BİRAZ AYDINLIK

Mert MAPOLAR, C.Ht.
mertmapolar@gmail.com
Mert MAPOLAR, C.Ht.

Ateş çemberi: Orta Doğu’daki savaş dünyayı nereye sürüklüyor?

Yayın Tarihi: 13/03/26 07:50
okuma süresi: 13 dak.

MERT MAPOLAR’IN KÖŞE YAZISINI SESLİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ

Orta Doğu’da başlayan bir savaşın yalnızca bölgesel kalacağına dair inanç, tarih boyunca defalarca geçerliliğini yitirmiştir. Bugün yaşanan gelişmeler de benzer bir dönüm noktasına işaret ediyor. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan ve kısa sürede çok katmanlı bir çatışmaya dönüşen bu savaş, yalnızca iki ülke arasındaki askeri mücadele değildir. Savaş, enerji yollarını, küresel ekonomiyi, Doğu Akdeniz güvenlik mimarisini, Kıbrıs adasını ve Türkiye’nin stratejik konumunu doğrudan etkilerken, aynı zamanda bölgedeki ve dünya çapındaki güç dengelerinde, köklü değişimlere yol açma riskini de beraberinde taşıyor. Ortaya çıkan tablo, dünyanın yeni ve belirsiz bir güç mücadelesi dönemine girdiğini gösteriyor.

Çatışmanın mevcut aşamasında ortaya çıkan en kritik gerçek, savaşın klasik bir cephe savaşı olmaktan ziyade, çok katmanlı bir “asimetrik mücadele” şeklinde ilerlemesidir. İran’ın yıllardır hazırladığı merkeziyetsiz savunma sistemi, yani kamuoyunda “mozaik savunma” olarak adlandırılan strateji, liderlik kadrolarına yönelik saldırılara rağmen, savaş kapasitesinin tamamen ortadan kaldırılamamasını sağlıyor. Bu model, askeri komuta yapısının, küçük ve yarı bağımsız bölgesel birimlere ayrılması anlamına geliyor. Böyle bir yapı, dış saldırıların, savaşın yönetimini felç etmesini zorlaştırırken, çatışmanın uzun süre devam etmesine de zemin hazırlıyor. Bu nedenle mevcut savaşın kısa süreli bir operasyon olarak kalması ihtimali giderek zayıflıyor.

Bu asimetrik yapı, yalnızca askeri planlamayı değil, diplomatik ve ekonomik stratejileri de doğrudan etkileyen bir faktör haline getiriyor. Karşı taraf, İran’ın merkeziyetsiz ve dağıtılmış komuta sistemi nedeniyle, hızlı ve net zafer beklentisiyle hareket edemiyor; her saldırı, planlanan sonuçlardan bağımsız olarak çatışmayı uzatıyor ve maliyetleri katlanarak artırıyor. Bu durum, savaşın klasik güç dengeleri mantığını altüst ediyor; üstün silah teknolojisi veya sayısal üstünlük tek başına belirleyici olamıyor. Ayrıca, bu strateji rakipleri hem sahada hem de kamuoyunda moral ve güven açısından sınarken, uzun vadeli stratejik planlamanın ne kadar karmaşık ve öngörülemez bir hale geldiğini de gösteriyor. Dolayısıyla “mozaik savunma”, sadece İran’ın askeri dayanıklılığını garanti altına almakla kalmıyor, aynı zamanda savaşın bölgesel ve küresel yansımalarının öngörülmesini de son derece güçleştiriyor.

Bu noktada ABD ve İsrail açısından en büyük zorluk, askeri üstünlüğün stratejik sonuca dönüşmesinin her zaman mümkün olmamasıdır. Tarihsel olarak üstün teknoloji ve hava gücü, birçok savaşta hızlı başarı getirmiştir, ancak İran gibi geniş coğrafyaya sahip, derin savunma altyapısı bulunan ve bölgedeki müttefik silahlı gruplarla, güçlü ilişkiler geliştirmiş bir devletle mücadelede, aynı sonuçları garanti etmemektedir. Füze kapasitesi, insansız hava araçları ve bölgesel milis ağları sayesinde, İran doğrudan askeri üstünlük kurmasa bile, karşı tarafın maliyetlerini hızla artırabilmektedir. Bu durum savaşın ekonomik boyutunu da giderek daha belirleyici hale getirmektedir.

Özellikle maliyet asimetrisi, bu savaşın en kritik unsurlarından biri olarak öne çıkmaktadır. Ucuz üretilebilen insansız hava araçları ve kısa menzilli füze sistemleri, milyarlarca dolarlık savunma sistemlerini, sürekli devreye sokmaya zorlayarak karşı tarafı ekonomik açıdan yıpratmaktadır. Böyle bir savaş modeli, askeri zaferden çok, karşı tarafın siyasi iradesini zayıflatmayı hedefler. Bu nedenle savaşın süresi uzadıkça, kamuoylarının tepkisi ve ekonomik baskılar da daha belirleyici hale gelecektir.

