Sap ile saman nasıl itinayla karıştırılır?

Yayın Tarihi: 23/04/26 14:40
okuma süresi: 10 dak.

Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın, geçtiğimiz hafta sonu Antalya Diplomasi Formunda yaptığı konuşma, toplumun çeşitli kesimlerinden eleştiri aldığı kadar, övgüler de aldı.

Ülkenin en ateşli çözümsüzlük neferlerinin alkışladığı konuşma, federal çözüm isteyenler içinse maalesef hiç de övülecek bir konuşma değildi.

Günlerdir süren tartışmaların ve övgülerin üzerine geçen gün suskunluğunu bozup, biz ölümlüleri aydınlatma ihtiyacının hasıl olduğunu düşünen muhterem hocamız, bir açıklama yaparak “Çözüm irademiz de, aşamalı yaklaşımımız da, metodolojimiz de herkes tarafından anlaşılıyor” ifadelerini kullandı.

Toplumun yarısının beğendiği, en az yarısının ise tansiyon sıkıntıları eşliğinde izlediği Antalya konuşmasını ve metodolojiyi “herkeslerin” anladığı filan yok. Bilakis, konuşması, sapla samanın nasıl incelikle karıştırıldığının bir başka örneğidir diyebiliriz.

Mesela şu: “Kıbrıs Türk halkının hakları nedir? Şu anda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yargısı olan, meclisi olan, yürütmesi olan, Cumhurbaşkanlığı olan bir devlet mi? Evet. Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından tanınması dışında başka yerlerde tanınmıyor oluşu devlet niteliğini ortadan kaldırır mı? Hayır. Ama Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Devleti'nin halkını oluşturan, Kıbrıs Türk halkının adadaki egemenlik hakları, ihlal ediliyor şu anda.”

Yani Türkçesi şu: Ortaklık devleti Kıbrıs Cumhuriyeti’nden haklarımız var, bunlar bizimdir. Ayrıca, o devletten ayrılıp, yine o devletteki ortaklarımızın mallarının üzerine bir başka devlet kurduk, bu devlet da bizimdir. Bu durumu kabul etmeyen ortaklık devletindeki densiz ortaklarımız bundan şikayet edip, bizim haklarınızı ihlal ediyorlar.

Ezcümle, Rum’un malı da benim malım, benim malım da benim malımdır.

Düz cümle, burada bir devlet var, bu devlet adadaki ikinci devlettir, bunun haklarını da söke söke alırım. Yani bir noktada, "iki devletli çözüm için çalışıyorum, lafını bile etmediğim federasyon için değil" diye düşünmek hiç de fesatlık olmaz. 

Öte yandan “Devletin” tanımı 1933 Montevideo sözleşmesinde yazar. Yukarıda tarif edilen devlet, bu sözleşmedeki 4 şarttan hemen hemen tümüyle itilaflıdır.

Devlet, uluslararası hukuka sahip bir kişi olarak aşağıdaki niteliklere sahip olmalıdır: (a) kalıcı bir nüfus, (b) tanımlanmış bir toprak, (c) Meşru bir hükümet ve (d) diğer devletlerle ilişki kurma kapasitesi.

Dolayısıyla kendi tanımını yaptığı devletin toprağı tartışmalı, nüfusu tartışmalı, meşru hükümeti tartışmalı ve en önemlisi, dış ilişki kurma kapasitesi bulunmayan bir yapıdır. Türkiye tarafından tanındığı bile tartışmalara konudur! 

Bu tanınmamış durumun sebebi, 1960 ortaklık cumhuriyetinden Rauf Denktaş ve Doktor Fazıl Küçük iş birliğiyle ayrılıp, önce otonomi, sonra da devlet kurma marifetidir. (1967 Otonom, 1975-KTFD)

Bu marifet, 1983 yılında, -Türkiye’nin yeni seçilmiş hükümeti (Özal-ANAP) de dahil olmak üzere- bir ‘fait-accompili’ (oldu bitti) ile güya taçlandırılmış, Kıbrıslı Türklerin kaderi maalesef değişmiştir.

