Seçimlerle gerçekten bir şeyler değiştirilebilseydi, seçimler yasaklanırdı!

Yayın Tarihi: 22/10/26 12:14
okuma süresi: 27 dak.

Çok partili demokratik parlamenter sistem içerisinde, seçimler yoluyla toplumsal düzende olumlu yönde herhangi bir değişim yaratmak mümkün müdür?

Yönetenlerin ve hükümetlerin, millî iradenin (!) tercihleri doğrultusunda seçimler yoluyla değişmesi; ulusal ve uluslararası düzeyde çözüm bekleyen sosyoekonomik sorunların giderilmesine ve toplumsal düzeydeki ahlâkî çürümeye çare olabilir mi?

HAYIR!

Bir tespitte bulunmak gerekirse, seçilen yeni milletvekilleri veya iktidara gelen yeni hükümetler, maalesef bugüne kadar düzene ve rejime ilişkin hemen hiçbir ciddi problemi olumlu yönde ve kökten çözerek pozitif bir değişimi tetikleyememiş; yalnızca pansuman niteliğinde, palyatif ve geçici bazı tedbirler almakla yetinmişlerdir!

Görünen köy kılavuz istemez! Bu gidişle gelecekte de parlamenter demokratik sistem yoluyla olumlu herhangi bir değişim ve dönüşüm sağlanamayacaktır. Zaten aksi yönde bir beklenti, kanaatimce, eşyanın tabiatına aykırıdır!

Milletvekilleri, istisnaları tenzih ederim, ancak genellikle saygı ve itibar görme heveslisi, egoları şişkin, “güç ve statü budalası” kişilerdir! Açıkça itiraf etmeseler bile dokunulmazlık ve benzeri imtiyazlardan, insan egosu ve doğası gereği, fazlasıyla hoşlanırlar!

Siyasetçinin profiline baktığımızda, egolarının esiri olmuş, sürekli sahnede ve spot ışıklarının altında kalmaktan hoşlanan bir insan tipi görürüz. Politikacılar daima ilgi odağı olmaktan ve merkeze yerleşmekten hoşlanırlar. Tipik bir politikacı, yeniden seçilebilmek uğruna doğru bildiklerini söyleyememe veya inanmadıklarını doğruymuş gibi söyleme hastalığından muzdariptir. Bu “kasaba politikacıları”, seçildikten sonra güç zehirlenmesi yaşarlar!

Bu zevatın seçim kampanyalarına harcadıkları paraları yalnızca milletvekili maaşlarıyla karşılamaları mümkün olmadığına göre, bir milletvekilinin neler yapmaya ve nelere tenezzül etmeye hazır olabileceğini bir düşünün! Dürüst ve namuslu olan az sayıdaki milletvekilini bir kez daha tenzih ederim.

Devlet yönetmek gibi toplumun kaderini doğrudan etkileyen bir sorumluluğun, bilgi, birikim, tecrübe ve liyakat gerektirdiğini söylemek için daha ne olması gerekir?

Berber dükkânını bile canınız istediği anda açamazsınız! Bunun için sırasıyla çıraklık, kalfalık ve ustalık aşamalarından geçmeniz gerekir. Mesleğin inceliklerini öğrenmeniz, deneyim kazanmanız ve belirli şartları yerine getirmeniz beklenir. Peki, bir berber dükkânı açabilmek için bile aşamalardan geçmek gerekirken bir ülkeyi, milyonlarca insanın hayatını etkileyecek kararlar alarak yönetmek için neden benzer bir liyakat ve yeterlilik şartı aranmasın?

Altmış yaşını geçen bir otobüs şoförü işine devam edebilmek için her yıl yeniden sürüş testine girmek zorundayken, memleketin dümenine geçecek olan Başbakan veya Cumhurbaşkanı gibi kişilerin, yetmiş, hatta seksen yaşlarında olmalarına rağmen, herhangi bir zorunlu bilişsel, psikolojik veya fiziksel sağlık değerlendirmesinden geçirilmeden bu görevleri üstlenebilmelerine imkân tanıyan bir sistem yürürlüktedir!