Bu çatışmanın küresel boyut kazanma ihtimali ise, özellikle de büyük güçlerin tutumuna bağlıdır. Çin’in enerji güvenliği açısından İran’la olan ilişkileri ve Rusya’nın askeri ve istihbarat desteği iddiaları, savaşın yalnızca bölgesel bir kriz olarak kalmayacağını da düşündürmektedir. Bu iki ülkenin doğrudan askeri müdahale ihtimali düşük olsa da, ekonomik, teknolojik ve istihbarat desteği vermeleri, çatışmanın dengelerini önemli ölçüde değiştirecektir. Böyle bir senaryo, uluslararası sistemde yeni bir bloklaşmanın hızlanmasına da yol açacaktır.

Savaşın bölgesel yayılma riski, özellikle de Doğu Akdeniz’de giderek daha görünür hale gelmektedir. Kıbrıs adası çevresinde artan askeri hareketlilik, Orta Doğu’daki çatışmanın, Avrupa güvenliğiyle doğrudan kesiştiğini de göstermektedir. Avrupa ülkelerinin donanma ve hava unsurlarını bölgeye kaydırması, Türkiye’nin de kuzeyde askeri varlığını güçlendirmesi, adayı stratejik bir askeri merkez haline getirmiştir. Bu durum, Kıbrıs’ın uzun yıllardır sahip olduğu kırılgan siyasi dengesinin, ciddi şekilde sarsılma ihtimalini artırıyor.

Türkiye açısından bakıldığında, ortaya çıkan tablo, hem fırsatlar hem de ciddi riskler içermektedir. Türkiye coğrafi konumu nedeniyle enerji yolları, askeri üsler ve bölgesel dengeler açısından kritik bir noktada bulunmaktadır. Bu nedenle savaşın genişlemesi halinde Türkiye’nin hava sahası, deniz yolları ve lojistik altyapısı, stratejik önem kazanacaktır. Ancak bu durum aynı zamanda ülkenin güvenlik risklerini de artırmaktadır. Özellikle Doğu Akdeniz’de, Türk ve Yunan unsurlarının aynı bölgede yoğunlaşması, yanlış hesaplamalar sonucu yeni krizlerin de ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir.

Kuzey Kıbrıs açısından ise gelişmeler çok daha hassas sonuçlar doğurabilir. Ülke uzun yıllardır turizm ve hizmet sektörüne dayalı bir ekonomi geliştirmiştir. Bölgenin askeri bir gerilim alanına dönüşmesi, uluslararası turist algısını hızla değiştirebilir. Güvenlik endişeleri, uçuş sigortaları, seyahat uyarıları ve lojistik sorunlar, turizm gelirlerini ciddi biçimde etkileyebilir. Böyle bir durumda otelcilik sektörü, havacılık şirketleri ve hizmet ekonomisi doğrudan zarar görür.

Enerji piyasaları açısından bakıldığında ise savaşın en kritik etkisi, Hürmüz Boğazı üzerindeki baskıdır. Dünya petrol ticaretinin önemli bir bölümü bu dar geçitten yapılmaktadır. Bu hattın güvenliğinin tehdit altına girmesi, petrol fiyatlarında sert dalgalanmalara yol açabilir. Böyle bir gelişme dünya ekonomisinde enflasyon baskısını artırabilir ve özellikle de enerji ithalatçısı ülkeler için ciddi ekonomik zorluklar doğurabilir.

Savaşın bir diğer önemli boyutu ise, psikososyal etkileridir. Uzun süreli çatışmalar, toplumların kolektif bilincinde derin izler bırakır. İran toplumu tarihsel olarak dış müdahalelere karşı güçlü bir ulusal dayanışma refleksi geliştirmiştir. İran-Irak savaşı sırasında ortaya çıkan toplumsal seferberlik ve fedakârlık kültürü, bugün de siyasi liderliğin dayanıklılığını artıran önemli bir faktör olmuştur. Böyle durumlarda toplumlar yalnızca askeri değil, psikolojik bir direniş de sergiler.