BM’nin 186. sayılı kararına açıkça ters olan bu durumu Tufan Erhürman da bilmektedir.

Kendisi seçilmeden önceki siyasi yaşamında “BM kararları çöpe atılmadan, KKTC tanınmaz” şeklindeki cümleleri milyon kez kurmuştur.

Ancak seçilip oturduğu koltuğun hikmetinden olsa gerek, şimdilerde bu tanınmayacak dediği devletin haklarını “söke söke” almaktan bahsetmektedir.

Bunu da, Kıbrıslı Türklerin ortak olduğu Kıbrıs Cumhuriyeti üzerindeki haklarından okuyarak, sanki de bunlar bize yeni ve ayrılıkçı bir devlet kurma hakkı veriyormuş gibi anlatmaktadır.

Konuşmasının bir başka çelişkili kısmı ise, Kıbrıslı Türklerin 1960’taki veto hakkına verdiği referansıdır.

Bir yandan Muhteşem Süleyman dizisinin unutulmaz repliği “zinhar” eşliğinde, Kıbrıslı Türklerin kurulacak olan yeni devlette sonsuza kadar başkan olamamasını kabul etmem derken, öte yandan 60’taki düzenin sonsuza kadar başkan yardımcısı olan mevkiinin veto yetkisini gösterip, Hristodulidis’in yaptığı anlaşmaları hedefine koyması bana şunu düşündürüyor: Sap ile samanı ne de güzel karıştırıyor! Bir yandan ‘eşit kurucu ortak’, bir yandan ‘siyasi eşitlik’, bir yandan ‘1960 haklarımız’ filan derken, KKTC devletinin hakları söker söke alma noktasına gelip, varıyoruz!

Nitekim bu duygularım, kurduğu şu cümlelerle daha da pekişiyor:

“Yani mesela Bosna Hersek'te de federasyon var, Amerika Birleşik Devletleri'nde de federasyon var.

Bu işi bilen hiçbir insan bakıp da ikisinin aynı olduğunu söyleyemez. İsviçre'nin kuruluşundaki adı konfederasyondur. Ama bugün literatürde federasyon olarak konuşulur.

Bazı yerlerde mesela üniter devletlere bakalım. Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter devleti, İspanya'daki üniter devleti, İspanya'da bölge yönetimleri var. İspanya'daki bölge yönetimlerine Türkiye'deki üniter devleti benzetebilir misiniz? O yüzden bu isimlere takılmaktan ziyade ben halkımın haklarının peşindeyim.”

Doğrudur, ABD ile Bosna federasyonu aynı şey değildir. Zira her iki ülkenin gerek kuruluşu, gerek tarihsel süreci farklıdır.

Ancak şurası tıpa tıp aynı yapı üzerine inşaa edilmiştir: Her iki federasyonun da merkez yönetim ve alt birimleri vardır.

Bu noktada merkez dediğimiz şey en tepedeki ortak federal devlettir.

ABD federasyonu bir “birlik” üzerine kurulmuştur ve en tepedeki federal yönetim alttan üste doğru oluşturulmuştur.

Bosna’daki yapı ise bir tür çatışmayı önleyen denge federasyonudur, siyasi literatürde “ayrılığı yöneten denge” olarak anlatılır. 1995 Dayton Anlaşması bu federasyonun temelidir.

Şimdi şunu anlamak lazımdır. ABD’deki federal yapı “tek ulus içinde güç paylaşımını” öngörür. Bosna’daki yapıysa “etnik gruplar arası” oluşturulan bir yapıdır.

Kıbrıs’ta arzu edilen federasyonun ABD türü olmayacağı en basitinden “iki toplumlu, iki bölgeli” denilerek zaten anlaşılmıştır. (77-79 Doruk Anlaşmaları) Bundan da ötesi bu iki husus, 1974 müdahalesi sonrası zaten kalıcılaşmıştır.

