Mont Pelerin'deki enformasyon pelerini

loading
27 Mayıs, Çarşamba
£

8.25

7.40

$

6.78

A- A A+

Mont Pelerin'deki enformasyon pelerini

Geçen gün andık.

Rahmetli Doğan Harman'ın her fırsatta vurguladığı "ilk söz"ü söyleyebilen taraf olabilmenin önemini, bu sütundan defalarca dile getirdim.

Bu alanda Rumlara hayran olmamak elde değil.

İsviçre Zirvesi daha hazırlık aşamasındayken, süreci nasıl yöneteceklerinin kararını vermişler, planlar devreye girmiş; sızdırma önlemi olarak düşünülen bu tip bir görüşme formatının boşluklarını bularak bunu delme hazırlığına girişmişler bile. İlk sözü söyleyecekler, sonra da biz onun doğru olmadığını ya da çarpıtıldığını ahaliye anlatmak için bin bir takla atacağız.

Biz garip KKTC'liler olarak, "Bu zirvenin Kıbrıs dışında yapılma nedeni basına herhangi bir şeyin sızmaması ve sürecin berhava edilmemesidir. O yüzden medyanın orada bulunmasına gerek yok" diye düşünmeye devam ediyoruz.

Bir de bakıyoruz ki, Rum medyası tam tekmil orada olacağını duyurdu bile.

Birleşmiş Milletler de medya için gerekli organizasyonu yapmış.

Ya Rumların bilip de bizim bilmediğimiz bir şey var -ki buna şaşırmam - ya da hakikaten safmışız.

Tabiî Rum meslektaşlarının, "Ordular Mont Pelerin'e" diyerek başlattıkları haçlı seferini gören Kıbrıs Türk medyası ve burada yerleşik Türkiye medyası da harekete geçti. Ancak harekete geçemeyen Cumhurbaşkanlığı'nın hala "Mutabakata uyma ve medyayı işin içine karıştırmama" eğilimi devam ediyor.

Bu işlerin nasıl döndüğünü bilecek kadar tecrübemiz var.

Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu ile New York'ta Green Tree zirvesine gittiğimizde, Stefanous Stefanou'nun gazetecileri nasıl etrafına toplayıp, "Sen bunu yaz. Sen bunu sor. Sen bunu söyle" dediğine benim gibi oraya giden meslektaşlarım şahittir.

Gazetecilik lisanıyla "element" dediğimiz özel haber konusuna ulaşan Rum gazeteciler de köşelerini, sayfalarını, bültenlerini Rum Hükümet Sözcüsü'nün ustaca enjekte ettiği bilgilerle doldurmuştu. Onun gibi birçok zirvenin, Rumların lehine sonuçlandığı algısı da tamamen bundandır.

Son New York Zirvesi'nde de örneği yaşandı.

KKTC Cumhurbaşkanlığı, New York'a, bir takvim çıkarmak ve bunu BM Genel Sekreteri'nin açıklaması isteği ile gitmişti.

Ortaya çıkan durumda Anastasiadis, mutabakata uymayınca ve "takvim olmayacak" diye anons ettiği politikasının devamı için şart olarak gördüğü, ancak Kıbrıs'a gelince harfiyen uygulanan takvimi açıklamayı daha önemli bulunca, Rum tarafının New York'tan zafer, Türk tarafının da yenilgi ile çıktığı görüntüsü verildi.

Cumhurbaşkanı orada kendisi ile birlikte kendi imkanları ile seyahat eden gazetecilere peş peşe demeçler vermese, New York halkın gözünde bir hayal kırıklığından ibaret olacaktı.

Zaten ne çektiysek 17 aydır bu "mutabakatlara" açık ihlallerine rağmen ısrarla uyduğumuz için çekmedik mi?

Bakıyorum da aynı filmi yeniden görmek üzereyiz gibi bir durum var.

Sürekli iletişim halinde olduğumuz Cumhurbaşkanlığı, İsviçre'deki Kıbrıs Türk medya varlığı ile ilgili henüz parmak kıpırdatmış değil.

"Aman, masraflarımızı karşılayıp bizi de götürün" diye bir dert ya da talebimiz yok, kimse yanlış anlamasın. New York'a gitmek için 20-25 bin TL'leri gözden çıkaranlar, İsviçre için de ıkına sıkıla bunu yapabilir. Ancak 20 tane gazeteci, Rum Başkanlığı tarafından masraflarının büyük bir kısmı karşılanıp İsviçre'ye götürülünce insanın biraz içi acıyor. Onların neden götürüldüğünü bildiğimiz ve buna karşılık bir operasyon düşünmediğimiz için içimiz acıyor. Yoksa Kıbrıs Türk basının derdi İsviçre'ye gitmek değil.

Derdimiz, Rum tarafının enformasyon alanındaki üstünlüğü daha şimdiden ele geçirmiş olması ve bunun, bütün süreci ciddi şekilde etkileyeceğini kimsenin hala görememesi.

banner

Yorumlar

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.