İrade kimin elinde?
MERT MAPOLAR’IN KÖŞE YAZISINI SESLİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ
KKTC’de son dönemde basın özgürlüğü, yargı bağımsızlığı ve demokratik işleyiş üzerine yükselen tartışmalar, aslında çok daha derin ve tarihsel bir sorgulamayı toplumun önüne koymaktadır: Kıbrıs Türk toplumu gerçekten kendi kendini yönetebiliyor mu? Bu soru artık yalnızca siyasi çevrelerin değil, gündelik hayatın yükü altında ezilen halkın da zihninde büyüyen bir vicdan muhasebesine dönüşmektedir. Çünkü bir toplumun gerçek bağımsızlığı sadece bayrakla, kurumla ya da makamla ölçülmez; asıl bağımsızlık, kendi iradesini özgürce kullanabilme cesaretiyle anlam kazanır.
Kıbrıs sorununa ilişkin yeniden hareketlenen diplomatik süreçler, yaz aylarında yapılması planlanan genişletilmiş gayriresmî konferans ihtimali ve müzakerelerin yeniden başlamasına yönelik beklentiler, görünürde umut veren gelişmeler gibi sunulmaktadır. Ancak Kıbrıs’ta yaşayan herkes bilir ki bu adada olumlu görünen her sürecin arka planında aynı zamanda kırılganlık, güvensizlik ve müdahaleye açık bir siyasi zemin de vardır. Çünkü yıllardır çözülemeyen meseleler yalnızca dış politikadaki düğümlerden değil, içeride büyüyen irade boşluğundan da beslenmektedir.
Bugün gelinen noktada en büyük tehlike, dış baskılardan çok içerideki dağınıklığın normalleşmiş olmasıdır. Sistemsizliğin sistem hâline geldiği bir ülkede, dağınıklık artık istisna değil, düzenin kendisi olmuştur. Bu nedenle toplumun karşısında duran en yakıcı mesele, sadece Kıbrıs sorununun geleceği değil, kendi geleceğini belirleme yetisini kaybetmeye başlayan bir yapının içten içe çözülmesidir.
Çünkü şu soru artık ertelenemez hâle gelmiştir: Gerçekte kendi kendini yönetemeyen bir toplum, dışarıya karşı nasıl güçlü olabilir? Kendi iradesini elinde tutamayan bir yapı, uluslararası zeminde hangi özgüvenle ayakta durabilir? İçeride liyakatin çiğnendiği, hukukun sorgulandığı, kişisel ilişkilerin kamusal aklın önüne geçtiği bir düzende, dış politikada güçlü duruştan söz etmek çoğu zaman yalnızca bir retorikten ibaret kalmaktadır.
Toplumun ruh hâline bakıldığında ise çok katmanlı bir psikososyal çözülme dikkat çekmektedir. İnsanlar artık yalnızca ekonomik sıkıntılar yaşamıyor; aynı zamanda güven duygusunu, aidiyet hissini ve geleceğe dair inancını da kaybediyor. Sürekli değişen siyasi söylemler, tutarsız açıklamalar ve günü kurtarmaya yönelik politikalar halkın zihninde kronik bir belirsizlik üretmektedir. Belirsizlik uzadıkça, toplumsal psikoloji savunma mekanizmaları geliştirmeye başlar. İnsanlar ya öfkeye yönelir ya da tamamen içine kapanarak umutsuzluğu normal kabul eder. İşte en büyük kırılma da burada başlar: Bir toplumun çöküşü önce ekonomik değil, zihinsel ve duygusal çözülmeyle gerçekleşir.
Bugün KKTC’de hissedilen en derin sorunlardan biri de budur. İnsanlar artık değişimin mümkün olduğuna inanmakta zorlanmaktadır. Çünkü yıllardır aynı cümleler kurulmakta, aynı vaatler verilmekte ve aynı döngü tekrar edilmektedir. Sürekli altı doldurulmamış ifadelerle çark dönüp dolaşıyor ve yeniden başlangıç noktasına geliyor. Kimse o çarkın nasıl kırılacağını anlatamıyor. Bu durum toplumsal hafızada öğrenilmiş çaresizlik üretmektedir. İnsanlar zamanla sorunların çözülemeyeceğine ikna edilir ve böylece sorgulama refleksi körelmeye başlar.