Berberlik yapmak için bile belirli aşamalardan geçmek ve mesleki yeterliliğini kanıtlamak gerekirken, bir ülkeyi yönetmek için neden çok daha ciddi yeterlilik kriterleri aranmasın?

Evet, dostlarım!

Seçimler, düzen için herhangi bir tehdit oluşturmaz! Seçimlerin sonunda ne düzen değişecektir ne de teşbihte hata olmaz - hele de kafiyeliyse - *üzülen!

Seçimler yalnızca düzenin yeni sahiplerini; başka bir deyişle, düzeni koruyan, sürekliliğini ve devamlılığını gözeten, bunun karşılığında siyasi kamu gücünü ve kamu kaynaklarını kullanma ve dağıtma imtiyazına sahip olacak yeni kadroları belirleyecektir!

Bütün gürültü ve patırtının, tüm itişme ve kapışmanın sebebi budur!

Bütün dalaşma ve tepişme bu yüzdendir!

Tüm suçlamaların ve karşılıklı çamur atmaların temelinde bu gerçek yatar!

Yani mesele, paylaşım kavgasıdır: Lânet olası güç ve iktidar kavgası!

Üstelik çok partili demokratik parlamenter düzenin, çoğu zaman göz ardı edilen başka sakıncaları da vardır. Parti aidiyeti, partizanlık, hizipleşme, kamplaşma, kutuplaşma ve bölücülük gibi olgular, siyasetin toplumsal bütünleşmeyi sağlayan bir araç olmaktan çıkıp toplumu birbirine karşıt kamplara ayıran bir mekanizmaya dönüşmesine yol açabilmektedir.

Siyasi partiler, toplumun farklı kesimlerinin düşüncelerini ve taleplerini temsil etmek amacıyla ortaya çıkmış olsalar da zamanla kendi çıkarlarını, iktidar mücadelelerini ve varlıklarını sürdürme kaygılarını toplumun ortak çıkarlarının önüne koyabilmektedirler. Böylece siyasi rekabet, farklı görüşlerin medeni bir biçimde yarıştığı demokratik bir süreç olmaktan çıkarak karşı tarafı düşmanlaştıran, toplumsal ilişkileri zehirleyen ve yurttaşları birbirine yabancılaştıran bir güç mücadelesine dönüşebilmektedir.

İnsanlar artık neyin doğru, neyin yanlış olduğuna, neyin ülke için yararlı veya zararlı olduğuna nesnel ölçütlerle karar vermek yerine, kendi partilerinin ne söylediğine bakarak tavır almaya başlamaktadırlar. Kendi siyasi kamplarının yanlışlarını görmezden gelirken karşı tarafın en küçük hatasını bile büyütmekte, hatta aynı davranışı kendi partileri sergilediğinde savundukları ilkeleri kolaylıkla bir kenara bırakabilmektedirler.

Böyle bir ortamda siyaset, topluma hizmet etmenin ötesinde, aidiyetlerin ve sadakat ilişkilerinin belirlediği bir mücadele alanına dönüşür. Partizanlık aklın, hizipçilik ortak yararın, kutuplaşma ise toplumsal dayanışmanın önüne geçer.

Sonuçta kazanan toplum değil, iktidar mücadelesini kendi lehine sonuçlandırmayı başaran siyasi kadrolar olur.

Rejimin ve düzenin sürdürülebilirliğini garanti altına almak için kitleleri aldatmak, “güç ve yetkinin, hâkimiyet ve egemenliğin” halkın elinde olduğu illüzyonunu yaymak ve halkı kontrollü bir biçimde bu sürece dâhil etmek gerekmektedir.

İşte tam bu noktada seçimler devreye girmektedir! Seçimler, halkın “gazını almak” ve yıpranmış eski kadrolara duyulan tepkiyi ve güvensizliği ortadan kaldırmak üzere, sistemin sürdürülebilirliğini ve devamlılığını sağlayan bir emniyet sübabı işlevi görmektedir.

