YANKI

Prof. Dr. Mehmet ÇAĞLAR
chaglarm@yahoo.co.uk
Prof. Dr. Mehmet ÇAĞLAR

Takılıp kalmak

Yayın Tarihi: 05/10/20 07:00
okuma süresi: 9 dak.
A- A A+

Yüreğimden taşan duygularımın, yılların birikimi olan yaşantılarımla birlikte bugüne vurup geleceğe yankısıdır Kıbrıs Postasında bugünden itibaren bana ayrılan bu köşede sizlerle paylaşmaya çalışacaklarım her pazartesi günü.  Dünyayı anlayıp yorumlamaya çalıştığım altmış yıllık zaman yolculuğumda geleceği yaratmak doğrultusundaki heyecanlarımla, geçmişten öğrendiklerimle ve geleceğe bakışımla yazacağım sizlere. 

2020 sonbaharının şu puslu ekim günlerinden geçerken Akdeniz’in doğusundaki küçücük adamızda, makus bir talih midir yaşadığımız değiştirilemez bir formatta? Yoksa sürekli engeller mi konuyor önüne bu halkı yaşamları boyunca barışa ve aydınlığa taşımak isteyenlerin?

Bilmiyorlar mı ki ne kadar çok ışıksız gecelerden geçerek bugünlere geldiğimizi çok uzak olan yolların hevesli yolcuları olarak? Yaşadığımız her yerde barışa gurbetsek dünden bugüne, acaba yolculuğumuzun hangi durağındadır bizim kendi özne halimiz?   Seçeneksizlik değil aslında barışı arayan hallerimiz, çünkü biliyoruz ki Pandora’nın kutusundadır hala umut bizleri bekleyen heyecan ve hasretiyle.

Pazara Cumhurbaşkanlığı seçimleri var. 

Gençlerimiz için, çocuklarımız için…  

Pandora’nın kutusundaki umuda yeni bir can katmak için…

Kadınlarımızla, erkeklerimizle, hep beraber daha doğru, daha yaşanılır, insanca ve insana yakışan her şey için, düşünerek, ayakta durarak, üreterek, özne olarak, vesayet altına girmeden, biat etmeden, kendi irademizle kararlar vermek ve nefes almak için... 

Biz bu belirsiz ve çözümsüz ortamdan çıkacağız ipek böceğinin yavaş yavaş güçlenerek kozasını delip gün yüzüne çıktığı gibi… ve kelebekler gibi özgürlüğe, barışa uçacağız…

Max Weber, tarihi halklar değil, "yırtıcı ve yaratıcı" azınlıklar yazar diyor! Birçok insan karşı çıkıp Weber’in bu görüşüne “halklardır tarihi yazan” diyeceklerdir ve elbette ki halklar karar veriyor vermesine hangi yoldan gidileceğine ancak liderler ve o küçük ama kararlı azınlıklardır halkları bir vizyon doğrultusunda peşlerine takanlar ve demokratik seçimlerde onlardır halkların seçenekleri ve halklar kendileri seçerek yürüyorlar geleceğe, onların arasından birilerini…

Einstein ise, değişimi ölçmenin en önemli birimlerinden birinin “zaman” olduğunu söyler. Değişimin esaslarını zaman, alan ve bilgi içerisinde görebileceğimizi ifade eder. Öyleyse hangi zaman dilimindeki değişime bakılacaksa, o zaman diliminde nereden nereye gelindiğine bakılmalı ki değişim olup olmadığına ve hangi yönde olduğuna karar verilebilsin…

Dile kolay, neredeyse elli yıl geçti…

Peki, siz bir değişim görebiliyor musunuz?

Eski formüller,  dogmalar ve ideolojiler geçmişte mi kaldı?

Yoksa! 

KKTC dediğimiz bu toprak parçası zaman mevhumundan bile yoksun bir coğrafyaya mı ait?

Oysa hayatta donmuş kalmış hiçbir şey yok!

Fakat elli yıldır bu adanın kuzeyinde "donma" siyaseti güdenler, kendi tempoları ve sınırları içinde var olabileceklerinden, hayatın her alanına bulaşarak dayanılmaz "donmuş" bir dünya yarattılar...

Yaşanmış olan bunca deneyimlere bakarak bir değerlendirmede bulunursak;

Kıbrıs'ta biz ne yaptık?

