İki kahraman ile geçen bir saat

Yayın Tarihi: 02/02/21 07:00
okuma süresi: 6 dak.
A- A A+

Babam Tuğrul Hilmi Berkay’ın 2. ölüm yıl dönümü anısına...

Yıl 1969, Köşklüçiftlik İlkokulu’nu bitirmiştim. Yaz tatilim başlamıştı.

O dönemde Kıbrıs Türk toplumunun yaşadığı bölgelerin etrafı Rumlarla çevrili idi. Tüm geçişler Rumların sıkı kontrolü altında idi. Özellikle şehirlerarası otobüslerle seyahat eden Türkler araçtan indirilip mahrem yerlerine kadar aranıyordu. İnsan gururu had safhada eziliyordu. 

Gelelim hikayeme.

Babam hayata geçirenlerden biri olduğu Bayrak Radyosu’nda (namı diğer Bayrak Taburu) teknik bölüm müdürü idi. Birlikte çalıştığı diğer arkadaşları gibi vatanına hizmette sınır tanımıyordu.  

Lefkoşa’nın Rum kesiminde bulunan Uluslararası Kıbrıs Fuarı’na o yıl Türkiye de ilk kez katılarak üretilen gıda maddelerinin yanında tekstil, değişik iş makineleri, porselen ve birçok ürünü sergilemişti.

Babam ve annem ile birlikte ağabey olarak andığım Özer Berkem de eşi de Türkiye pavyonunda çalışmak üzere görevlendirilmişlerdi. Özer ağabeyim o dönemde Bayrak Radyosu’nda babamın ekibinde idi. Daha sonra Bayrak Radyo Televizyon Kurumu’nun Genel Müdürü olmuştu.

Bir hafta kadar süren fuara kardeşim Bülent ile beni de her akşam götürmüştü annem babam.

Çok eğlenceli idi bizim için. Katılımcı ülkelerin pavyonlarına gidip reklam amaçlı verilen hediyeleri, broşürleri toplamak, o ülkeleri temsil edildikleri ürünlerle tanımak, yaşamak çocuk aklımızla bize büyük heyecan veriyordu. 

Artık kardeşimi ve beni tanıyordu tüm fuar çalışanları. Bir hafta kadar sonra, fuar bitiminde tüm görevlilere bir kokteyl verilip teşekkür edilmişti.

Fuar kapanmıştı ve sergilenen ürünler geri ülkelerine gönderilecekti.

O günlerde Bayrak Radyosu Lefkoşa Mahkemeleri karşısındaki Posta Dairesinin üzerinde ve yan binasında idi. Ben ve kardeşim Bülent de tatil olduğu için oraya gidip cihazların yapıldığı atölyelerde, yayın stüdyolarında gezip ağabeylerle ablalarla konuşurduk. 

Radyonun şoförlerinden Kemal ağabey dadyoya ait olmayan arkası kapalı bir VAN aracı getirip binanın önüne park etmişti. Babamın kullanacağını söyledi.

Çocuk aklımla kardeşim Bülent’i aldım ve aracın arkasındaki kapalı kısma girip saklandık. Babam ile Özer ağabey araca binmişti. Hareket ettiğini fark edip sessiz kaldık.

Kapı açıldığında karşımıza çıkan babam “sizin burada ne işiniz var” diye bize kızmıştı. Fuar alanında Türk Pavyonu’nun yan girişindeydik.

Bir anda Türk Pavyonu’ndaki iki büyük makineyi Özer ağabey, babam ve pavyonda çalışan birkaç adam çabucak araca yükleyip kapısını kapatmıştı. 

Bir acele, bir heyecan vardı. İki koltuklu şoför mahallinde babam ile Özer ağabeyin arasına sıkışmıştık kardeşim Bülent ile. Yola çıktık.

Normalin dışında bir şeyler olduğunu hissediyordum. Babam terliyordu. İkisi de sessizdi.

Yiğitler Burcu’nun altından geçerek Ledra Palas barikatına yaklaştığımızda Rum polisi yola çıkarak elini havaya kaldırıp aracı durdurdu. Babam'ın “sağlam dur Özer” dediğini hatırlıyorum.

Rum Polis babama yaklaştı. Bir şeyler söyledi. Diğeri aracın yanında durdu. Çok kısa konuştular ve sonunda devam etmemizi işaret ettiler.

Yüz metre ilerideki Türk barikatını geçtikten hemen sonra durduk. Babam ve Özer ağabey araçtan inip terlerini sildiler ve birer sigara yaktılar. Özer ağabey babama “arabanın arkasını aç deselerdi ne yapacaktın” diye sordu. Babam “basıp gidecektim” dedi. Bakıştılar ve başlarını sağa sola sallayıp dudaklarını ısırdılar.

Tekrar araca binip devam ettik. Trafik ışıklarını geçtik. Şehitler Anıtına gelmeden önce sol tarafta Kırıkkale denilen silah fabrikasının avlusuna girdik. Orada aracın arkasındaki makineleri indirdikten sonra tekrar Bayrak Radyosu binasına döndük. Yine bir görev bitmişti.

Yıllar sonra babamın ağzından tam detaylı olmasa da sınırda yaşamış olduğumuz tehlikeyi ve o makinelerin silah yapımında kullanıldığını zar zor öğrenmiştim. Polis eğer aracın arkasını kontrol etmek isteseydi sonuç pek iyi olmayacaktı. Bu onlar için planlanmış bir görev idi. Tesadüfen o araçta bulunmasaydım bunu kendilerinden başka kimse bilmeyecekti.

Aramızdan ayrılırken son günlerine kadar sakladığı devlet sırlarını da birlikte götürdüğünü çok iyi biliyorum babacığımın. 

Birçoğunun isimsiz kahraman olarak andığı ama benim için isimleri Tuğrul Hilmi Berkay ve Özer Derviş Berkem olan bu iki kahraman ile geçirmiş olduğum bir saat hayatımda her geçen gün daha da çok anlam kazandı.

Not: Özer ağabeye vefatından kısa bir süre önce telefon edip konuyu kaleme almak istediğimi söylemiştim. Yine aynı durum olabilir diye fazla detaya girmeyelim Turgay demişti. Kıbrıs’a gelince bir yemek yiyip görüşelim konuşalım demişti. Maalesef yetişemedim onu görmeye.

Bütün isimsiz isimli kahramanlarımızın ruhları şad olsun. 

Fotoğrafları yeniden düzenleyen Sn. Hasan Vardar’a teşekkürler.

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Diğer Doç. Turgay HİLMİ yazıları