Vatandaş soruyor: 100 günde ne oldu?
MERT MAPOLAR’IN KÖŞE YAZISINI SESLİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ
Vatandaş soruyor: Yüz günde ne oldu, ne değişti, neyin yolu açıldı? Heyetleri ağırlamanın, masalar kurmanın, komiteler adlandırmanın ötesine geçilebildi mi? Karşı tarafı ikna edebilmek için hangi yeni akıl, hangi özgün yöntem devreye alındı? Sıradanlığın konfor alanından çıkılabildi mi, yoksa alışıldık ritüellerin, güvenli ama etkisiz döngüsünde mi kalındı? Bu sorular bir aceleciliğin değil, zamanın geri dönmemesinden doğan, haklı bir endişenin ifadesi olarak karşımızda duruyor.
Adına masalar, konseyler, komiteler denildi; bilimsel akılla hareket edileceği vurgulandı. Ancak bilimin en temel ilkesi olan şeffaflık ve denetlenebilirlik, bu süreçte görünür kılınmadı. Kimlerin hangi ölçütlerle seçildiği, uzmanlık alanlarının ne olduğu, deneyimlerinin hangi ihtiyaca karşılık geldiği kamuoyuna açık, erişilebilir ve bütünlüklü biçimde paylaşılmadı. Bazı görüntülerle verilen pozlar, içerikten bağımsız bir temsil üretirken, ortaya konduğu söylenen raporlar kamu vicdanında somut bir karşılık bulamadı. Resmi platformlarda hâlâ eksik duran kadrolar, tanımsız görev alanları ve görünmeyen çıktılar, “katılımcı demokrasi” iddiasının, pratikte neden zayıf kaldığını sessizce anlatıyor.
Bu sessizlik, sadece idari bir eksiklik değil; aynı zamanda davranışsal bir tercih. Bastırılan sorunlar, yüzleşilmediği sürece çözülmez; sadece biçim değiştirir. Bilinçaltı davranış bilimi bize şunu söyler: Sürekli bastırma, kısa vadede rahatlama sağlar ama uzun vadede bağımlılık yaratır. Sorunu çözmeyen her rahatlama, bir sonraki adımı daha zorlaştırır. Bir ülkenin de tıpkı bir birey gibi, rahatsız edici gerçeklerle yüzleşmek yerine, geçici yatıştırıcılara sığınması mümkündür. Ancak bu yol, yan etkileri artan, komplikasyonları çoğalan bir sürece kapı aralar. İlk başta işe yarıyor gibi görünen yöntemler, zamanla asıl sorunu, daha görünmez ama daha derin hale getirir.
Yaklaşık yüz gün geçti. Bu süre, mucize beklemek için değil; yönü, yöntemi ve ciddiyeti görmek için, yeterli bir zaman aralığıdır. Bu dönemin başında, kamuoyuna açıklanan hedefler, iddia düzeyinde kaldığında, bir vizyon beyanı olmaktan çıkar, beklenti borcuna dönüşür. Birlikte yönetim denildi; birlikte yönetmenin nasıl kurumsallaştığı, hangi kanallarla yurttaşa dokunduğu, anlatılmadı. Mülkiyet başlığında diplomasi ve hukuk vurgusu yapıldı; ancak süreçlerin hangi aşamada olduğu, hangi engellerle karşılaşıldığı, paylaşılmadı. Serbest dolaşım için aciliyet vurgulandı; fakat uygulama belirsizliğinin hangi somut adımlarla azaltıldığına dair, net bir tablo sunulmadı. İhracattan turizme, yurttaşlık haklarından sporun uluslararası alandaki temsiline, Avrupa ile ilişkilerden teknik komitelere, kamu diplomasisinden müzakere hazırlıklarına, kamu yönetiminin izlenmesinden anayasal denetime, güvenlikten eğitime ve toplumsal birliğe kadar pek çok kritik alan gündeme getirildi. Bunların her biri, bir ülkenin bugününü ve yarınını doğrudan etkileyen hayati başlıklardır. Ancak asıl belirleyici olan, bu başlıkların dile getirilmiş olması değil; her birinin altında hangi somut adımların atıldığı, neyin değiştiği ve bu değişimin hangi ölçütlerle takip edilebildiğidir.