Anlaşmamak için mi anlaştık?

Kısacası bu adadaki koca bir geleceği, ülkesiyle göbek bağını koparan bazı ikna edilemezlere mi mahkûm  ettik?

Bir sonraki neslimize kabul ettirmeye çalışacağımız şey bu mudur?!

"Donmak" mıdır?

Cumhurbaşkanlığı seçimi arifesinde yine bu küçücük ada yarısı ülke içinde, "satılacayık" diye,  bazı kesimler tarafından siyaset dünyasında velveleler kopartılmaya çalışılıyor!

Bu doğrultuda bir "milliyetçilik" ve bu anlayışa paralel olarak bir "ufuk" ve değerler mübadelesi zaten örgütlü...

Arzuladıkları şey, Kıbrıs Türk Halkını değişimden alıkoymak ve tahmin edilebilir bir gelecekte edilgen olarak yaşatmak.

Yıllarca olduğu gibi yine başkaları tarafından etkilenip yönlendirilirken "MIŞ GİBİ" bir tavrın benimsenmesi...

Kısacası Kıbrıslı Türklerin "TAKILIP KALMASI"...!

Bu ülkesiyle göbek bağını koparan çevrelerin öyküsünde halk olarak bizlere biçtikleri tek bir görevimiz var:

Ömrümüz yettikçe, yağmanın, ganimetin ve biat etmenin kuşaklar boyunca devam edebilmesini sağlamak!

Kimisi "müdür", kimisi "memur" olsun, kimisi de bir yolunu bulup "ongarılsın" diye...!

“Rumlar bizimle siyasi eşit ortak olmak istemiyor ” diyerek birileri,  kendi haklarımızdan vazgeçmemizi ve nereye varacağı bilinmez meçhul yollara saparak dünyada yalnızlaşmaya daha da bir bürünmemizi istiyorlar… Aşırı kilolu olmanın kaderi olduğunu düşünen insanlar gibi, “kaderimiz bu” diyerek bu öğrenilmiş çaresizlik içerisinde yaşayıp gidelim istiyorlar… Oysa ki, aşırı kilolu olmak kader değil! Fakat bu şekilde “Rumlar bizimle siyasi eşit ortak olmak istemiyor” diye düşünmek, bunu kabullenmek ve dünyaya dahi kabul ettirdiğiniz kendi tezlerinizden vazgeçmek kaderiniz olur! Önemli olan kendi geleceğimiz doğrultusunda ortaya konan vizyonun gerektirdiği şekilde yolumuza devam etmek değil midir?

Einstein’ın dediği gibi nerden nereye gelindiğine bir de bu açıdan bakıp, 1968-1974 yılları arasında süren müzakerelerde neredeyse “muhtariyet”i kabul edebilecek noktaya gelmişken Kıbrıslı Türkler, bugün masada olan Guterres çerçevesinde dönüşümlü başkanlıktan iki kurucu ve siyasi eşit noktaya gelindiği, hatta kararlara etkin katılımın da önemle vurgulandığı bir sürecin yaşandığı görülmezse; iki toplumlu, iki kurucu devletin temellerinde kurulacak olan ve bir Türk tezi olan federasyonun tüm dünya tarafından kabul edilen bir çözüm haline gelindiği göz ardı edilirse; yıllardır hukuki ve tarihi ortağı olduğumuz bu adadaki varlığımızı siyasi eşit olarak koruyup ileriye taşıma, özne olma ve dünyayla bağlanma konusunda verilen mücadele berhava edilmiş olmaz mı?  

Unutmayalım ki, sandık bir sosyal ve toplumsal uyanışın, çözüme ve barışa giden yolun yeniden bir başlangıç noktası olabilir...

Oy vermek önemlidir, çünkü kazanan adayın halkından alacağı “yetki” de dahil olmak üzere, Kıbrıs Türk halkının “iradesini” yansıtacak olan budur…

Ve işte pazar günü vereceğimiz kararla, bu iradenin asıl sahibinin dünden bugüne kadar bu adada barış içerisinde yaşamak isteyenlerin ve en az Kıbrıslı Rumlar kadar siyasi eşit olduğunun mücadelesini verenlerin, yani Kıbrıs Türk Halkı olduğunun bir kez daha vurgulamış olacağız.

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Diğer Prof. Dr. Mehmet ÇAĞLAR yazıları