresi: 9 dak.

MERT MAPOLAR’IN KÖŞE YAZISINI SESLİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ

Gelir uçurumunun arkasındaki zihniyet krizi ve görünmeyen toplumsal bedel...

Bir toplumun gerçek fotoğrafı, çoğu zaman manşetlerde değil; kimlerin refah içinde, kimlerin sürekli fedakârlık yapmaya zorlandığında saklıdır. Gelir dağılımındaki adaletsizlik yalnızca cebimizi değil, adalet algımızı, aidiyet duygumuzu ve birbirimize olan güvenimizi de şekillendiriyor. Bu nedenle maaşlar üzerinden yürütülen tartışmalar, rakamların ötesinde bir anlam taşır. Çünkü ortada konuşulan şey, yalnızca kimin ne kadar kazandığı değil; kimin korunup, kimin gözden çıkarıldığıdır.

Bir ülkede kriz her zaman sokaklarda başlamaz. Bazen hiçbir siren çalmadan, hiçbir olağanüstü hâl ilan edilmeden ilerler. Maaş tablolarında, tercih edilen sessizliklerde ve normalleştirilen adaletsizliklerde büyür. KKTC’de bugün yaşanan tablo tam olarak budur. Görünürde ekonomik bir dengesizlik gibi duran bu durum, aslında çok daha derin bir çözülmenin işaret fişeğidir. Bu yalnızca gelir dağılımının bozulması değil; toplumsal sözleşmenin, adalet duygusunun ve ortak gelecek inancının da aşınmasıdır.

Ortaya çıkan veriler, siyasetin zirvesi ile toplumun büyük çoğunluğu arasındaki mesafenin artık, izah edilebilir sınırları aştığını gösteriyor. Çalışanların yarıdan fazlasının asgari ücret bandına sıkıştığı bir yapı, emeğin değerini fiilen sıfırlamış demektir. Eğitim, deneyim ve uzmanlık; geçim koşulları karşısında anlamını yitiriyor. İnsanlar üretken olmaya değil, ayakta kalmaya çalışıyor. Bu noktada ekonomi rakamsal olarak ayakta kalsa bile, toplum duygusal, düşüncesel ve davranışsal olarak çökmeye başlar.

Bu kopuşu yalnızca enflasyonla açıklamak, gerçeği perdelemek olur. Enflasyon ateşi yükseltir; ancak bu yangını besleyen, yıllardır tercih edilen ekonomik ve siyasal anlayıştır. Siyasetin, kamusal sorumluluk alanı olmaktan çıkarılıp, yüksek maddi getiriler sunan bir “kariyer basamağına” dönüştürülmesi, sistemin kırılma noktalarından en hayati olanıdır. Çünkü siyaset ne kadar kazançlı hale gelirse, o koltuklar o kadar vazgeçilmez olur. Vazgeçilmezlik ise hesap vermezliği, statü bağımlılığını ve gerçeklikten kopuşu beraberinde getirir.

Bu yapı, yalnızca bütçeyi zorlamaz; toplumsal rol dağılımını da bozar. Siyasetin yüksek gelir ve ayrıcalık sunduğu bir ülkede, nitelikli meslekler cazibesini kaybeder. Gençler için, “iyi bir eğitim alıp üretmek” ile “doğru çevrelere girip siyasete yaklaşmak” arasındaki fark bulanıklaşır. Bu, uzun vadede beyin gücünün üretimden kopması, kamu yönetiminin liyakatten uzaklaşması ve meslek ahlakının erozyona uğraması demektir.

Toplumsal psikoloji açısından bakıldığında tablo daha da karanlıktır. Gelir uçurumu büyüdükçe adalet algısı zayıflar. İnsanlar yalnızca yoksullaşmaz; görmezden gelindiklerini, değersizleştirildiklerini hisseder. Bu duygu, bireysel düzeyde umutsuzluk ve öfke üretirken; toplumsal düzeyde güvensizlik, kutuplaşma ve içe kapanma yaratır. Devlete duyulan güven sarsıldığında, toplum ya sessiz bir kabullenişe, ya da ani ve sert tepkilere sürüklenir.

Bu noktada en yanıltıcı göstergelerden biri, toplumun büyük bir kesiminin sessizliğidir. Sessizlik çoğu zaman rıza değil; yorgunluğun, umutsuzluğun ve çaresizlik hissinin sonucudur. İnsanlar seslerini yükseltmek yerine içlerine çekilmeyi, itiraz etmek yerine uyum sağlamayı seçer. Bu durum kısa vadede “istikrar” gibi algılansa da, uzun vadede toplumsal reflekslerin körelmesine yol açar. Sessizleşen bir toplum, adaletsizliğe karşı savunmasız kalır; çünkü itiraz kültürü zayıfladıkça, yanlışlar daha kolay normalleşir.

Bu sürecin bir diğer tehlikeli boyutu, siyasetçinin psikolojik dönüşümüdür. Yüksek maaşlar, ayrıcalıklar ve dokunulmazlık hissi, zamanla kişilik yapısını etkiler. Eleştiriyi tehdit olarak algılayan, kendi konumunu toplumun üzerinde gören, güç ve statüyle beslenen narsistik eğilimler gelişir. Koltuk, bir görev değil; kimliğin merkezine yerleşen, bir “benlik uzvu” haline gelir. Böyle bir ortamda siyasetçi, halktan kopar; kararlar toplumsal ihtiyaçlara göre değil, konfor alanını koruma refleksiyle alınır.

