Tarih "Atına bindi, dıgıdık dıgıdık gitti" değildir

loading
26 Eylül, Cumartesi
£

9.77

8.92

$

7.66

KÖR GÖZE PARMAK

Doç. Dr. N. BERATLI
nazim.beratli@kibrispostasi.com
Doç. Dr. N. BERATLI
A- A A+

Tarih "Atına bindi, dıgıdık dıgıdık gitti" değildir

Tarih ile politika, çok iç içe giden iki konudur. Politikacılar, genellikle temsil ettikleri çıkarları izah etmektense, kendilerine tarihten bir argüman bulup, amaçlarını kutsamayı yeğlerler. Bir anlamda, iktidar kutsanmadan olanaksız olduğu için, her kanattan politikacılar, kutsanmanın yolunu, tarihten aktarılan bir "yüce ideanın" güncel temsilcisi rolüne soyunmakta bulurlar. Ve bundan dolayı, tarihçi geçinen her kanattan propaganda yazarları, tarihin asli görevi olmak gereken, geçmişteki yaşamı bugün yeniden kurup okura anlatmak yerine, o yaşamın belli bir alanında kalem oynatırlar. Kimi Napolyon Savaşları'nı tarih diye sunar; kimi Che Guaverra'nın Santa Clara'ya girişini! Biri ulus devletlerin kuruluş çağına bağlar bütün tarihin gelişimini; öteki Marx'ı da anlayamadığından, herşeyi ekonomiye endeksleyerek, Marxist tarih yazdığını sanır. Daha da kötüsü, Stalin zamanının Bolşevik Partisi Tarihi gibi metinlerin yazarları, tarihi o günkü liderin keyfine endekslerler. ( Carr'ın Bolşevik Devrimi Tarihi'ni, Thompson'un İngiltere İşçi Sınıfının Gelişimini, Hobsbawm'ın yazdıklarını tenzih ederim tabii ki!) Oysa bütün o "tarih" diye ele alınanlar, aslında sonuçturlar; neden değiller! Aslolan, barış dönemlerinde neler yaşandığıdır. Zira o propaganda yazarlarının "tarihsel olgu" diye ele aldıkları olaylar; aslında o ele almadıkları dönem içinde yaşananların sonuçlarıdırlar. Bu bakımdan, tarih denilince benim ilgimi çeken, insanların savaşta değil, barışta ne yaptıkları, nasıl yaşadıklarıdır.

İşte bunun için ben, tarih kitaplarına "magarına bulli"nin de yazılmasından yanayım, "gullurigya"nın da! Magarına bulli ile gullirigya bilinmezse ne mi olur? Şu olur:

Oturur, "kuru fasulya milli yemektir" dersiniz, örneğin! Oysa bugün bildiğimiz kuru fasulya, Avrupa'ya Amerika'dan gelmiştir. Patates, domates, biber, mısır ve hindi ile birlikte. Örneğin, patates, geçen yüzyıla kadar Avrupa'da hayvan yemi idi... 18.yy ortalarında yaşanan büyük açlıktan sonra, insanlar hayvan yemlerini de yediği için, insan sofrasına da ancak o zaman girdi. Bizim bu milli yemek dediğimiz fasulya (bu Rumca bir kelimedir, Bizans'ta da vardı ama o zaman Rumlar'ın fasulya dedikleri şey, böğrülce idi), biber, patates, mısır ve hindi ile birlikte, Osmanlı toprağına 18.yy'ın ortalarında girdi be insannar! Nerden Urfa'nın milli yemişi biber oluyor da fasulya milli yemek oluyor? Bizim fasulya denilen mereti görmemizden bu yana geçse geçse, iki yüzyıl geçmiş! Ondan önceki Osmanlı/Bizans mutfağında, domates salçası da yoktur be baylar, biber salçası da! Bizans'ta değil ama Osmanlı'da zeytinyağı da yoktur! Topkapı Sarayı'nın muhasebe defterlerinde, zeytinyağının, sadece kandilde yakmak için alındığı görülür. Ve hade gene bir belâ çıkarayım: Fatih Sultan Mehmet'in de mekruh olan karides aldırdığı (ve yediği de) kayıtlıdır be arkandaşlar! Hazret zaten Avni mahlâsı ile yazdığı şiirlerde, şarabı öve öve de bitirememiştir ya, o da ayrı mesele!