Toplumların bilinçaltı tepkileri incelendiğinde, savaş dönemlerinde gösterdikleri dayanıklılık yalnızca ideolojik veya siyasi motivasyonlarla açıklanamaz; bunun çok daha derin bir psikolojik altyapısı vardır. Toplumsal hafıza, tarihsel travmalar, geçmişte yaşanan direniş deneyimleri ve kuşaktan kuşağa aktarılan anlatılar, bireylerin bilinçaltında güçlü bir “var olma refleksi” oluşturur. Böyle dönemlerde bireyler yalnızca kendi hayatlarını değil, kimliklerini, tarihlerini ve ait oldukları toplumsal değerleri de koruduklarını düşünürler. Bu algı, korku ve belirsizliğin yarattığı psikolojik baskıyı zamanla kolektif bir dayanma gücüne dönüştürür. Duygusal düzeyde ortaya çıkan aidiyet ve dayanışma duygusu, düşünsel düzeyde bir “ortak kader” algısını güçlendirirken, davranışsal düzeyde fedakârlık, sabır ve direnç gibi tutumların yaygınlaşmasına da yol açar. Bu nedenle savaşların kaderini yalnızca askeri güç dengeleri değil, toplumların zihinsel dayanıklılığı, moral gücü ve kolektif psikolojisi de belirler. Tarih boyunca birçok çatışmada görüldüğü gibi, maddi kaynakları sınırlı olan toplumlar bile güçlü bir psikolojik birliktelik geliştirdiklerinde, beklenenden çok daha uzun süre direnebilmiş ve savaşın gidişatını önemli ölçüde etkileyebilmiştir.

Ancak, aynı süreç toplum içinde farklı kırılmalar da yaratabilir. Uzayan savaşlar ekonomik baskıyı artırır, genç nüfus üzerinde gelecek kaygısını büyütür ve toplumsal stres seviyesini yükseltir. Bu durum uzun vadede göç dalgalarına, sosyal huzursuzluklara ve bölgesel insani krizlere yol açar.

Dünya açısından en büyük risk ise, savaşın kontrolsüz biçimde genişlemesidir. Bölgedeki müttefik silahlı gruplar, deniz ticareti, enerji altyapıları ve askeri üsler üzerinden yürüyen dolaylı çatışmalar, küçük bir olayın bile büyük bir bölgesel krize dönüşmesine neden olabilir. Tarih boyunca birçok büyük savaş bu tür zincirleme reaksiyonlarla başlamıştır.

Bu nedenle diplomasi kanallarının açık tutulması hayati önem taşımaktadır. Bölgesel ülkelerin kriz yönetimi mekanizmalarını güçlendirmesi, enerji güvenliği için uluslararası işbirliği mekanizmalarının kurulması ve askeri iletişim hatlarının korunması, çatışmanın yayılmasını önleyebilir. Özellikle Doğu Akdeniz’de askeri faaliyetlerin şeffaf şekilde koordine edilmesi, yanlış hesaplamaların önüne geçebilir.

Turizm ve ekonomi açısından, daha etkin ve uygulanabilir kriz yönetimi planlarının acilen hazırlanması gerekmektedir. Ülkesel güvenlik algısını koruyabilmek için, kriz iletişimi, uluslararası sigorta mekanizmaları ve alternatif pazarlara yönelme stratejileri geliştirilmelidir. Turizm sektörünün dayanıklılığı, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda psikolojik güven ortamına da bağlıdır.

Bugün gelinen noktada dünya, yeni bir jeopolitik döneme girmiştir. Orta Doğu’daki bu savaş yalnızca bir askeri mücadele değildir; aynı zamanda enerji yollarının, küresel güç dengelerinin ve uluslararası sistemin, yeniden şekillenme sürecinin de önemli bir parçasıdır. Bu nedenle önümüzdeki dönem, yalnızca savaşın gidişatı açısından değil, dünya düzeninin geleceği açısından da belirleyici olacaktır.

Bu savaşın dikkat çekici bir diğer yönü de, uluslararası güvenlik mimarisinin giderek daha kırılgan hale gelmesidir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan küresel düzen, büyük ölçüde uluslararası hukuk, diplomasi ve çok taraflı kurumlar üzerine inşa edilmişti. Ancak son yıllarda artan bölgesel savaşlar ve güç rekabeti, bu mekanizmaların etkinliğinin giderek sorgulanmasına yol açmıştır. Küresel sistemde büyük güçler arasındaki rekabetin derinleşmesi, uluslararası kurumların krizleri önleme kapasitesini zayıflatmakta ve devletleri daha çok kendi güvenlik stratejilerine yöneltmektedir. Bu durum, dünya siyasetinde, daha belirsiz ve riskli bir dönemin kapısını aralamaktadır. Eğer uluslararası diplomasi ve kriz yönetimi mekanizmaları güçlendirilmezse, bölgesel çatışmaların, küresel istikrarsızlıklara dönüşmesi ihtimali de giderek artacaktır.

İnsanlık tarihinin en kritik derslerinden biri şudur: Savaşlar yalnızca cephelerde değil, toplumların zihinlerinde de yaşanmakdadır. Bu nedenle en büyük sorumluluk yalnızca liderlere değil, toplumlara da düşmektedir. Gerilimlerin yükseldiği bir dönemde akılcı diplomasi, toplumsal dayanışma ve uluslararası işbirliği, her zamankinden daha hayati bir önem taşımaktadır. Çünkü bugün atılacak adımlar, sadece bir savaşın değil, gelecek kuşakların dünyasının da kaderini belirleyecektir.

Mert MAPOLAR, C.Ht


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.