BİRAZ AYDINLIK

Mert MAPOLAR, C.Ht.
mertmapolar@gmail.com
Mert MAPOLAR, C.Ht.

KKTC’de sistem alarm veriyor!

Yayın Tarihi: 06/02/26 07:30
okuma süresi: 10 dak.

MERT MAPOLAR’IN KÖŞE YAZISINI SESLİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ

Son dönemde art arda gündeme gelen gelişmeler, tek tek ele alındığında dahi ciddi sonuçlar doğurabilecek nitelikteyken, bir arada değerlendirildiğinde çok daha derin ve sistemik bir krizle karşı karşıyayız. Eğitimden sağlığa, kamu yönetiminden yargıya uzanan bu tablo, basit bir “usulsüzlükler zinciri” olmanın ötesinde, KKTC'de siyasal kültürün ve kurumsal işleyişin, alarm verdiğini gösteren güçlü bir uyarı niteliği taşıyor. Ortaya saçılan iddialar, tanık beyanları ve kurumsal açıklamalar, devletin temel ilkeleri olan liyakat, eşitlik, denetim ve hesap verebilirliğin ciddi biçimde aşındığını, bize ve dünyaya açıkça gösteriyor.

Yükseköğretim alanında gündeme gelen sahtecilik iddiaları da, bu krizin merkezinde duruyor. Diploma yalnızca bir belge değildir; bireyin bilgi, emek ve yeterliliğinin kamu tarafından tanınmasıdır. Bu belgenin tartışmalı hale gelmesi, yalnızca akademik itibarı değil, kamunun tamamını ilgilendiren bir güven sorununu da beraberinde getiriyor. Eğitim süreçlerinin kağıt üzerinde tamamlandığı, akademik kriterlerin hızlandırıldığı ya da esnetildiği yönündeki iddialar, uzun vadede kamuda görev alanların niteliğini sorgulatır niteliktedir. Bu sorgulama, zincirleme biçimde sağlık hizmetlerinden adalet sistemine, teknik uzmanlıktan kamu güvenliğine kadar pek çok alanda risk üretiyor. Yeterliliğin yerini ilişkilerin aldığı algısı, toplumun devlete duyduğu güveni derinden sarsıyor.

Bu tabloyu ağırlaştıran bir diğer önemli unsur da, vatandaşlık ve ayrıcalık mekanizmalarına ilişkin önemli iddialardır. Vatandaşlık, bir devletin en temel egemenlik yetkilerinden biridir ve eşitlik ilkesinin somutlaştığı alanlardandır. Bu alanın siyasal sadakat, kişisel yakınlık ya da karşılıklı çıkar ilişkileriyle ilişkilendirildiği algısı güçlendikçe, toplumsal sözleşme de, ciddi anlamda zedeleniyor. Yurttaşlık bilinci aşınıyor, aidiyet duygusu yerini güvensizliğe bırakıyor. Bu durum yalnızca iç barışı değil, dış dünyadaki meşruiyeti ve güvenilirliği de doğrudan etkiliyor. Uluslararası standartlardan sapma algısı derinleştikçe, ülkenin itibarı ve hareket alanı da daralıyor.

Sağlık alanında tartışılan düzenlemeler ise krizin çok daha kritik bir boyutunu görünür kılmaktadır. Çünkü uzmanlık eğitiminin niteliği, bu eğitimin hangi ölçütlerle verildiği, nasıl denetlendiği ve liyakat ilkesine ne ölçüde dayandığı, doğrudan halk sağlığıyla ilişkilidir. Bilimsel standartların geri plana itildiği, meslek örgütlerinin karar süreçlerinden dışlandığı ve siyasi müdahaleye açık modellerin öne çıkarıldığı her düzenleme, kısa vadede bazı yapısal sorunları çözüyor gibi görünse bile, uzun vadede telafisi mümkün olmayan riskler üretir. Bu tür adımlar, sağlık hizmetlerinin kalitesini düşürürken, hekimlik mesleğinin güvenilirliğini de zedeler. Sağlık hizmetleri giderek piyasalaştıkça, kamu yararı geri plana itilir; sağlık hakkı evrensel bir hak olmaktan çıkarak bir ayrıcalığa dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Bunun sonucu olarak, özellikle ekonomik ve sosyal açıdan kırılgan kesimler, nitelikli sağlık hizmetine erişimde dezavantajlı hâle gelir. Bu durum, yalnızca sağlık sisteminde değil, toplumsal adalet duygusunda da derin yarılmalar yaratan bir adaletsizlik üretir.

Tüm bu gelişmelerin üzerinde, yargı bağımsızlığına ilişkin tartışmalar da belirleyici bir gölge gibi durmaktadır. Yargının, yetkisini herhangi bir siyasi makamdan “aldığı” ya da “verildiği” yönünde bir algı oluşturan söylemler, niyet ne olursa olsun kuvvetler ayrılığı ilkesini doğrudan zedelemektedir. Oysa hukuk devletinde yargı, yürütmenin ya da yasamanın takdirine bağlı bir yapı değildir; tam tersine, bu güçleri dengeleyen ve denetleyen temel güvencedir. Yargının meşruiyeti, siyasi iradeye yakınlığından değil, bağımsızlığından ve tarafsızlığından kaynaklanır. Bu nedenle yargının kendisini kamuoyuna açıklama yaparak savunmak zorunda kaldığı bir ortam, yalnızca bireysel davalara değil, sistemin tamamına ilişkin ciddi bir gerilime işaret eder. Böyle bir atmosferde adalet duygusu zedelenir, mahkemelere duyulan güven aşınır ve yurttaşlar hak arama yollarının etkinliğinden şüphe duymaya başlar. Bu gerilim, sadece bugünün davalarını değil, gelecekte adalet arayacak herkesin vicdanını da doğrudan ve kalıcı biçimde etkileyecektir.