İktidar yorgunu, yıpranmış parti ve kadrolar, tahterevalli kuramına göre, “dinlendirilmek ve icraatlarından kaynaklanan kamuoyu tepkisini soğurmak” üzere tahterevalliden indirilip bir kenara çekilirler ve yerlerine yeni parti ve isimler tahterevalliye oturup yükselirler, tâ ki yeni gelenler de yıpranıp indirilene kadar! Diğer bir deyişle amaç, “kamuoyu tepkisini emmek, toplumsal tepkinin etkisini azaltmak veya birikmiş siyasi tepkinin zamanla sönümlenmesini sağlamak suretiyle eski kadrolara yeniden geri dönüşün yolunu açmak”tır. BU DURUM, ÖZELLİKLE İKİ BÜYÜK PARTİNİN EGEMENLİĞİNDE OLAN SİSTEMLER İÇİN GEÇERLİDİR.

Hiçbir şeyin değişmeyeceğini, daha doğrusu değiştirilemeyeceğini bile bile, “Halka hizmet, Hakk'a hizmet!” yalanına sarılan; aslında kimseyi değil, yalnızca kendilerini aldatan ve güce tapan birtakım makam ve mevki sevdalılarına, rejimi sürdürme, düzeni koruma ve kollama yönünde sergiledikleri “üstün (!) çabalar” karşılığında çeşitli ödüller sunulmaktadır.

Milletvekili ve bakan maaşları, dokunulmazlık, diplomatik pasaport ve milletvekili araç plakası gibi, egoyu okşayıp kabartan birtakım ödül ve rüşvetler verilmekte; çeşitli ayrıcalıklar, mükâfatlar ve imtiyazlar sağlanmaktadır.

Fakat günün sonunda hiçbir şey değişmeyecektir!

Hoş, zaten siyasete soyunan, çizmelerini giyip sahaya inen hiç kimsenin de gerçek ve devrimsel anlamda düzeni değiştirmek, eskiyi yıkmak ve yeni bir toplumsal sözleşme etrafında yeni bir ulusal düzen kurmak gibi bir amacı yoktur! Olsa olsa ortada yalnızca içi boş, kof bir “reform ve yenilenme!” vaadi vardır!

Bu sistemde maalesef hazin bir “asil-vekil” çelişkisi de bulunmaktadır! Yetkinin asıl sahibi olan millet, belirli ve geçici bir süre için kendisine temsil yetkisi verdiği vekilleri, kendi üzerinde haklar, dokunulmazlıklar, yetkiler ve imtiyazlarla donatılmış bir konuma taşımaktadır!

Mevcut parlamenter demokratik düzenimiz, liyakat ilkelerine dayalı meritokratik bir rejimin fersah fersah uzağında bulunduğundan, demagog siyasetçiler kendilerini pazarlamaya ve halka şirin görünerek yeniden seçilmeyi garantilemeye çalışmaktadırlar.

Sistemin, siyasetçileri ne kadar samimiyetsiz, ne kadar ikiyüzlü, ne kadar riyakâr ve içten pazarlıklı davranmaya teşvik ettiği aşikârdır!

Örnek vermek gerekirse, politikacılar veya politikacı adayları, sırf bu nedenle, normal şartlar altında gitmeyecekleri düğünlerde, cenazelerde ve sünnet törenlerinde boy göstermekte; köy ve ev ziyaretleri gerçekleştirerek insanların sorunları ve dertleriyle ilgilendikleri izlenimini yaratmaktadırlar. Bu tür popülist tavırlarla halka sempatik görünmeye çalışarak daha fazla oy toplamayı veya yeniden seçilmeyi hedeflemektedirler!

Siyasetçiler bunları vatandaşı çok (!) sevdikleri için değil, bizleri birer oy deposu olarak gördükleri için yapmaktadırlar! Halk da maalesef bile bile bu oyuna gelmekte ve söz konusu ikiyüzlülüğe prim vermektedir!

