Herkes gençliği övüyorsa, beyin göçünün sorumlusu kim?
MERT MAPOLAR’IN KÖŞE YAZISINI SESLİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ
Gazimağusa'da düzenlenen ve gençlik örgütleri ile öğrenci sivil toplum oluşumlarının ortaklaşa gerçekleştirdiği “Söz Genç’te” etkinliği, aslında yalnızca gençlerin konuştuğu bir organizasyon değil; ülkenin yıllardır biriktirdiği siyasal çelişkilerin sahneye taşındığı toplumsal bir yüzleşmeydi. Salonda gençler vardı, kürsüde siyasetçiler vardı ve iki taraf aynı ülkeden söz ediyor gibi görünse de, aslında birbirinden tamamen farklı gerçekliklerin içinden konuşuyordu. Gençler hayatın ağırlığını anlatıyordu; siyaset ise ısrarla umut pazarlıyordu.
Kürsüye çıkan siyasi temsilciler, gençlerin ne kadar değerli olduğunu, onların ülkenin geleceğini temsil ettiklerini, beyin göçünü önlemek için çalıştıklarını ve gençleri yönetimde daha aktif görmek istediklerini söylediler. Sözler güzeldi, cümleler özenle seçilmişti. Fakat tam da burada toplumun zihninde yankılanan o sert soru belirdi: Madem herkes gençlerin yanındaydı, o zaman bu ülkenin geleceğini kim tüketti?
Çünkü fiili gerçeklik, kürsüde çizilen pembe tablodan çok daha sert, çok daha gri ve çok daha acı vericidir. Gençler ülkede kalmak istemiyor, kalanlar gitmenin yollarını araştırıyor. Yurt dışında eğitim alanların önemli bir kısmı da geri dönmüyor. Dönenler ise kısa süre içinde yeniden çıkış planı yapıyor. Bu yalnızca ekonomik bir mesele değildir; bu aynı zamanda derin bir psikososyal kırılmadır. İnsan doğduğu topraklardan yalnızca maaş için vazgeçmez. Bir genç, ait hissetmediği, geleceğini göremediği ve emeğinin karşılığını alamadığı o ülkeden uzaklaşır.
İşte bu yüzden şu söz yalnızca bir eleştiri değil, aynı zamanda toplumsal bir teşhistir: “Bir ülkenin gençleri geri dönmüyorsa, orada siyaset doğruyu söylemiyordur.”
Etkinlikte konuşulan destek paketleri, istihdam projeleri, sosyal konut vaatleri ve teşvikler elbette önemlidir. Ancak gençliğin yaşadığı sorun yalnızca maddi değildir. Sorunun özü psikolojiktir, sosyolojiktir, varoluşsaldır. Çünkü gençler artık yalnızca iş aramıyor; güven arıyor, aidiyet arıyor, adalet arıyor, saygı görmek istiyor. Sürekli geleceğe dair vaat dinleyen ama bugünde sıkışıp kalan bir kuşak, zamanla umut yorgunluğu yaşamaya başlar. Bu durum bireysel değil, kolektif bir ruh hâline dönüşür.
Toplum psikolojisinde buna “öğrenilmiş umutsuzluk” denir. İnsan, tekrar tekrar aynı sözleri duyup, aynı sonuçları yaşadığında, bir noktadan sonra, değişimin mümkün olduğuna olan inancını kaybeder. İşte bugün gençlerin önemli bir kısmında görülen duygu da tam olarak budur. Artık yalnızca ekonomik kaygı değil, duygusal kopuş da yaşanmaktadır. Gençler kendilerini bu ülkenin öznesi değil, misafiri gibi hissetmeye başlamıştır.
Gençlerin yaşadığı kırılma tam da burada başlıyor. Çünkü insan kendisini yalnızca seçim meydanlarında hatırlayan bir düzenle duygusal bağ oluşturamaz. Bu yüzden bugün birçok genç için kürsülerdeki sevgi söylemleri değil, pasaporttaki vizenin gerçekliği daha inandırıcı hale geliyor. Kısacası: “Kürsüdeki sevgi sahte, pasaporttaki vize gerçektir.”
Siyasetin en büyük açmazı da tam olarak burada ortaya çıkıyor. Çünkü siyaset ısrarla gençliğin yalnızca dinlenmek istediğini sanıyor. Oysa gençlik artık görülmek istiyor. Dinlenmek başka, anlaşılmak başkadır. Gençler yıllardır aynı cümleleri duyuyor: “Siz geleceğimizsiniz”, “Gençlere güveniyoruz”, “Önünüzü açacağız.” Fakat gençlerin hayatında değişen somut gerçeklikler sınırlı kalıyor. Bu nedenle söz ile hayat arasındaki mesafe büyüdükçe, siyasete olan duygusal güven de çöküyor.
Bugün gençlerin önemli bir kısmı, siyaseti çözüm üreten bir alan olarak değil, kendi gerçekliğinden kopuk bir gösteri sahnesi olarak görüyor. Çünkü onların gözünde siyaset, seçim dönemlerinde gençliği hatırlayan ama karar süreçlerinde gençleri dışarıda bırakan bir mekanizmaya dönüşmüş durumda. Bu da gençlerde değersizlik hissi yaratıyor. İnsan kendisini etkileyen kararlarda söz sahibi olmadığında, zamanla ülkesine yabancılaşıyor.
İşte tam da bu yüzden şu ifade yalnızca bir slogan değil, toplumsal hafızanın çığlığıdır: “Aslında hepiniz oradaydınız; hepiniz yönettiniz, hepiniz övdünüz ama hiçbiriniz gençleri durduramadınız.”