Fatih Sultan Mehmet'in, Kanuni Sultan Süleyman'ın ne yedikleri, nasıl beslendikleri hiç mi merakınızı celbetmez? Her ikisi de "Nikris"den ölmüşler, baksanıza! Nikris, bugün bizim Gutt hastalığı dediğimiz hastalıktır ve çok et yemekten oluşur! Efendim, Topkapı Sarayı kayıtlarında, Fatih döneminin, Mutfak-ı Hassa (yani padişahın kendi özel mutfağının) kayıtları da duruyor. II. Mehmet, günde iki defa yemek yermiş... Kuşluk vakti ve güneş batarken! Kuşluk vaktinde, esas öğün yeniliyor! Çiğer, pençeviş (konuyu inceleyen İstanbul'lu Stefanos Yerasimos, pençevişin ne olduğunu bilmiyor! Kokoreç sanmış!), balık (yılan balığına kekik ekmeyi severmiş, rahmetli) kalye dedikleri sebze yemekleri, salata v.s. hepsi sabah yemeğinde! Bir ara salça olmadan sebze yemeklerini nasıl pişirdiklerini de yazarım. Elma dolması, ayva baskısı, etli kayısı baskısı, ballı kuzu eti kavurması'nı falan da anlatırım, ilgi çekerse... Akşam yemeğinde ise padişah, ayın yarısında bir çorba, kızarmış et, biraz yeşillik ve yoğurt yermiş; diğer yarısında da çorba, soğanlı tavuk kızartması, biraz yeşillik ve yoğurt! Dünyayı fethetmeye kalksan da yeyip yeyeceğin iki lokma ekmektir işte! II.Abdülhamit de son akşam yemeğinde, bir lüfer ızgara ile dört adet et köftesi yemişti de kalp krizini, mide fesadı sanıp, "köfteler çok geldi, arsızlık ettim" demişti! Dinyeper Nehri'nden Basra'ya kadar olan bütün ülkelerin padişahı, dört köfte yemiş! Ne yeyecek?! İnsan bu...

Peki, bu bilgi neye yarar?

Ciğerci Ahmet'in sırrını çözmeye... Türkler, sabah kahvaltısında ciğer de dahil, ağır şeyler yerler sonra da Gutt Hastalığı'ndan ölürlerdi!Taa 18.yy'da bile bu böyleydi. Ha, Osmanlı'ya sonradan katılan Çerkezler, Boşnaklar, Arnavutlar falan, bu geleneğe sahip olmadıklarından, bizim Elye'de "garı yeyeceği" denilen ıvır-zıvırla karınlarını doyurup, bir de "aaa sabah kahvaltısında ciğer yenir mi?" diye, babalarının mektepte öğrendiği Türkçe ile bize Türklük öğretmeye kalkıyorlar, hasta oluyorum...

O bilgi, işte bu cevabı vermeye yarar...

Bir de tarihin çarpıtılmasına engel olmaya...

İşin rezilliği bir yana, tarih geçmişteki yaşama, bugünün bilgisi ile bakıp, geleceğe yönelik dersler çıkarma sanatıdır. (Bilim değildir! İsteyenle oturur TV'de sabaha kadar tartışırım.) Ama doğru ders çıkarılması için, doğru bilgi aktarılmalıdır bir! Ve iki: Yaşamın tümü, tüm alanları aktarılmalıdır. (BU da bir ayrı tartışma konusudur. Bize ulaşan tarihsel bulgular, geçmişteki yaşamın çok küçük bir kısmını aydınlatmaya yeter. Ama o küçük kısım bile bir tarihçi için, bir yaşam boyunca ulaşılamayacak kadar büyüktür.) Otuz barış yılı atlanır da üç aylık savaşla tarih anlatılmaya kalkılırsa, anlatılamaz ve işte böyle saçma sapan iddiaların kaynağı olmakla kalıp, birkaç politikacının kişisel hırslarını tatmin etmek üzere, onlara kutsiyet argümanı olarak kullanıldığı ile kalır...

NOT: Bu konuyu merak edene, Braudel'in Maddi Uygarlık, Stefanos Yerasimos'un Sultan Sofraları ve Andrew Dolby'nin Bizans Damak Zevki isimli kitaplarını tavsiye ederim...Bir de bizim Mete Hatay var bu konunun uzmanı ama mükemmeli araya araya, bulduklarını yazıp yayınlamasına ömrü vefa etmeyecek gibi...

banner

Yorumlar

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.