Mevcut düzende yurttaşlar, çıkarları ve beklentileri doğrultusunda, siyasi güç, makam ve mevki sahibi kişilerin etrafında toplanmakta; bu kişilere yağ çekmekte, “etkili ve yetkili” zevatı pohpohlamakta ve onlara şirin görünmek kaygısıyla, kimi zaman bilinçli bir şekilde, kimi zamansa farkında olmaksızın bilinçaltı dürtülerle, bu “muhterem (!) zevata” övgüler düzmekte ve gayriihtiyari yaltaklanmaktadırlar!

Bu düzende seçmene ve delegeye diyet borcu ödenmesi söz konusudur. Karşılıklı rüşvetler, vekilin kendisine gebe olduğunu bildiği seçmenin elektrik faturasının ödenmesi, nakit para gibi yüzsüzce tekliflerde bulunulması veya bunların talep edilmesi, yurt dışında yaşayan seçmene oy karşılığında uçak bileti ve para teklif edilerek seçimde kendisinin ve partisinin lehine oy kullandırılması, kömür, bakliyat, beyaz eşya, işe girme veya işe yerleştirilme, terfi gibi karşılıklı arz ve talepler, karşılıklı, çirkin al-ver pazarlıkları ve yaptırımı olmadığı için seçmene bol keseden verilen, içi boş yalan sözler ve vaatler!

Acıdır, fakat mevcut düzende yönetimde asla yönetmeye lâyık olmayanlar yer almaktadırlar!

Bu düzende, doğruları görüp söyleyen kaliteli ve dürüst insanlarla kişiliklerini “siyasi liderin” karşısında ezdirmeye ve kendilerini kullandırtmaya hazır olmayanların hayat hakkı yoktur! Ancak “evet efendimciler” ve şahsiyetsiz yalakalar bu sistemde barınma ve yükselme şansı bulabilirler!

Maalesef halk için önemli olan, yetki vererek siyasi makam ve mevki sahibi yaptığı kişilerin ne kadar bilgili, birikimli ve donanımlı oldukları ya da ülkeye kimin daha iyi hizmet edebileceği değil, kimin kendi menfaatlerine daha iyi hizmet edeceğidir!

Siyasi liderlere baktığımızda, maalesef etraflarında makamları için tehdit olarak algıladıkları dürüst, liyakat sahibi ve nitelikli kişileri barındırmadıklarını; bilakis kendilerini pohpohlayıp yağ çeken kişilere yer açtıklarını görürüz.

İşin en trajikomik yanı şudur: Kime sorarsanız sorun, hemen herkes yukarıdaki eleştirilere katıldığını ve bunları haklı bulduğunu söylemekle birlikte, iş icraata gelince yüzde yüz farklı bir tavır ve tutum sergilemektedir!

Bunun ne kadar ikiyüzlü, özü sözüyle örtüşmeyen bir davranış olduğunun değerlendirilmesini siz sevgili okurların takdirine bırakıyoruz!

Evet! Maalesef insanoğlu gerçekten de başka düşünür, düşündüğünden başka şey söyler ve söylediğinden başka türlü davranır!

Daha önce ifade ettiğim üzere, meritokratik bir rejimde yaşamıyoruz. Dolayısıyla siyasi makam ve mevki sahibi “güçlü (!) şahsiyetler”, genellikle lâyık oldukları ve hak ettikleri için o makamları işgal etmemektedirler!

Demokrasilerde yükselebileceğiniz makamları belirleyen, kişisel yetenekleriniz değildir!

İstisnaları tenzih ederim; ancak bu makamlara gelen birçok kişi, biz seçmenlerin kendi ellerimizle yarattığı, kerameti kendinden menkul, kibirli ve egosu şişkin güç simsarlarıdır. Bu tür insanlar, kendilerine dahi itiraf etmeye korksalar bile, herkesten saygı görmeyi bekleyen itibar budalalarıdır!