En tehlikeli çöküş ise toplumun yaşadığı bozulmayı artık olağan görmeye başlamasıdır. Çünkü bir millet yanlışlar karşısında sesini yükseltmeyi bıraktığı gün, sadece tepkisini değil, geleceğini de kaybetmeye başlar. Sürekli tekrar eden krizler, tutulmayan sözler, değişmeyen düzen ve sonuçsuz tartışmalar zamanla insan ruhunda derin bir yorgunluk oluşturur. Bu yorgunluk, toplumun hak arama iradesini sessizce aşındırır. İnsanlar artık mücadele etmek yerine katlanmayı, sorgulamak yerine susmayı, değiştirmeye çalışmak yerine kabullenmeyi öğrenir. İşte gerçek tehlike tam da burada başlar; çünkü çürümeye alışan toplumlar, bir süre sonra zincirlerini taşıdıklarının bile farkına varamazlar.
Oysa toplumların kaderini belirleyen şey yalnızca dış koşullar değil, kendi iç iradeleridir. “Ne iplik kopsun ne de düğüm atılsın” siyasetiyle hiçbir ülke sorun çözemez. Aynı şekilde, “Ne su bulansın ne de balık kaçsın” anlayışıyla yürütülen siyaset, yalnızca günü kurtarır; geleceği ise tüketir. Bu yaklaşım, risk almaktan kaçan, gerçeklerle yüzleşmeyen ve toplumu sürekli geçici umutlarla oyalayan bir siyasal psikolojinin ürünüdür.
Aslında sahte beklentilerin nasıl üretildiği artık çok açık biçimde görülmektedir. Siyaset, çoğu zaman hakikatin değil, yönetilebilir umutların dili hâline dönüşmektedir. İnsanlara ulaşılması mümkün olmayan hayaller sunulmakta, ardından başarısızlıkların sorumluluğu başka yerlere yüklenmektedir. Böylece toplum sürekli beklenti ile hayal kırıklığı arasında savrulmaktadır. Sahte beklentiler siyasetin en pahalı yalanıdır; bedelini ise her zaman halk öder.
Bu nedenle bugün yaşanan kriz yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ahlaki ve psikolojik bir krizdir. Çünkü bir toplum sürekli aldatıldığını hissetmeye başladığında, önce yönetime olan güvenini, sonra birbirine olan inancını kaybeder. Güven kaybı büyüdükçe toplumsal birlik çözülür. İnsanlar ortak gelecek fikrinden uzaklaşır. Herkes kendi küçük güvenlik alanına çekilmeye başlar. Böyle toplumlarda bireycilik artarken toplumsal dayanışma zayıflar. Bu da dış müdahalelere açık kırılgan yapılar oluşturur.
İşte tam da bu yüzden, kendi kaderini yazamayan toplumlar başkalarının yazdığı hikâyelerde figüran olmaya devam ederler. Çünkü iradesini başkasına teslim eden bir yapı, zamanla kendi karar alma refleksini de kaybeder. Bu durum yalnızca siyaseti değil, düşünce biçimini, toplumsal davranışları ve hatta insanların birbirine bakışını bile dönüştürür. İnsanlar özgür bireyler gibi değil, yönlendirilmesi gereken kitleler gibi yaşamaya başlar.
Oysa özgürlük sadece siyasi bir kavram değildir. Özgürlük aynı zamanda psikolojik bir bilinç durumudur. Özgürlük, başkasının gölgesinde değil, kendi ışığının altında yürüyebilmektir. Kendi iradesine güvenmeyen toplumlar, dışarıdan gelen her gücü kurtarıcı gibi görmeye başlar. Bu da bağımlılığı derinleştirir. Sonunda ortaya çıkan şey ise içeride kaos, dışarıda zayıflıktır.
