İrade kaybı: Bir toplum kendi yolunu neden tıkar?
Bir toplum her zaman gürültüyle çökmez.
Ne büyük bir patlama olur, ne aniden yükselen bir yangın, ne de gözle görülür bir yıkım.
Çoğu zaman toplumlar sessizlikle geriler.
Adım adım…
Görmezden gelerek, alışarak, susarak, erteleyerek.
İşte tam da bu yüzden, bir noktadan sonra asıl sorun şuna dönüşür:
Artık neyin doğru, neyin yanlış olduğu belirsizleşir.
Bilinmez değildir aslında.
Bilinir… ama söylenmez.
Söylenmeyen her şey gibi, zamanla normalleşir, ardından da meşruiyet kazanır.
Bugün Kuzey Kıbrıs’ta yaşanan hâl, biraz da budur.
İlerlemenin Şartları ve Büyük Yanılsama
Bir toplumun ilerleyebilmesi için neler gerekir?
Elbette teknolojiye ayak uydurmak gerekir.
Elbette eğitimi çağın ruhuna göre yeniden düşünmek gerekir.
Kültürel dokuyu korumak, demografik yapıyı sağduyuyla yönetmek gerekir.
Ve evet, ortak hedefler belirleyip bu hedefler doğrultusunda birlikte yürümek gerekir.
Bütün bunlar doğrudur.
Ama yine de eksiktir.
Çünkü hiçbir toplum, ahlâkî irade olmadan ilerleyemez.
İrade yoksa teknoloji yalnızca hızlanmış bir savrulmadır.
İrade yoksa eğitim, sadece diploma üretir.
İrade yoksa kültür, geçmişe bakıp avunmaktan öteye gidemez.
İrade yoksa hedefler, slogandan ibaret kalır.
Tam da bu noktada mesele değişir.
Sorun artık “ne yapılmalı?” sorusu değildir;
“neden yapamıyoruz?” sorusudur.
Bireysel Çıkar, Zümresel Konfor ve Tıkanan Yol
Bugün Kuzey Kıbrıs’ta giderek daha görünür hâle gelen bir gerçek var:
Bireysel ve zümresel menfaatler, toplumsal menfaatlerin önüne geçmiştir.
Üstelik bu durum çoğu zaman yüksek sesle savunulmaz.
Aksine, sessizce yapılır;
gürültüsüz, iz bırakmadan, alışkanlık hâline gelerek.
Bu sessizliğin içinde neler olur?
Katkı sunanlar görmezden gelinir.
Üretenler yavaş yavaş sistemin dışına itilir.
Takım çalışması bilinçli biçimde zayıflatılır.
Liyakat, bir erdem olmaktan çıkıp rahatsız edici bir unsur hâline gelir.
Etik dışı davranışlar ise “idare etme”, “denge kurma”, “şartlar böyle” gibi sözlerle örtülür.
Tek tek bakıldığında küçük gibi duran bu davranışlar, yan yana geldiğinde toplumsal iradeyi felç eder.
Çünkü mesele birkaç kişinin geride kalması değildir.
Asıl mesele, bir toplumun birlikte ilerleme ihtimalini kaybetmesidir.
Erdemler Aşınırken Çürüme Nasıl Normalleşir?
Bir toplum vefayı kaybettiğinde, hafızasını yitirir.
Liyakati kaybettiğinde, geleceğini.
Adalet duygusu zayıfladığında, güven çözülür.
Birlikte çalışma kültürü dağıldığında ise umut sessizce çekilir.
Ve boşalan her alan, mutlaka başka bir şeyle dolar.
Haset yerleşir.
Kibir kök salar.
Kayırmacılık, eski feodal bağların modern kılığa bürünmüş hâli olarak yayılır.
Vasat, kendine alan açar ve iktidar kurar.
Engelleme refleksi, korunma içgüdüsü gibi sunulur.
Koltuk koruma korkusu, “istikrar” diye adlandırılır.
Belki de en sarsıcı olanı şudur:
Başkasının başarısından duyulan rahatsızlık, sıradanlaşır.
Bu noktadan sonra mesele artık bireysel ahlâk değildir.
Bu, açıkça bir iktidar ve korku meselesidir.
Oysa korku, hiçbir zaman kurumsallaşmaz.
Sadece yayılır… ve bulaşıcıdır.
Ara Kavramların Gri Alanı
Bu çürüme çoğu zaman açık kötülüklerle değil, ara kavramların gri alanında ilerler.
Sadakat, bir eşikten sonra biata dönüşür.
Tecrübe, yeniliğe direnişin kalkanı hâline gelir.
Ustalık, otoriterliğe evrilir.
Rekabet, dayanışmayı boğar.
Sessizlik ise masum bir bekleyiş olmaktan çıkıp suça ortaklık üretir.
Kimse “yanlış yapıyorum” demez.
Herkes “koşullar böyle” der.
İşte tam bu anda popülizm devreye girer.
Toplum hem mağdur olur,
hem de bu düzenin yeniden üretilmesine katkı sunar.
Popülizm, Alışkanlık ve İrade Erozyonu
Popülizm, toplumun iradesini temsil etmez.
Onu oyalayarak tüketir.
Kısa vadeli alkışlar, uzun vadeli çöküşü görünmez kılar.
Soruların yerini sloganlar alır.
Eleştirinin yerini sadakat testleri doldurur.
Ve toplum, fark etmeden şuna alışır:
“Böyle gelmiş, böyle gider.”
Oysa hiçbir toplum kendiliğinden gitmez.
Ya yürür…
ya durur…
ya da geriler.
Bir Not, Bir Niyet
Bu köşede — Lûlû’nun Uçuşunda —
önümüzdeki günlerde, tam da bu meselelerin peşine düşen bir yolculuğu sürdürmeyi düşünüyorum.
Her seferinde başka bir kavramdan hareketle;
ama aynı soruyu akılda tutarak:
Toplumu ayakta tutan neydi,
ve biz onu nerede kaybettik?
Bu yazı, ne bir hüküm verme denemesidir,
ne de bir aklama çabası.
Bu bir hatırlatma niyetidir.
Bir ayıklama çağrısıdır.
Ve belki de en çok, sessizliği bozma girişimidir.
Açık Bir Soru ile…
Bir toplum en çok ne zaman geriler?
Dış baskılar arttığında mı?
Yoksa kendi içinden gelen sesi susturduğunda mı?
Bu köşe, bu sorunun peşine düşüyor.
Cevabı vermek için değil;
cevabı birlikte aramak için.
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.