Demek ki bizim aradığımız federasyon, etnik gruplar arası çatışmayı önleyici, dengeleyici bir federal çözümdür ve bunun pek tabii ki en önemli noktası siyasi eşitliktir.

Hocamız ile ayrıştığımız nokta, KKTC devletinin (bu haliyle ve bu kadar Türkiye tarafından yönetilir şekliyle) kurulacak olan federasyonun bir bacağı gibi düşünülme noktasında olmasının yanı sıra, bu devletin de hiç sıkılmadan, diğer devletin vatandaşlarının elinden silah zoruyla alınıp, golifa gibi dağıtılan koçanlarının üzerinde kurulduğunun göz ardı edildiği noktadır.

Bu da yetmezmiş gibi, ayrıldığımız cumhuriyetteki haklarımızı da ‘insan hakkı ihlali’ diye niteleyerek, istemektedir.

Adanın bölünmüşlüğünün en büyük mimarlarından olan Rauf Denktaş’ın bile bu kadar ileri gittiğini sanmıyorum.

Zira Denktaş, kendi KKTC’sine sahip çıkarken, bir de tutup Kıbrıs Cumhuriyeti’nden pasaport isteyecek ya da onların yaptığı uluslararası anlaşmalardan hesap soracak kadar kendinden geçmiş değildi!

Çünkü Denktaş, çok net bir şekilde adada çözüm istemeyen, çözümün 1974’te geldiğini, sınırların süngü ile çizildiğini anlatan ve bunu savunan bir kişiydi. Dolayısıyla kendini bir devlet diye nitelerken, kalkıp da ayrıldığı devletteki haklarımı da isterim diye çelişkiye düşmezdi. Net! 

Tufan Erhürman ise ne istediğini bilmeyen, iki devletli çözümle, federasyon arasında gidip gelen ve bu taban tabana zıt çözüm modellerinin arasında, bizim dalga geçtiğimiz şekliyle “Süleyman adlı modeli” isteyen, net olmayan birisidir. 

Dün TAK’a verdiği mülakatında da çözüm vurgusu olmasına rağmen, bu çözümün nasıl olabileceğine dair bir netlik yoktur.

Hayır, bir de ‘halkım da çözüm istiyor’ demiş. Evet, mesela halktan birisi olarak ben federasyon çözümü istiyorum. Bazı dostlarım iki devletli çözüm istiyor. İlhakı da çözüm sayan insanlar biliyorum. Gördüğünüz gibi hepimizi çözüm istiyoruz ama en kritik ayrılığımız çözüm modelinin nasıl olacağı konusunda. Dolayısıyla netlik önemlidir. Net olmayınca, herkes sizi alkışlar, ortaya büyük ve popülist bir kakofoni çıkar.

Son olarak, kendisini eleştirdiğimiz zaman, “E yahu ne beklerdiniz? Belli değil miydi ne yapacağı?” diye akıl verenlere de bir kaç cümle etmek isterim.

Doğrudur, kendisi “seçim dönemi ne dediysem onu yapıyorum” diye konuşmaktadır -ki aynen böyle yapmaktadır.

Seçim döneminden önceki hali de aynen buydu. Bunu da biliyorduk.

Ekim 2025’te sandık başına giderek kendisine oy verdik ve seçtik. Bile bile.

Dolayısıyla bu seçimimizin ortaya çıkardığı durumlara katlanmaktan başka çaremiz yoktur.

Benim kişisel olarak değil ancak ilkesel olarak karşı olduğum birisidir ve nitekim bu noktalarda ikimiz de çok istikrarlı bir şekilde yolumuza devam etmekteyiz.

Ama açıkça bir kez daha yazacak olursam, kendisinin federal çözüm yolunda atacağı adımların en büyük destekçisi olacağımı tekrar etmek isterim.

Pek fazla umudum yok ancak söz uçar, yazı kalır diye buraya not ediyorum.


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.