Çünkü kendi içinde birleşemeyen bir toplum, dışarıya karşı asla dik duramaz. İçeride çözülmenin başladığı yerde dışarıdaki güç de erimeye başlar. Toplumun ortak aklı parçalandığında kurumlar işlevsizleşir, siyaset yüzeyselleşir ve halk giderek umutsuzluğa sürüklenir. Böyle dönemlerde kürsülerden yükselen büyük sözler halkın gerçek sorunlarını örtemez. Ülke yangın yeriyken, bahar şarkıları söylemek halka değil, boşluğa hitap etmektir.
Bugün yaşanan en büyük trajedi de budur. Gerçeklik ile söylem arasındaki uçurum büyüdükçe, toplumun öfkesi de sessizleşmektedir. İnsanlar artık yüksek sesli vaatlere değil, samimi bir yön duygusuna ihtiyaç duymaktadır. Çünkü toplumlar sadece ekonomik planlarla değil, ortak bir anlam duygusuyla ayakta kalır. Eğer insanlar geleceğin kendilerine ait olduğuna inanmazsa, hiçbir siyasi söylem kalıcı bir umut üretemez.
Bu nedenle artık yapılması gereken şey, süslü sloganların arkasına saklanmak değil; toplumsal yüzleşmeyi cesaretle başlatmaktır. Gerçek güç, dışarıya yüksek sesle konuşmakta değil; içeride adaleti, liyakati ve ortak iradeyi yeniden kurabilmektir. Çünkü iradesini kaybeden toplumlar önce kendi sesini, sonra da kendi yolunu kaybederler.
Ve bilinmelidir ki, başkalarının aklıyla yönetilen toplumlar, kendi sonlarını yine kendi elleriyle hazırlarlar. İçeride yaşanan çürümeyi ve dağınıklığı görmezden gelen her siyasi anlayış, aslında geleceği biraz daha karanlığa iter. Çünkü merkezi kendi iradesi olmayan bir yapı, zamanla içten içe dağılır.
Bugün artık halkın siyaseti daha güçlü bir şekilde irdelemesi gereken hayati bir dönemden geçilmektedir. Seçim öncesi gökkuşağı vaat edenlerin seçim sonrası topluma karanlık tüneller sunduğu gerçeği unutulmamalıdır. Siyasetçilerin olmayan köprüler üzerine umut inşa ettiği bir düzende, halkın en büyük görevi hakikati ayakta tutmaktır.
Çünkü gerçek kurtuluş, bir toplumun kendi iradesini yeniden ayağa kaldırabilmesinde saklıdır. Bir toplumun çöküşü, önce sınırlarında değil, vicdanında başlar.
İşte bu yüzden, emanet akıldan değil; özgür iradeden beslenen yarınlara ihtiyaç vardır.
EMANET AKILDAN, ÖZGÜR YARINLARA!
Kendi iradesini başkasına teslim eden bir toplumun içinde başlayan çözülme, zamanla dışarıda derin bir güçsüzlüğe dönüşür. Siyasetçilerin bu gerçeği örtbas etmek için attıkları boş nutuklar ve halka sundukları sahte beklentiler ise yalnızca kaçınılmaz sona giden yolu geciktiren seraplardan ibarettir. Çünkü iradesini kaybeden toplumlar, bir süre sonra gerçeği değil, kendilerine anlatılan masalları yaşamaya başlar. Unutulmamalıdır ki kendi ışığıyla aydınlanamayan bir millet, başkasının gölgesinde sadece karanlığa mahkûm olur. Artık süslü vaatlerin uyukusundan uyanma zamanı gelmiştir. Bilinmelidir ki gerçek kurtuluş, sahte müjdelerin gürültüsünde değil, bir milletin kendi dağınıklığını ağırbaşlılıkla toparlayıp, iradesini yabancı ellerden geri alarak, kendi kaderine sahip çıktığı o sessiz, derin ve onurlu uyanışta saklıdır.
Mert MAPOLAR, C.Ht.
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.