Etkinlikte gençlerin önceliklerini anlatması aslında son derece kıymetliydi. Çünkü gerçekleri gençlerden dinlemek gerekir, siyasi vitrinlerden değil. Gençlerin anlattıkları: işsizlik, liyakatsizlik, gelecek kaygısı, barınma sorunu, adaletsizlik hissi, sosyal baskılar ve sistemsizlikti. Siyasetin anlattıkları ise daha çok temennilerdi. Salondaki en çarpıcı detay ise gençlerin anlattıkları ile siyasetin anlattıkları arasındaki duygusal mesafeydi. Bir taraf yaşadığı hayatı anlatıyordu, diğer taraf olması gereken hayatı… Ve tam da bu yüzden salonda hissedilen en büyük gerçek şuydu: “Söz sırası gençteyken gerçekler konuşur, sıra siyasete gelince masallar başlar.”
Bir toplum için en tehlikeli kırılma ekonomik kriz değildir. En tehlikeli kırılma, genç kuşağın aidiyet duygusunu kaybetmesidir. Çünkü aidiyetini kaybeden genç, yalnızca ülkeyi terk etmez; umut etmeyi de bırakır. Umut etmeyen birey ise üretmez, hayal kurmaz, mücadele etmez. Böyle toplumlarda zamanla kolektif enerji çöker. İnsanlar yalnızca günü kurtarmaya çalışır. Uzun vadeli düşünme kültürü kaybolur. İşte bugün KKTC'de yaşanan tam da budur.
Bugün ülkede yaşanan göç yalnızca havaalanlarında başlayan fiziksel bir ayrılık değildir. Asıl göç, insanların iç dünyasında çok daha önce başlamaktadır. Gençler artık yalnızca başka ülkelere değil, başka ihtimallere, başka aidiyetlere ve başka hayatlara yöneliyor. Çünkü bir toplumda gençler geleceği düşlemek yerine, kaçışı planlamaya başlamışsa, orada yalnız ekonomi değil, toplumsal ruh da yorulmuş demektir. En tehlikeli çöküş ise budur. Çünkü ekonomik krizler tamir edilir, siyasi dengeler değişir; fakat genç kuşağın kaybettiği aidiyet duygusunu yeniden inşa etmek yıllar alır.
Bu nedenle mesele yalnızca “gençler neden gidiyor?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: Bir ülke neden kendi gençlerini tutacak kadar güven veremiyor?
Çünkü gençler yalnızca maaş hesabı yapmıyor. Onlar aynı zamanda şu soruların cevabını arıyor: “Bu ülkede emeğimin karşılığı olacak mı?”, “Adalet gerçekten işleyecek mi?”, “Torpilsiz yükselebilecek miyim?”, “Kendim olabilecek miyim?”, “Hayat kurabilecek miyim?” Eğer bir genç bu sorulara güvenle “evet” diyemiyorsa, bavul çoktan zihninde hazırlanmıştır.
Bugün bu ülkede gençler bavullarını sadece gitmek için hazırlamıyor; aynı zamanda hayal kırıklıklarını da içine koyuyor. İşte bu yüzden şu cümle tokat gibi bir gerçek taşıyor: “Önemsemek lafla olsaydı, göç yolları Kıbrıslı Türk gençleriyle dolup taşmazdı.”
Siyasetin yıllardır en büyük yanılgısı, gençliği yalnızca geleceğin meselesi sanmasıdır. Oysa gençlik bugünün meselesidir. Bugün nefes alamayan bir gence yarının hayalini satamazsınız. Çünkü insan önce yaşayabileceği bir bugün ister. Sonra geleceği düşünür. Bu yüzden: “Geleceği övmek kolaydır, asıl mesele gençlere yaşanacak bir bugün sunmaktır.”
Bugün gelinen noktada ülkede yaşanan şey yalnızca beyin göçü değildir; aynı zamanda duygu göçüdür. Gençler yalnızca bedenlerini değil, umutlarını, bağlılıklarını, heyecanlarını da başka ülkelere taşıyor. Geriye ise yaşlanan bir toplum, boşalan bir gelecek ve sürekli gençlik nutukları atan ama gençliği elinde tutamayan bir siyasal düzen kalıyor.
Ve belki de bütün bu tabloyu en yalın şekilde şu söz özetliyor: “Gençlerin göç ettiği bir vatanda, nutuklar sadece boş salonları yankılatır.”
Bir ülke gençlerini kaybetmeye başladığında, aslında geleceğini değil, bugününü kaybetmeye başlamıştır. Çünkü gençlik yalnızca yaş kategorisi değildir; bir toplumun enerjisi, cesareti, üretim gücü ve hayal kapasitesidir. Gençlerin bavul topladığı yerde yalnız nüfus azalmaz; umut azalır, yarın azalır, hayatın rengi solar.
Bu yüzden artık gençliği yalnızca kürsülerde alkışlamak değil, hayatın içinde gerçekten desteklemek gerekiyor. Gençler, sadece seçim dönemlerinde hatırlanmak değil, karar alma süreçlerinde de söz sahibi olmak; liyakatin öne çıktığı, emeğin karşılık gördüğü ve insanların kendi ülkesinde umutla yaşayabildiği bir düzen istiyor. Bu düzen kurulmadıkça, söylenen güzel sözler de inandırıcılığını yitirmeye devam edecektir.
Çünkü gençlik artık söz değil, samimiyet görmek istiyor.
Ve samimiyetin olmadığı yerde, en hızlı göç eden şey insan değil, umuttur.
Ve artık KKTC'de cevap verilmesi gereken soru şudur: Herkes gençliği övüyorsa, beyin göçünün sorumlusu kim?
Mert MAPOLAR, C.Ht.
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.