LÛLÛ'NUN UÇUŞU

Prof. Dr. Mehmet ÇAĞLAR
chaglarm@yahoo.co.uk
Prof. Dr. Mehmet ÇAĞLAR

Bir Ada Kendi Hikâyesini Unutursa

Yayın Tarihi: 16/03/26 08:00
okuma süresi: 6 dak.

Bir toplum kendi kültürünü, düşüncesini ve eğitim sistemini güçlü tutamazsa, zamanla kendi hikâyesini anlatma gücünü de kaybeder.

Bazı toplumlar vardır; tarihlerini kitaplarda değil, hafızalarında taşırlar.
Bazıları ise zamanın akışı içinde kendi hikâyelerini yavaş yavaş unutur.

O zaman farkında olmadan başkalarının kavramlarıyla düşünmeye, başkalarının kelimeleriyle konuşmaya ve başkalarının hikâyeleriyle kendini anlatmaya başlarlar.

İşte tam o noktada bir toplumun önüne kaçınılmaz bir soru çıkar:

Kendi hikâyesini yeniden yazabilecek mi,
yoksa zamanın akışı içinde kendi sesini yavaş yavaş kaybetme riskiyle mi karşı karşıya?

Çünkü bir toplum kendi hikâyesini anlatma cesaretini kaybettiğinde,
başkalarının kelimeleriyle düşünmeye başlar.

Ve başkalarının kelimeleriyle düşünen toplumlar,
zamanla kendi geleceklerini de başkalarının tariflerine bırakırlar.

Gündüz Düşlerinden Gerçek Rönesansa

Bir toplum kendi hikâyesini unutmaya başladığında, önce kelimelerini kaybeder; kelimelerini kaybeden toplumlar ise zamanla yönlerini de kaybeder.

5 Eylül 2022’de bu gazetede “Kıbrıslı Türkler ve Rönesans” başlıklı bir yazı kaleme almıştım.
Alt başlığı ise “Gündüz Düşleri” idi.

O yazıda küçük toplumların zaman zaman düştüğü bir zihinsel tuzağa dikkat çekmeye çalışmıştım:

Kendini anlamak için başkalarının bilincine sığınmak.

Aradan zaman geçti.
Ama bugün dönüp baktığımızda görüyoruz ki o yazıda dile getirilen mesele hâlâ güncelliğini koruyor.

Belki de daha görünür, daha derin bir biçimde…

Çünkü bazı toplumlar kendilerini kendi aynalarında tanır, bazıları ise başkalarının aynasında.

Küçük toplumların en büyük kırılma noktası da tam burada başlar.

Kendi tarihini, kendi kültürünü ve kendi düşünce dünyasını üretmek yerine başkalarının tarif ettiği kavramlarla kendini anlatmaya çalışmak…

Sanki kendimizi anlamak için başkalarının zihnine ihtiyaç duyuyormuşuz gibi…

Nazım Hikmet’in o güzel dizeleri bu durumu hatırlatır:

“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür,
ve bir orman gibi kardeşçesine…”

Bir toplum da böyle yaşar:

kendi kökleri üzerinde durarak ama dünyaya açık olarak.

Rönesans Üniversitelerde Değil Hayatta Başlar

Bir toplumun düşüncesi yalnız kitaplarda değil, hayatın içinde filizlenir.

Rönesans çoğu zaman yalnızca akademik bir kavram gibi anlatılır.
Oysa tarih bize başka bir şey söyler.

Rönesans yalnızca üniversitelerde doğmadı.

O aynı zamanda zanaatkârların atölyelerinde,
ressamların fırçalarında,
matbaaların mürekkebinde,
ticaret yollarında büyüdü.

Yani toplumun üretim hayatında…

Bir toplumun düşünsel dönüşümü yalnızca akademinin duvarları içinde gerçekleşmez.

Toplumun esnafında, sanatında, emeğinde ve üretiminde kök salar.

Çünkü düşünce de kültür de hayatın içinden doğar.

Hayatın her alanındaki üretim, emek ve yaratıcılık; düşüncenin de kültürün de yeniden filizlenmesini sağlar.

Toplumlar değişen zamanın koşullarına göre kendilerini yenileyebilirler.

Ama bunu yaparken köklerini hayatın içindeki üretimden ve kültürel birikimden alırlar.

Kültürün Taşıyıcıları

Eğitim yalnız bilgi öğretmez; bir toplumun hafızasını geleceğe taşıyan en güçlü araçlardan biridir.

Bugünün Kıbrıs’ı artık tek renkli bir toplum değildir.

Farklı kültürlerin, farklı dillerin ve farklı hikâyelerin bir arada yaşadığı bir adadayız.

Bu nedenle mesele yalnızca kültürü korumak değildir.

Mesele aynı zamanda birlikte yaşama kültürünü kurabilmektir.

Bir ebru sanatını düşünün…

Farklı renkler vardır.
Her biri kendi rengini korur.

Ama suyun üzerinde birlikte bir estetik oluştururlar.

Ne renkler birbirini yok eder
ne de birbirine dönüşür.

İşte çağdaş toplum dediğimiz şey tam da budur.

Farklı kültürler bir tehdit değildir.
Ama güçlü bir kültürel omurgası olmayan toplumlar için bir savrulma riskidir.

Bu nedenle kültürün yeni kuşaklara aktarılmasında eğitimin rolü son derece önemlidir.

Fakat kültürel aktarım yalnızca eğitim kurumlarıyla gerçekleşmez.

Ailede, sokakta, sanatta, üretimde ve gündelik hayatın içinde de kültür aktarılır.

Eğitim bu büyük aktarımın en güçlü araçlarından biridir.

Antonio Gramsci’nin söylediği gibi:

“Her insan bir entelektüeldir; fakat herkes toplumda entelektüel işlevi yerine getirmez.”

Bir toplumun düşünce hayatı yalnız akademide değil,
toplumun bütün katmanlarında gelişir.

Bir Ada’nın Geleceği

Bir toplum çocuklarına nasıl bir eğitim veriyorsa, geleceğini de öyle kurar.

Bugün dünya hızla değişiyor.

Teknoloji dönüşüyor.
Bilgi ekonomisi yükseliyor.
Yapay zekâ yeni bir çağın kapısını aralıyor.

Böyle bir dünyada Kıbrıslı Türklerin varlığını ve kültürünü koruyabilmesi için eğitim sistemini yeniden düşünmek zorundayız.

Ezberci değil…

Sorgulayan…

Dogmatik değil…

Eleştirel…

Kapalı değil…

Bilime ve düşünceye açık bir eğitim…

Çünkü bir toplumun rönesansı yalnız siyasetle değil,
düşünceyle, kültürle ve eğitimle başlar.

Son Söz

Kıbrıslı Türklerin önünde bugün çok önemli bir soru duruyor:

Kendi kültürel birikimini, düşünce dünyasını ve toplumsal dinamizmini koruyarak geleceğe taşıyabilecek mi?

Yoksa zamanın akışı içinde kendi özgün sesini yavaş yavaş kaybetme riskiyle mi karşı karşıya kalacak?

Çünkü bir gerçek var:

Toplumlar bazen savaşlarla değil,
hafızalarını kaybettikleri için yenilir.

Ve bir toplum kendi hikâyesini yazmayı bırakırsa…

zamanla kendi sesini de kaybetmeye başlar.

Çünkü tarih boşluk kabul etmez.

Kendi hikâyesini yazamayan toplumlar, başkalarının tarihinin dipnotu olur.


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.