Bu başlıklar arasında, doğrudan yurttaşın gündelik hayatına temas eden, ancak kamuoyuna açık biçimde ele alındığına dair net bir iz bırakmayan, kritik meseleler de bulunmaktadır. Bunlardan biri, G82 ve N82 kodları gerekçesiyle Türkiye’ye alınmayan KKTC vatandaşlarının durumudur. Bu uygulamanın hangi hukuki zemine dayandığı, hangi kriterlerle işletildiği, geçici mi yoksa kalıcı mı olduğu ve bu konuda nasıl bir diplomatik ya da idari girişimde bulunulduğu, kamuoyuyla paylaşılmamıştır. Oysa bu mesele, soyut bir dış politika başlığı değil; aileleri, işleri, eğitimleri ve temel hareket özgürlüğü doğrudan etkilenen yurttaşların, somut bir mağduriyet alanıdır. Bu konuda bir yol haritasının, bir takvimin ya da en azından sürecin hangi aşamada olduğuna dair açık bir bilgilendirmenin yapılmamış olması, “birlikte yönetim” ve “hak temelli yaklaşım” söylemlerinin, neden sahada karşılık bulamadığını da açıklamaktadır. Hayati olan, bu tür başlıklarda niyet beyanı değil; belirsizliği azaltan, öngörülebilirliği artıran ve yurttaşa yalnız olmadığını hissettiren somut adımlardır.
Burada asıl mesele, bir şeylerin hiç yapılmamış olması ihtimalinden çok, yapılanların neden görünür ve anlaşılır kılınmadığıdır. Görünürlük, propaganda değildir; hesap verebilirliğin ön koşuludur. Hesap verebilirlik ise güven üretir. Güvenin olmadığı yerde, en iyi niyetli adımlar bile şüpheyle karşılanır. Aşırı temkinlilik, kısa vadede dengeyi koruyor gibi görünse de, uzun vadede mevcut asimetrileri yeniden üretir. Sembolik temaslar, eğer içi doldurulmazsa, geçmişte eleştirilen alışkanlıkların yeni bir versiyonuna dönüşür. Törenleşen siyaset, hareketsizliğin estetik makyajı olur.
Bunların yanında bir diğer dikkat çekici eksiklik, karar alma süreçlerinin nasıl işlediğine dair kamusal bir çerçevenin ortaya konmamış olmasıdır. Hangi konunun kim tarafından, hangi veriyle, hangi alternatifler arasından seçildiği bilinmediğinde, sonuç ne kadar doğru olursa olsun, meşruiyet eksik kalır. Süreçlerin kapalı olduğu her yapı, dışarıdan bakıldığında kaçınılmaz olarak keyfî algılanır. Oysa güven, yalnızca doğru kararlardan değil, o kararların nasıl alındığının anlaşılabilir olmasından da doğar. Açıklanmayan süreçler, iyi niyetli bile olsa, zamanla sorgulanır hâle gelir.
Bu noktada ihtiyaç duyulan şey, iyi niyet beyanlarından çok, asgari yönetişim eşiklerinin açıkça tanımlanmasıdır. Kim karar alır, hangi yetkiyle, hangi veriye dayanarak ve hangi süre içinde sorumluluk üstlenir? Hangi karar geri döndürülebilir, hangisi değildir? Hangi başlıklar siyasi takdir alanında, hangileri kurumsal zorunluluk kapsamındadır? Bu soruların cevabı verilmeden, en doğru kararlar bile, kişisel tercihler olarak algılanmaya mahkûm kalır. Oysa kurumsallık, hatasızlık değil; hatanın bile izlenebilir olduğu, bir sistem kurabilme becerisidir.