Tüm bu gelişmelere bütüncül olarak bakıldığında, yaşananların ortak paydası açıktır: Kurumlar arasındaki denge bozuldukça, her alandaki sorunlar birbirini beslemekte ve derinleştirmektedir. Eğitimdeki çürüme sağlığa, sağlıktaki keyfilik kamu yönetimine, yargıdaki tartışmalar siyasal meşruiyeti aşındırmaktadır. Bu zincir kırılmadığı takdirde, toplumsal güven hızla erir; gençler geleceğini başka yerlerde aramaya başlar, nitelikli insan gücü kaybedilir, ülke içe kapanır. İçeride umutsuzluk artarken, dışarıda güvenilirlik de azalır.

Kurumsal zayıflıkların derinleştiği her yapı, aynı zamanda dış etkilere daha açık ve kırılgan hâle gelir. Denetimin zayıfladığı, liyakatin aşındığı ve kuralların esnetildiği bir sistem, yalnızca iç sorunlar üretmez; aynı zamanda dış yönlendirmelere karşı da savunmasızlaşır. KKTC gibi siyasal ve ekonomik olarak hassas dengeler üzerinde duran bir yapı için bu durum, çok daha yüksek riskler barındırır. Kurumların güçsüzlüğü, iradenin de parçalanmasına yol açar; bu da karar alma süreçlerini bulanıklaştırır ve ülkenin kendi önceliklerini belirleme kapasitesini de daraltır. Dolayısıyla bugün yaşananlar, yalnızca bir yönetim sorunu değil, aynı zamanda uzun vadeli bir egemenlik ve özerklik meselesi olarak da ele alınmalıdır.

Bilinçaltı davranış bilimi açısından da bakıldığında, yaşananlar yalnızca kurumsal zafiyetler ya da hukuki boşluklarla açıklanamaz; aynı zamanda uzun süredir beslenen, bir zihinsel ve davranışsal normalleşmenin ürünü olduğunu da bize gösteriyor. Gücün denetlenmediği, hesap sorulmadığı ve yaptırımın geciktiği her ortamda, bireyler ve yapılar riskli davranışları; “istisna” değil, “olağan” olarak algılamaya başlıyor. Bu süreçte etik sınırlar bilinçaltında bulanıklaşıyor; kurala uymak yerine kuralı esnetmek, hak etmek yerine erişmek, liyakat yerine yakınlık tercih ediliyor. Bilinçaltı davranış biliminde bu durum, “kademeli meşrulaştırma” olarak tanımlanır: Küçük ihlaller zamanla büyük sapmaları mümkün kılar, çünkü sistem tepki vermedikçe, zihinler de alarm üretmez. Böylece hem yönetenlerde hem de yönetilenlerde, adaletsizliğin sürekliliğine karşı bir duyarsızlaşma gelişir. Toplum, yanlışın farkında olsa bile, değişimin mümkün olmadığına inandırıldığında sessizleşir; bu sessizlik ise çürümenin en verimli zeminidir. Tam da bu nedenle, bugün karşı karşıya olunan tablo yalnızca hukuki değil, aynı zamanda, duygusal, düşüncesel, davranışsal ve kültürel bir eşiğin aşıldığını da göstermektedir.

Bilinmeli ve şimdi daha fazla farkına varılmalıdır ki aynı zamanda bu süreç, toplumun geniş kesimlerinde sessiz bir kabullenme hâli üretmektedir. Sürekli kriz, sürekli tartışma ve sürekli belirsizlik ortamı, bireylerde “tepki yorgunluğu” yaratır; insanlar olan biteni sorgulamak yerine, gündelik hayatlarını sürdürebilmenin yollarını aramaya başlar. Bu durum, haksızlıkların olağanlaşmasına ve adaletsizliğin gündelik hayatın arka planına itilmesine neden olur. Tepkinin maliyeti yükseldikçe, sessizlik daha güvenli bir tercih gibi algılanır. Oysa bu sessizlik, sistemi rahatlatan değil, aksine çürümeyi hızlandıran bir işlev de görür. Çünkü demokratik düzenler yalnızca kurumlarla değil, aynı zamanda vatandaşların sürekli ve bilinçli talebiyle ayakta kalır. Talep zayıfladığında, denge de kaçınılmaz olarak bozulur.

Oysa çıkış yolu vardır ve aslında nettir. Dünya standartları bellidir. Kuralları kişilere göre eğip bükmek yerine, kişileri kurallara uymaya zorlayan bir yeniden yapılanma kaçınılmazdır. Liyakat, şeffaflık ve hesap verebilirlik yalnızca söylem düzeyinde kalmamalı; güçlü ve bağımsız denetim mekanizmalarıyla somutlaştırılmalıdır. KKTC siyaseti, kısa vadeli çıkarlar uğruna toplumu riskli bir yola sürüklemekten vazgeçmeli; kurumsal yapılanmayı bir tercih değil, bir zorunluluk olarak görmelidir.

Gelinen noktada tüm bu yaşananlar, tekil dosyaların ya da geçici tartışmaların ötesindedir. Bu gelişmeler, siyasal sistemde çok boyutlu bir yaranın giderek genişlediğini göstermektedir. Bu uyarılar ciddiye alınmazsa, bedel yalnızca bugünün karar alıcılarına değil, geleceğin toplumuna da ödetilecektir.

“Devlet, kurallarla ayakta durur; kurallar çöktüğünde önce güven, sonra da gelecek yıkılır.”

Mert MAPOLAR, C.Ht


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.