Yukarıda karakter özelliklerinden kısaca söz ettiğim politikacıların çoğu, yetenekleriyle ve hak ettikleri için o makamlarda bulunmadıklarından, tıpkı göreve geldiklerinde etraflarının süratle dolması gibi, görevden ayrıldıkları anda da etraflarının aynı hızla boşaldığını görürler!

Bu sistemde siyaseti, günümüzün geçerli kurallarına göre oynamayı becerebilen; ancak siyasetin kirli yapısına dahil olmayı içine sindiremeyen değerli, iyi yetişmiş ve nitelikli insanlar siyasetten uzak kalmakta, oyunun dışında bırakılmaktadırlar.

Hiçbir karşılık beklemeksizin, yalnızca vatan ve millet sevgisiyle siyasete atılıp hizmet etmeye teşebbüs eden birikimli, iyi niyetli ve dürüst yurtseverler ise “kurtlar (!) tarafından” tasfiye edilmektedir. Dolayısıyla memleket, yetişmiş, nitelikli ve dürüst evlatlarının sunabileceği hizmetlerden mahrum kalmaktadır!

Seçilmiş politikacılarla atanmış asker-sivil bürokrasiden oluşan “derin yapı” veya İngilizcedeki karşılığıyla “establishment”, yalnızca kendi işine yarayacak, kendilerini kullandırtmaya müsait, uysal ve itaatkâr şahısları sisteme dâhil etmektedir.

Politikacılar veya bürokratlar, “müesses nizam” içerisinde önemli mevkilere ve kilit makamlara getirilmeden önce çeşitli vesilelerle, ince elenip sık dokunarak sınanmaktadırlar. Ancak bu sınavlarda başarılı olanların önü açılmakta; geriye kalan “yeteneksizler” ise pasifize edilerek vitrinde yer alan kozmetik figürlere dönüştürülmekte, bu da işe yaramazsa tasfiye edilmektedirler!

Maalesef günümüz siyaseti, vatan ve millet sevgisi yalnızca dillerinde olanların egemenliğindedir; bu sevgiyi gerçekten de kalplerinin derinliklerinde hissedenlerin değil!

Sisteme egemen olan ve çoğunluğu oluşturan “kötüler”, “iyiyi” kısa zamanda ya pasifize etmekte, ya kovarak oyun sahasının dışına itmekte ya da kendilerine benzetmektedirler!

Evet, maalesef durum böyledir. Zira aynı zamanda rejimin sahipleri de olan düzenin egemenleri, kendi menfaatleri gereği ne düzenin tekerleklerine çomak sokulmasına ne de kendi çarklarına taş koyulup pişmiş aşa su katılmasına asla izin verirler!

Tâ asırlar öncesinden, Sokrat ve Eflâtun gibi bilgelerden demokrasiye ve bu sistemin yöneten-yönetilen ilişkilerindeki zaaflarına ve eksikliklerine yönelik güçlü itirazlar yükselmektedir.

Sokrat, demokrasiye inanmaz. Daha milattan önce, Antik Yunanistan'da demokrasinin arıza ve aksaklıklarına ilişkin çarpıcı teşhis ve tespitlerde bulunarak düzene ağır eleştiriler yöneltir:

“Demokrasi, kitleleri en iyi baştan çıkaran adamın rejimidir!” der usta ve devam eder:

“Demokrasi, demagogların rejimidir!”

Sokrat, demokrasiye inanmadığı için aday olmak şöyle dursun, seçimlerde oy bile kullanmamıştır!

Büyük filozof, yukarıdaki düşünceleri, sözleri ve eylemleriyle belki de farkında olmadan, yavaş ve geri dönülemez adımlarla bizzat kendi idamına giden yolun kaldırım taşlarını döşer!

