LÛLÛ'NUN UÇUŞU

Prof. Dr. Mehmet ÇAĞLAR
chaglarm@yahoo.co.uk
Prof. Dr. Mehmet ÇAĞLAR

Kökten kopan barışın kırılgan ufukları

Yayın Tarihi: 08/04/26 11:20
okuma süresi: 6 dak.
A- A A+

Kökün İçindeki Sessizlik

İçinde denge kuramayan toplumlar, barışı dışarıda aramaz; sadece onun adını değiştirir.

Bazen bir toplumun en derin hakikati, en çok konuşulan sözlerinde değil, kökün içinde biriken ve giderek ağırlaşan sessizliğinde saklıdır; çünkü bazıları için barış hâlâ bir eksikliğin adıdır, gürültü yoksa barış vardır, çatışma görünmüyorsa her şey yolundadır gibi kolay ve rahatlatıcı kabullerle açıklanır.

Oysa bu kabullerin tam da kendisi, barışın en derin yanılgılarından biridir. Çünkü bazen en büyük gerilimler, en sessiz zamanların içinde büyür; söylenmeyenler, duyulmayanlar ve ertelenenler, görünenden çok daha ağır bir yük taşır.

Bu nedenle barışı yalnızca yokluklarla tarif etmek, onu anlamaktan çok uzaklaştırır. Barış bir boşluk değil, bir doluluk hâlidir; bir eksilme değil, bir inşa sürecidir. Ve her inşa gibi, kendisini ayakta tutacak bir temele, yani köklere ihtiyaç duyar.

Toplumsal Barışın Sessiz Zemini

Toplumun kendi içinde yankı bulmayan her söz, dışarıda kurulan barışın zeminini zayıflatır.

Tam da burada, mesele bizi kaçınılmaz olarak toplumsal barışın zeminine getirir. Çünkü bir toplumun kendi içinde kuramadığı denge, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, başka hiçbir düzlemde kalıcı bir biçimde kurulamaz. Seslerin birbirine değmeden dağıldığı, sözlerin yankı bulmadığı ve kararların hayatın doğal akışının önüne geçtiği bir yerde barıştan söz etmek, gerçekte yalnızca bir kelimeyi tekrar etmektir. Oysa toplumsal barış, birlikte yaşamanın katlanılan değil, anlam kazanan bir hâle dönüşmesidir; bu yönüyle de kendiliğinden ortaya çıkmaz, aksine bilinçli bir çaba, ortak bir irade ve belirli bir ahlaki duruş gerektirir.

Buradan bakıldığında, insani yaşam dediğimiz şeyin de aslında barışın iç yüzü olduğu daha açık görülür. Çünkü insani yaşam yalnızca var olmakla sınırlı değildir; anlaşılmak, duyulmak, değer görmek ve bir başkasının varlığıyla eksilmek yerine çoğalabilmek demektir. İnsan, insanı bir tehdit olarak değil, bir imkân olarak görebildiği ölçüde, barış kendiliğinden bir söylem olmaktan çıkar ve somut bir yaşantıya dönüşür. Aynı şekilde bir toplum da farklılıklarını bastırmak yerine taşıyabildiğinde, barış artık bir hedef değil, bir gerçeklik hâline gelir.

Kök, Dal ve Ufuk Arasındaki Gerilim

Kökü zayıf olan hiçbir barış, ufka ulaşamaz; sadece oraya uzanıyormuş gibi görünür.

Ancak bu noktada çoğu zaman gözden kaçırılan bir gerçek vardır: kökleri zayıf olan hiçbir yapı, ne kadar gösterişli olursa olsun uzun süre ayakta kalamaz. Nitekim kökleri çatlamış bir ağacın dalları göğe uzanıyor gibi görünse bile, ilk ciddi rüzgârda kırılmaya mahkûmdur. Bir toplum kendi içinde adaleti, güveni ve dengeyi kuramamışsa, başka toplumlarla kurduğu ilişki ancak kırılgan bir temas olarak kalır. Ve kırılgan temaslar, çoğu zaman barışın kendisi değil, ertelenmiş bir çatışmanın başka bir biçimidir. Bu yüzden toplumsal barış, yalnızca bir iç mesele değil; aynı zamanda toplumlar arası ve nihayetinde uluslararası barışın da ön koşuludur. Kök sağlam değilse, dalın ufka uzanması sadece bir yanılsamadır.

İşte tam bu noktada, barışı yalnızca yöntemler üzerinden tartışmanın yetersizliği ortaya çıkar. Kimin neyi kabul edeceği, hangi masanın kurulacağı ya da hangi adımların atılacağı elbette önemlidir; ancak bütün bunlardan önce sorulması gereken daha temel bir soru vardır: Barış, gerçekten neyin adıdır? Çünkü barış, imzalanacak bir metinden çok daha fazlasıdır; o, yaşanması gereken bir düşüncedir. Ve bu düşünceyi taşıyabilecek en sahici arabulucu, güçten ya da zorunluluktan önce felsefedir.

Felsefe ve Moral İlerleme

Barış, güçle korunmaz; yalnızca anlamla yaşatılır.

Felsefe, hazır cevaplar sunmaz; aksine rahatsız edici sorular sorar, konfor alanlarını daraltır ve bizi yüzleşmeye zorlar. Adalet olmadan barışın mümkün olup olmadığını, eşitlik hissedilmeden huzurun kurulup kurulamayacağını ve insanın kendine yabancılaştığı bir yerde başkasıyla nasıl yakınlık kurabileceğini sorgular. Belki de bu yüzden, en çok ihtiyaç duyduğumuz anlarda en az başvurduğumuz şeydir.

Bütün bunların sonunda ortaya çıkan şey ise, barışın aslında bir sonuç değil, bir süreç olduğu gerçeğidir. Üstelik bu süreç yalnızca politik değil, aynı zamanda derin bir ahlaki yolculuktur. Barış güçle kurulmaz; güç, olsa olsa çatışmayı erteler. Gerçek barış ise duymakla başlar, anlamakla derinleşir ve kabul ile kalıcı hâle gelir. Ancak bunun için insanın önce kendisine karşı dürüst olması gerekir; çünkü kendi içinde denge kuramayan bir bireyin ya da toplumun, dış dünyaya denge vaat etmesi mümkün değildir.

Sonuç olarak mesele, barışı aramak değil, barışa hazır olmaktır. Çünkü kökleri sağlam olmayan bir hayat, hiçbir ufka sağlıklı bir şekilde uzanamaz; insan da kendi içinde bir denge kurmadan dünyaya denge sunamaz. Barış en uzağa gitmeden önce en yakında başlar ve en yakında başlayamayan hiçbir şey, uzağa ulaşamaz.

Ve belki de tarih bir gün şunu yazacaktır:
Kendi içinde barışı kuramayan toplumlar, dünyaya barış vaadinde bulunmadı; yalnızca gecikmiş çatışmaların zarif cümlelerini kurdu.


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.