Sosyolojik açıdan bakıldığında, asgari ücretin, fiili “standart maaş” haline gelmesi, orta sınıfın hızla eridiğini gösterir. Oysa orta sınıf, toplumsal dengeyi sağlayan ana taşıyıcıdır. Orta sınıfın zayıflaması, toplumun iki uç arasında gerilmesine yol açar: yukarıda imtiyazlı ve kapalı bir azınlık, aşağıda ise sürekli geçim mücadelesi veren geniş kitleler. Bu yapı sürdürülemez. Tarihsel olarak böyle toplumlar ya yoğun göç verir, ya sosyal patlamalar yaşar, ya da kronik bir durağanlığa mahkûm olur.

Bu çözülme en çok gündelik hayatta hissedilir. Pazara çıkan, kira ödeyen, çocuğunu okula gönderen, sağlık hizmetine ulaşmaya çalışan sıradan yurttaş için hayat, her geçen gün daha dar bir alana sıkışır. İnsanlar gelecek planı yapamaz hale gelir; birikim hayal olur, emeklilik belirsizleşir, çocuklar için kurulan umutlar ertelenir. Bu noktada ekonomik sorun, soyut bir grafik olmaktan çıkar; bireyin ruh hâline, aile ilişkilerine ve yaşam kalitesine doğrudan yansıyan bir baskıya dönüşür.

Bu tablo aynı zamanda kolektif hafızayı da şekillendirir. Çocuklar ve gençler, çalışmanın değil, sisteme yakın olmanın kazandırdığı bir düzeni içselleştirir. Bu bilinçaltı aktarım, üretim kültürünü ve toplumsal dayanışmayı zayıflatır. Toplum, kendi kendini yeniden üretemeyen bir yapıya dönüşür. Her nesil, bir öncekinden daha umutsuz başlar hayata.

Bu gidişatın kaçınılmaz olduğu düşüncesi, en tehlikeli yanılsamadır. Çünkü toplumları çökerten şey yalnızca yanlış tercihler değil; bu tercihlerin değiştirilemeyeceğine dair zamanla yerleşen inançlardır. Oysa tarih, ekonomik modellerden çok, zihniyetlerin belirleyici olduğunu defalarca göstermiştir. Emeği merkeze alan, kamusal sorumluluğu ayrıcalığın önüne koyan ve siyaseti, yeniden bir hizmet alanı olarak tanımlayan bir anlayış, bu çözülmenin yönünü tersine çevirebilecek tek gerçek çıkış kapısıdır.

Bugün KKTC'de yaşananlar, ani bir çöküş değil; yavaş ve sessiz bir dağılmadır. Ekonomik tercihlerle başlayan süreç, psikolojik ve sosyolojik bir krize dönüşmüş durumdadır. Bu nedenle mesele yalnızca maaşların yüksekliği ya da düşüklüğü değildir. Mesele, bir ülkenin kimin için ve ne uğruna yönetildiğidir.

Bu noktada sorumluluğu yalnızca siyasete yüklemek de eksik kalır. Adaletsizliğin kalıcı hale gelmesi, onu üretenler kadar sessizce kabullenenlerin de paylaştığı bir sonuçtur. Toplum, temsilcilerini denetlemediği; hesap sormayı ertelediği ve eşitsizliği geçici bir kader gibi gördüğü sürece, bu düzen kendini yeniden üretir. Değişim, yalnızca yukarıdan beklenen bir lütuf değil; aşağıdan talep edilen bir irade meselesidir.

Eğer siyaset, maddi kazanç ve statü elde etmenin bir yolu olmaya devam ederse; toplumda adalet duygusu, ortak yaşam iradesi ve geleceğe dair umut giderek aşınacaktır. Bu süreçte insanlar yalnızca ekonomik olarak zorlanmayacak; sisteme olan güvenlerini, bu ülkeye ait olma hissini ve birlikte yaşama isteğini de kaybedecektir. Bir noktadan sonra mesele maaş tablolarını tartışmanın ötesine geçecek; toplumun devletle kurduğu bağ zayıflayacak, insanlar içsel olarak geri çekilecek, sessizleşecek, ya da kendilerini bu düzenin dışında konumlandırmanın yollarını aramaya başlayacaktır.

Tam da bu nedenle bugün konuşulması gereken şey, yalnızca bugünün rakamları değil; yarının nasıl bir toplum üzerine inşa edileceğidir.

Son söz:
Bir toplum yoksulluğa direnebilir; fedakârlık yapabilir, zor dönemleri aşabilir. Ancak adaletsizliğin olağanlaştığı, eşitsizliğin kader gibi sunulduğu bir düzende, kaybedilen şey yalnızca refah değildir. O noktada toplum, geleceğe dair inancını, birlikte yaşama iradesini ve kendini ayakta tutan ortak vicdanını
da yitirir. Ve bunlar kaybolduğunda, hiçbir ekonomik tablo bir ülkeyi gerçekten ayakta tutamaz.

Mert MAPOLAR, C.Ht


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.