Antik Yunan döneminin bir diğer büyük düşünürü olan Eflâtun da demokrasi hakkında Sokrat gibi olumsuz düşüncelere sahiptir:

“Demokrasinin esas prensibi, halkın egemenliğidir. Ama milletin kendini yönetecekleri iyi seçebilmesi için yetişkin ve iyi eğitim görmüş olması şarttır. Eğer bu sağlanamazsa demokrasi, otokrasiye geçebilir. Halk övülmeyi sever. Onun için güzel sözlü demagoglar, kötü de olsalar, başa geçebilirler. Oy toplamasını bilen herkesin devleti idare edebileceği zannedilir. Demokrasi, bir eğitim işidir. Eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse oligarşi olur. Devam edilirse demagoglar türer. Demagoglardan da diktatörler çıkar!”

Tıpkı Sokrat gibi demokrasiye karşı olan Eflâtun'a göre demokratik rejim, halkı aydınlatmaktan çok halka yaltaklanan bir rejimdir ve demokrasinin muhtemel sonucu tiranlıktır. Toplumda daha bilgili ve daha yetenekli insanların, bu niteliklere sahip olmayanları yönetmesi gerekmektedir.

Tarihte Sokrat ve Eflâtun gibi iz bırakmış diğer önemli Antik Yunan filozofu Aristo da demokrasi hakkında diğer iki meslektaşına benzer olumsuz kanaatler taşımaktadır:

“Demokrasi, despotizmin en ileri şeklidir!”

Biraz günümüze yaklaşacak olursak, Frankfurt Okulunun en önemli isimlerinden biri olan Herbert Marcuse'ün (1898-1979) söyledikleri de dikkatimizi çekebilir:

“Liberal ve demokratik görünen yönetim, kendisini büyük ölçüde görünmeyen despotizme barınaklık ederek uygarlığı yok etmek pahasına ayakta tutar.”

Büyük düşünür sözlerine devam eder ve insanoğlunun en büyük zaaflarından birine değinir:

“Siyasal iktidar baskıcıdır ama bu, insan içgüdülerinin kendisinden gelir.”

Herbert Marcuse

Evet, sevgili okur!

Yukarıdaki tanımların doğruluğunu kabul eden bir kişi açısından, seçimlere dayalı parlamenter demokratik rejimlerin popülizme sebebiyet vermesi ve popülist siyasetçiler üretmesi hiç de şaşılacak bir durum değildir!

Gerçekten de demokratik siyaset, popülist eylem ve söylemlerden beslenen demagog siyasetçiler türetmektedir.

Popülist ve demagog politikacılar, sırf seçim kazanmak için konuşmalarını “sokaktaki adamın” ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarına, gereksinimlerine ve beklentilerine göre şekillendirir; halka duymak istediklerini söylerler.

Popülist hareketlerin liderleri çoğunlukla büyük şirketlerin gücüne karşı koyacaklarını, “yozlaşmış” seçkinleri temizleyeceklerini ve “önceliği halka” vereceklerini söylerler.

Popülizm, genellikle söylem düzeyinde rejim karşıtı siyaseti içerdiği gibi, özellikle sağ tandanslı seçmen gruplarında milliyetçilik, jingoizm, ırkçılık veya köktendincilikle de birleşebilir.

Popülistlerin çoğu, ya ülkenin belli bir yöresine ya da toplumun emekçi sınıfı, köylüler, çiftçiler veya orta direk gibi belirli kesimlerine hitap ederler. Kullandıkları söylem sıklıkla ikilik yaratma üzerine kuruludur ve halkın çoğunluğunu temsil ettiklerini iddia ederler.

Tarih ve politika biliminin kurucusu sayılan Floransalı düşünür Machiavelli (1469-1527), devlet adamı, askerî stratejist, şair ve oyun yazarı olarak İtalyan Rönesans hareketinin en önemli figürlerinden biridir.

Machiavelli'nin çok meşhur bir sözü vardır:

“Amaca ulaşmak için her yol mübahtır!”

İşte bu deyiş, başka hiçbir söze zerre kadar gerek kalmaksızın, günümüz politikacılarının karakter yapısını ve düşünce dünyasını tek bir cümlede özetleyen son derece veciz bir ifadedir!

Popülist ve demagog siyasetçiler, değişen çıkarları doğrultusunda, muhalefetteyken karşı çıktıkları yasa ve uygulamaları iktidara geldiklerinde “U dönüşü” yaparak savunmaya başlarlar.