KKTC'de vatandaşın bugün sorduğu soru, basit ama ağırdır: Neyi daha iyi yapar hale geldik? Hangi alanda dün mümkün olmayan, bugün mümkün oldu? Hangi engel somut biçimde aşıldı, hangisi neden aşılamadı? Bu soruların gerekçeli cevapları, kişilere ya da makamlara bağlı olmadan, kurumsal bir ciddiyetle paylaşılmalıdır. Çünkü bilgi, lütuf değil haktır. Bu hak teslim edilmediğinde, boşluk söylentiyle dolar; söylenti ise en hızlı aşınmayı yaratır.
Yüz gün, aslında geleceğin provasıdır. O prova ciddiyetle yapılmadıysa, perde açıldığında aksaklıklar kaçınılmaz olur. Daha profesyonel, daha bilimsel, daha görünür, bir üst aklın neden hâlâ tam olarak inşa edilemediği sorusu, sadece bugünü değil, yarını da ilgilendirir. Zaman kaybı, telafisi en zor maliyettir; çünkü bir ülke, kaybettiği zamanı geri alamaz, sadece bedelini büyüterek öder.
Bir başka kritik eksiklik de, süreçlerin neden sürekli “kurulma aşamasında” tutulduğunun yeterince sorgulanmamasıdır. Kurumlar varmış gibi gösterilmekte, ancak kalıcı yapılar ve işleyen mekanizmalar haline gelmeden bırakılmaktadır. Bu durum, basit bir plansızlıktan çok daha fazlasına işaret eder; çünkü net sorumluluklar tanımlanmadığında, kararların ve sonuçların hesabını verecek, açık bir muhatap da ortaya çıkmaz. Böylece herkesin, içinde yer aldığı ama kimsenin tam olarak sorumluluk üstlenmediği, bir belirsizlik düzeni oluşur. Net görev tanımları, açık takvimler ve ölçülebilir hedefler ortaya konmadığında, başarısızlık da başarı da, kişisel yorumlara bırakılır. Bu noktada sistem, kendini denetleyen bir yapı olmaktan çıkarak, eleştiriden kaçınan ve mevcut durumu koruyan, bir kabuğa dönüşür. Dışarıdan bakıldığında hareket varmış izlenimi veren, bu kabuğun içinde ise ilerleme değil, uzun süreli bir bekleme hâli hâkimdir.
Burada gözden kaçırılmaması gereken bir diğer önemli husus da, uzmanlık ile sadakatin bilinçli biçimde birbirine karıştırılmasıdır. Liyakat vurgusu yapıldığında beklenti, farklı düşünen, eleştirebilen, gerektiğinde rahatsız edici sorular sorabilen bir aklın devreye girmesidir. Oysa pratikte tercih edilen, çatışma üretmeyen, risk almayan ve mevcut sınırları zorlamayan profiller olduğunda, uzmanlık sadece bir unvana indirgenir. Bilimsel akıl, ancak bağımsız olduğunda üretkendir; bağımlı olduğunda ise, yalnızca meşrulaştırıcı bir araç haline gelir. Bu durum, yenilik iddiasının neden eski reflekslere çarparak durduğunu da açıklar.
Toplumsal düzeyde ise, daha derin bir psikolojik eşiğin oluştuğu da gözlemlenmektedir. Sürekli ertelenen, sürekli yarım kalan ve sürekli “zamana bırakılan” süreçler, vatandaşta öğrenilmiş bir çaresizlik üretir. Bilinçaltı davranış bilimi perspektifinden incelendiğinde, beklenti ile sonuç arasındaki bağ koptuğunda, birey sorgulamayı değil, kabullenmeyi öğrenir. Kabulleniş ise en tehlikeli istikrardır; çünkü sessizlik üretir. Sessizlik arttıkça yönetenler açıklama yapma ihtiyacı hissetmez, açıklama yapılmadıkça, sessizlik daha da derinleşir. Bu döngü kırılmadığında, değişim talebi bile yorgun bir fısıltıya dönüşür.
