Biz tatlı yer tatlı konuşurduk

loading
25 Eylül, Cuma
£

9.72

8.90

$

7.63

KÖR GÖZE PARMAK

Doç. Dr. N. BERATLI
nazim.beratli@kibrispostasi.com
Doç. Dr. N. BERATLI
A- A A+

Biz tatlı yer tatlı konuşurduk

Ben çocukken, Lefke'de iki adet "tatlıcı" dükkânı vardı.

Bunlardan ilki, ninemin dipkomşusu, "Kengalli" idi...

Adı Ali, lâkabı da "Ken - Ken" olup, ikisi birlikte, böyle "tesmiye edilirdi" , eski deyimle: Kengalli!

Kengalli'nin, "Bahiranım", diye bir eşi vardı.

Kafasında sürekli bir çatkı ile dolaşır, dudağından da Lucky Dream sigarasını hiç düşürmezdi.

Yıllar süren bu tiryakilikten dolayı, sesi çatallı çıkardı ama o şişe dibi gibi gözlüklerinin ardından dünyayı seyran eylerken, olabildiğince az konuşurdu.

Kolları dirsek üstüne kadar sıvalı, bir babayiğit kadındı ki, yumrukları her dem belinde...

Kengalli'nin bir de kızı vardı: Zekiye Teyze...

Oğlu Tugay, bizim ilkokulun, önemli atleti idi, "90 yarda" koşardı...

Devir, İngiliz Devri; metre nerede? Bir de kızı vardı ama adını şimdi anımsayamıyorum...

Gül müydü?!

Ken - Ken'in dükkânı, pırıl pırıl bir yerdi...

Kapının üstünde brandadan bir tente, müşterileri yaz güneşinden korurdu, öğleden sonraları...

Caddeye bakan kapıdaki cam, boydan boya jaluzzi ile içeriyi sokaktan ayırır, tepede ağır ağır dönerken, ahenkli bir ses çıkaran bir vantilatör de kaba gölge halini almış dükkânı, iyice serin bir hale getirirdi.

Önceleri, kenarda bir buzluk dururdu, üzerinde Coca Cola logosu ile...

Buz dolabı değil ha! Buzluk…

Şimdi siz bunu bilmiyorsunuz, ya da unuttunuz değil mi?

İç yüzü teneke, dışı ahşap...

Teneke ile ahşap arasında, keçe bulunur.

Dibinde, kurşundan ızgara şeklinde su boruları olur ki önden bir musluğa, arkadan da çeşmeye bağlanır.

Bu özel dolabın, üstten ayni biçimde izolasyonu sağlanmış bir kapağı olur.

İçine buz kalıpları doldurulup, kola v.s gibi içeceklerin soğuk kalması sağlanır; önündeki musluğundan da soğuk su içilir...

Sonradan, Kengalli bir buz dolabı alıp, buzluğu attıydı...

Dükkânın dibine doğru da pırıl pırıl vitrinleri ile tezgâh dururdu.

Vitrinlerinde, yalbır yalbır yanan ağır bakır sinilerde, tatlılar:

İşte, dolma gibi sarılmış, hafif şerbetli, mis gibi gül suyu kokan tel kadayıf...

Yanı başında, hamuru tam kıvamında, tahini karar, şerbeti yarar mı yarar, her parçanın üzerinde bir tek badem tanesi, ağızda kil gibi dağılan ağır mezleki kokulu Şammali'ler ki kıymetini bilen bilir...

Az ötede, iki yaprağının arasından, süt sızmakta olan bir koca ekmek kadayıfı...

Beride, baklava dilimleri, teleme peyniri gibi yufka yaprakları arasında, badem ve bahar...

Ve kayık pastalar...

Ve Un kurabiyeleri...

Ve Şekerlokum'lar...

Ve eski İyon sütun başlığı gibi kıvrılmış kurabiyeler...

Yazları, dükkânın dibinde, tezgâhın arkasında bir başka kap dururdu.

Bu, yayık gibi ince ve kısmen bombeli ahşap bir kabın, ortaya konulup, etrafına bir ikinci silindir yerleştirilip, iki kap arasındaki boşluğa da buz kırıkları dolrdurularak elde edilmiş bir araçtı aslında.

Ne işe mi yarardı?

Dövme dondurma yapmaya, dostlarım...

Karısı Bahiranım gibi şişe dibi gözlükleri ile, hatununun aksine ufak tefek bir adam olan Kengalli, bu şirin yerde, bütün Lefkeliler'in sevgilisi idi...

Biraz genizden gelen sesiyle, şakalaşmadığı kimse yoktu...

Ken – Ken'in yerinde, tatlı yenilir, tatlı konuşulurdu...

"Altmışüç Fasariyası"nın hemen öncesinde, Zekiye Teyze, çocuklarını da alıp; Londra'ya göçtü.

Kısa bir süre sonra da galiba önce Kengalli sonra da Bahiranım, bu dünyadan göçtüler.

Tugay ve kızkardeşini de bir daha görmedim...

Kubbede hoş bir sedadır onlar, benim için...

Belediye binasının altındaki sıra dükkânlardan, şimdi tahsilât şubesi olarak kullanılanda ise Hasan Basri icra-i sanat eylerdi...

"Sanat" dedimse, emin olun ki "zenaat"la karıştırmadım.

Hasan Basri, gerçekten de bir "Tat sanatçısı" idi...

Dükkânında oturmaya hacet yoktu...

Akşam üzerleri fırından gelen tepsilerin şerbeti daha dökülmeden, müşteriler paket yaptırıp eve götürmek üzere kapıya yığılır, gerçek bir sanatçı olan ustanın eseri tamamlanmadan yani şerbet soğumadan, bir çöp bile satmayacağını her gün unutarak, aceleye kapılır ve Hasan Basri ile kavgaya tutuşurlardı.

"Al paranı, ver tatlımı... Parasıynan değil?"

"Bu dükkânda para geçmez beyim... Bekle... Bekleyemezsan, ortalık hazır datlı satan dükkan dolu..."

Taşın hedefini, anladınız…

Hasan Basri, sanırım Suriye'den adaya gelip yerleşmiş, bir "Arapuşağı" idi...

Eşinin adını, unuttum.

Kızı Gülsün Abla ile oğlu "Selâhi Yeğen" aklımda...

Arada bir "Kasaba"ya göçer, sonra geri gelirdi...

Kasaba, Türkler'in Baf'a verdiği isimdir. Baf denilince, bölge anlaşılır; o bölgenin merkezi olan yerleşim birimi de "Kasaba" diye anılırdı.

Rahmetli Hasan Basri'nin en önemli tatlıları, Hanım Göbeği ile Hacı Mehmet Tatlısı idi...

Sanatına o kadar düşkün ve huysuz idi ki, kalfa yetiştirmedi...

Ölümünden az evvel, bu iki tatlısının tariflerini, fırınında ona uzun yıllar yardımcı olmuş bulunan, amcama verdi.

O da huysuzlukta, ustadan geri kalmadığından, (sümüğüne ağır gelmesin- ha bunu da açıklayayım, ölmüşlerin gücüne gitmesin diye arkalarından eleştiri yapılacağında böyle denilirdi eskiden) sadece büyük oğluna öğretti...

Oğlan da tatlıcı olacak değil ya!

Tuttu, biolog oldu...

O süper rafine damak tadı, Lefke'nin gündeminden, kalktı gitti...

Hasan Basri'yi unutturmamalıyız...

Kengalli'yi de...

banner

Yorumlar

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.