Muhalefetteyken eleştirdikleri yapıyı iktidara geldiklerinde bırakın değiştirmeyi, menfaatleri nedeniyle bilakis savunmaya koyulurlar!

Omurgasız ve demagog siyasetçilerin içine düştükleri bu sefil durum, son derece bariz bir çelişki ve tutarsızlıktır! Bu durumu en hafif tabiriyle “ilkesizlik” olarak niteleyebiliriz!

Son tahlilde ortaya çıkan şey, “Dün dündür, bugün bugündür!” zihniyetinin tipik bir yansıması ve Machiavellist bir tavırdır!

Siyasi partilerin muhalefetteyken söylediklerinin tam tersini iktidara geldiklerinde yapmalarının bir başka önemli sebebi daha vardır: Dünya düzeni ve reel şartlarla ters düşmeleri pek mümkün olmadığından, iktidara gelen muhalefet partileri gerçekçi olmak zorunda kalırlar.

Milyonlarca, hatta milyarlarca TL vergi veren ve topluma katkıda bulunan şahısların ya da bir düşünürün, sanatçının veya yazarın; ailesi tarafından yönlendirilerek ne yapacağı ve kime oy vereceği söylenen, ardından da sandığa götürülen insanlarla eşit oy ve söz hakkına sahip olduğu bir demokrasi, sırf “demokrasi adına” onaylanıp tasvip edilebilir mi?

“Demokrat olmama” suçlamalarına göğüs germe pahasına buna “HAYIR!” diyorum!

Tam bu noktada belki de meritokrasi ve timokrasi gibi kavramlar üzerinde biraz kafa yormalıyız. Timokrasi, yani onurlu ve belirli miktarda mülk sahibi olanların yönetimde yer alması, bu açıdan değerlendirilebilir. Zira aç olmayıp tok olmak, rüşvet almamak ve çalmamak bakımından bunun iyi bir şey olduğu düşünülebilir!

Eflâtun'a göre demokrasinin bir sistem olarak reddedilmesi ve terk edilmesi gerekir; zira gerçekten hükümet etmeye ve yönetmeye lâyık olanların sayısı son derece azdır!

Güzel ve etkili sözlerle bizi ikna etmeye çalışmak yerine, Eflâtun lafı dolandırmadan, pat diye “akıl ve bilgeliğin” hükümet etmesi gerektiğini söyler!

Ancak bütün bu eleştirilerden hareketle, demokrasinin bütünüyle reddedilmesi gerektiği sonucuna varmak da ayrı bir tartışmayı beraberinde getirir. Zira bütün eksikliklerine ve aksaklıklarına rağmen özgürlükçü ve çoğulcu demokrasi, insanlığın geliştirdiği yönetim biçimleri arasında hâlâ en iyisi olarak değerlendirilebilecek güçlü bir alternatiftir.

Burada asıl mesele, demokrasinin varlığı veya yokluğu değil, nasıl işlediği ve hangi ilkeler üzerine inşa edildiğidir.

Demokrasi, yalnızca sandıktan ibaret değildir!

Bir ülkede seçimlerin düzenli aralıklarla yapılması, o ülkenin kendiliğinden demokratik, özgür ve adil bir toplum haline geldiği anlamına gelmez. Gerçek demokrasiden söz edebilmek için özgürlüklerin korunması, hukukun üstünlüğünün sağlanması, iktidarın denetlenmesi, kamu yönetiminde liyakatin esas alınması ve yurttaşların yönetenler karşısında etkili haklara sahip olması gerekir.

Demokrasinin sağladığı en önemli nimetlerden biri de kesinlikle “şeffaflık”tır. Kamu gücünü kullananların kararları, harcamaları, uygulamaları ve sorumlulukları toplum tarafından denetlenebilmelidir. Devletin ve hükümetlerin faaliyetleri karanlıkta kaldıkça, yolsuzluğun, kayırmacılığın ve keyfî yönetimin önünü açan bir ortam oluşur.