İşte bu noktada asıl risk “normalleşmiş yetersizlik” hâlinin, standart haline gelmesidir. Başlangıçta geçici olarak tolere edilen eksiklikler, zamanla olağan kabul edilir. Oysa normalleşen her eksiklik, gelecekteki daha büyük kayıpların önsözüdür. Yüz günün anlamı tam da burada ortaya çıkar: Bu süre, yalnızca yapılanları değil, yapılmayanların, neden yapılmadığını açıkça anlatma sorumluluğunu da beraberinde getirir. Yeterince anlatılmayan her gerekçe, toplumun hayal gücünü devreye sokar ve bu hayal gücü çoğu zaman gerçeğin kendisinden daha yıpratıcıdır.
Ortaya çıkan tüm bu tablolar, yalnızca iç kamuoyunu değil, dışarıdan bakanları da doğrudan etkilemektedir. Kurumsal yapısı net olmayan, kadroları görünür kılınmayan ve çıktıları paylaşılmayan bir yönetim anlayışı, uluslararası alanda da ciddiyet testinden geçemez. Dünyada güven, söylemle değil; düzenli işleyen mekanizmalarla, erişilebilir bilgilerle ve süreklilik gösteren uygulamalarla inşa edilir. İçeride belirsizlik üreten her yapı, dışarıda da mesafe yaratır. Bu nedenle şeffaflık, yalnızca bir iç demokrasi meselesi değil; aynı zamanda uluslararası saygınlığın da temel koşuludur.
Uluslararası alanda oluşan algı, yalnızca açıklanan niyetlerden değil, bu niyetlerin hangi kurumsal zemin üzerinde somutlaştığından beslenmektedir. Resmî internet kanallarında dahi kadroların tam ve güncel biçimde yer almaması, görev tanımlarının belirsizliği ve üretilen çıktıların erişilebilir olmaması, yönetim anlayışının dışarıdan okunabilirliğini zayıflatmaktadır. Kurumsal yapısı net olmayan, süreçleri şeffaf biçimde izlenemeyen bir yapı, uluslararası düzeyde kaçınılmaz olarak ciddiyet testine tabi tutulur. Günümüz dünyasında güven, söylemle değil; düzenli işleyen mekanizmalarla, açık bilgi akışıyla ve süreklilik gösteren uygulamalarla inşa edilir. İçeride belirsizlik üreten her boşluk, dışarıda mesafe olarak karşılık bulur. Bu nedenle şeffaflık, yalnızca iç demokratik işleyişin değil, aynı zamanda uluslararası saygınlığın ve muhatap alınabilirliğin de temel koşuludur.
Karşımızda duranlar, yalnızca “ne yapılmadı” sorusunu değil, asıl olarak “neden yapılamadı” sorusunu da sormayı zorunlu kılmaktadır. Çünkü mesele, takvimde tamamlanmış görünen yüz gün değildir; bu sürenin bir alışkanlığın devamı mı, yoksa gerçek bir zihinsel kırılma mı ürettiğidir. Vatandaş, büyük vaatlerin tekrarını değil, tutarlılığı olan adımların sürekliliğini görmek istemektedir. Söylenen sözlerin ağırlığından çok, atılan adımların geri dönülmezliğine bakmaktadır. Zamanın yönetildiği iddia ediliyorsa, o zamanın nasıl kullanıldığının da açık ve gerekçeli biçimde paylaşılması gerekir; çünkü açıklanmayan her geçen gün, toplumun gözünde, yönetilen değil, sessizce kaybedilen bir zamana dönüşmektedir.
Sonuç olarak vatandaş, büyük laflardan çok net izler görmek istiyor. Fotoğraflardan çok metin, niyetten çok yöntem, vaatten çok somut ve geri dönülmez ilerleme talep ediyor. Bastırarak değil yüzleşerek, erteleyerek değil açıklayarak ilerlemenin mümkün olduğunu hatırlatıyor. Ve belki de şunu fısıldıyor: Değişim, ilan edildiği gün değil; ölçülebildiği gün başlar. Aynı hamamda kalıp suyun değişmesini beklemek beyhudedir; çünkü suyu değiştirmeden temizlenmek asla mümkün değildir.
Mert MAPOLAR, C.Ht
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.