Şeffaflık, tek başına yeterli olmasa da hesap verebilirliğin ve demokratik denetimin temel şartlarından biridir.

Tam bu noktada, Marx'ın seçilen temsilcilerin seçmenler tarafından her an görevden alınabilmesine ilişkin düşüncesi de üzerinde durulmaya değer bir meseledir. Seçilmiş temsilcilerin, kendilerine verilen yetkiyi sınırsız ve süresiz bir kişisel imtiyaz olarak görmeleri yerine, seçmenlerine karşı sürekli sorumluluk taşımaları gerektiği fikri, temsili demokrasinin temel sorunlarından birine işaret eder.

Temsil yetkisi, kişisel mülkiyet değil; topluma karşı üstlenilmiş bir sorumluluktur!

Siyasetin cazibesini oluşturan menfaat ve güç unsurlarının, özellikle de dokunulmazlıkların ve ayrıcalıkların, kaldırılması veya ciddi biçimde sınırlandırılması da üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir konudur. Milletvekilliği, kişisel çıkarların güvence altına alındığı bir meslek veya dokunulmazlıkların arkasına sığınılarak hesap vermekten kaçınılabilecek bir makam olmamalıdır.

Elbette milletvekillerinin görevlerini baskı ve tehdide maruz kalmadan yerine getirebilmeleri için belirli güvencelere ihtiyaçları vardır. Ancak bu güvenceler, kişisel ayrıcalıkların veya hukuki sorumsuzluğun aracı haline getirilmemelidir. Amaç, temsil görevini güvence altına alırken kamu gücünün kötüye kullanılmasını önlemektir.

Bunun yanında, etkin ve yetkin bağımsız denetim mekanizmalarının kurulması, tarafsız ve bağımsız yargının güvence altına alınması ve gücün tek bir elde toplanması yerine farklı kurumlar arasında dağıtılması, demokratik sistemin sağlıklı işleyişi bakımından hayati önem taşımaktadır.

Yasama, yürütme ve yargı arasındaki kuvvetler ayrılığı ilkesi kâğıt üzerinde kalmamalı; kurumlar gerçekten birbirlerini denetleyebilmeli ve gerektiğinde birbirlerini sınırlandırabilmelidirler. Kamu kaynaklarının kullanımı bağımsız biçimde denetlenmeli, yolsuzluk iddiaları etkili şekilde soruşturulmalı ve hiç kimse siyasi konumu nedeniyle hukukun üzerinde görülmemelidir.

Bütün bunlar, demokrasiyi ortadan kaldırmayı değil, onu gerçek anlamına yaklaştırmayı amaçlayan ilkelerdir.

Öyleyse üzerinde düşünmemiz gereken asıl soru şudur: “Seçimleri tek başına yeterli gören, siyasi iktidarı yalnızca sandıktan aldığı oyla meşrulaştıran ve seçilmiş temsilcileri hesap vermekten uzak tutan bir anlayış yerine; şeffaflığı, liyakati, hukukun üstünlüğünü, hesap verebilirliği ve gücün dağıtılmasını esas alan bir demokratik düzen kurmak mümkün müdür?”

Bu soruya verilecek cevap, yalnızca siyasi partilerin veya siyasetçilerin değil, toplumun tamamının geleceğini ilgilendirmektedir.

Kısaca özetlemek gerekirse, görünür hal ve vaziyete göre, dramatik bir sosyopolitik değişim yaşanmadığı sürece yakın bir gelecekte bu maalesef mümkün değildir ve böyle gelmiş, böyle gidecektir...

Unutmayınız:

Siyaset oyununu sadece sınırları çizilen daire içerisinde oynayabilirsiniz, zira, SEÇİMLERLE GERÇEKTEN BİR ŞEYLER DEĞİŞTİRİLEBİLECEK OLSAYDI, “SEÇİMLER YASAKLANIRDI..!”


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Diğer Hakan ÇAYDAMLI yazıları